12 Ocak 2010 Salı

Küba Günlüklerim - 13. Gün

12 Ocak 2010: Son gün olmasının getirdiği burukluk ve üşümeyle karışık bir durgunlukla başlıyoruz yeni güne. Valizlerimizi toplayıp kapattıktan sonra ev sahibinin gösterdiği yere bırakıyoruz akşamüzeri almak için. Geri götürmeye gerekli görmediğimiz eşyaları da ev sahibine bırakıyoruz, seviniyor.

Kahvaltı için önceki gün gittiğimiz yerdeyiz; bu defa değişik yiyecekler seçip günümüzü nasıl geçireceğimizi planlıyoruz. Merkezden fazla uzaklaşmak akıllıca olmaz diye karar veriyoruz; ne de olsa ulaşıma ve havaya güven olmaz. Bir gösteri bulamadığımız Gran Teatro de la Habana’nın içini görmek amacımız. Genç bir bayan geliyor bize anlatmak için; belli ki öğrenci, ama her sorumuzu yanıtlayacak kadar da bilgili. Bu gece Küba’da ünlü bir müzisyenin konseri olduğunu söylüyor sahneye doğru ilelerken. Tabii ki biletleri çoktan tükenmiş, ki zaten biz o saatlerde havalanıyor olacağız. Kısa ve hoş bir turdan sonra Hotel NH Parque Central içinde yer alan Cadeca’da son kez para bozduruyoruz puro fabrikasında harcamak üzere.

Puro* almak için bize göre en güvenli yer fabrika içerisinde yer alan mağaza. Orada tekrar sorup soruşturduktan sonra puro alışverişimizi tamamlıyoruz. Biz puro içen insanlar değiliz, kendimize eşe dosta vermek için bir kutu aldıktan sonra asıl alışverişi bize puro sipariş edenler için yapıyoruz. Bir çanta dolusu puroyu şehrin görmek istediğimiz son noktalarına bizle beraber taşıyoruz gün boyu. Örneğin çikolata müzesine, bir bardak sıcak çikolata içmeye.

Güneşin açtığı bu sıcak günle birlikte şehir sanki daha bir cıvıl cıvıl. Civciv ve kuş kafesleriyle sokak satıcıları, okul çocukları, işyerinden öğle paydosuna ayrılanlar, Obispo üzerindeki küçük pencerelerde ya da araba tarzı büfelerde yiyecek satanlar, almak için sıraya girenler, parklarda oturup muhabbet edenler. Biz gitmeyelim diye herşey daha bir güzel sanki, ya da bize öyle geliyor. Sanırım turistlerin çoğu gitmiş tatil sezonu sonunda ve şehir kendi sakinlerine kalıyor yavaş yavaş.

Malecon’da okyanusu da son bir kez görelim dedikten sonra, caddede dizili binalardan birinin ikinci katındaki paladara gözümüz takılıyor. Uçak yemeklerine başlamadan güzel bir ikindi yemeği ile gezimizi noktalayalım diyorum. Hatta henüz acıkmamış Baran’a duygu sömürüsü yapıyorum bir daha Küba’ya kim gelecek diye. Son derece sevimli orta yaşlı bir adamın bizi merdivenlerde karşılaması ile kendimizi bu uygunsuz saatte yemek siparişi verir buluyoruz okyanusa karşı bir balkonda. Paladar olduğu için yine belli yemekler ve yanında belli aperatifler geliyor. Hepsini iştahla bitirip Küba’nın son mojitolarını yudumluyoruz ev sahibiyle çat pat sohbet ederken. Balkondaki toplam beş masa akşam için rezervasyonluymuş bile. Hava serinlediğinden birkaç gündür balkonda üşüyormuş geceleri müşteriler; ama yapacak birşey yok diyor gökyüzüne bakarak.


Zor da olsa oradan ayrılıp casaya gidiyoruz valizleri almak üzere. Çağırdığımız taksi geç geldiği için biraz telaşlansak da tam vaktinde havaalanına varıyoruz küçük lada taksiyle. Valizleri teslim edip check-in yaptıktan sonra CUC alıp döviz satan büfede elimizde kalan son CUC’lardan kurtuluyoruz. CUC para birimi Küba dışında hiç bir yerde geçmiyor çünkü. Pasaport kontrol ve güvenlik sonrası uluslararası alana duty free mağazalarının olduğu bölüme geçiyoruz. Tabii ki burası Küba ve diğer tüm ülkelerin duty free’sinden farklı burası da. Puroları şehirden aldığımıza memnunuz; hem fiyat farkı yok hem de burada daha az çeşit var. Guava meyve püresi yanında bir şişe iyisinden Havana Club rom, bir de Lumino’dan öğrendiğim mojito denemeleri için beyazından rom alıyoruz. Kasaya geldiğimizde bizden CUC istiyorlar. Şaşırıp aldıklarımızı bir kenara bırakıyoruz tekrar döviz ofisinin yolunu tutarak. Bizim gibi yapan çok olduğundan heralde dış hatlar gidişte de döviz bürosu var.

Uçak saati gelince 4 saatlik bir gecikme açıklıyorlar. Yolcular perişan bir şekilde dağılmışken etrafa 3. saatte bizi uçağa alıyorlar. Uçuş geliş yolculuğundaki gibi değil. Aynı kabin görevlileri, aynı uçak olmasına rağmen herkes yorgun ve sessiz. Eve dönüş hüznü olmalı. Biz de yolculuğun büyük bir kısmında uyuyoruz, ta ki bir saat içinde Gatwick havaalanına iniyoruz anonsuna dek. Bir saat sonra inmeyi beklerken Londra’daki olumsuz hava koşullarından dolayı uçağın iniş için Paris’e yönlendirildiğini öğreniyoruz. Bundan sonrası kabus...

* Purolar belli mağazalarda satılıyor, ülkeden çıkarırken veya kendi ülkenize girerken göstermek üzere faturasını mutlaka alın. Paket üzerinde Küba Hükümeti’nin damgası olması gerekiyor. Sokakta satılanlar sahte veya çalıntı, yani yasadışı. Çeşitli uzunlukta, kalınlıkta, kalitede ve fiyatta puro mevcut. Belirli bir nem seviyesi gerekmekte puroları kurutmadan saklamak için. Tek tek veya 4’lü, 8’li, 12’li kutularda satılıyor. Cohiba en meşhur marka, ki Fidel bile ondan içiyormuş. Montecristo, Romeo y Julieta (Avrupalılar için üretilmiş, içimi kolay ve diğerlerine göre daha hafif olduğu söyleniyor) ve Partagas fabrikasının kendi markaları bizim seçtiklerimiz. Daha doğrusu forumlarda önerilenler.

11 Ocak 2010 Pazartesi

Küba Günlüklerim - 12. Gün

11 Ocak 2010: Kazak ve hırkalarımızı üstüste giymemize rağmen gece boyu sürekli uyanıyoruz üşüdüğümüzden. Bir an önce sabah olsun, güneş doğsun... Yıllar önce plajlarda sabahladığımız geceler geliyor aklıma; sabaha karşı mutlaka içimiz üşürdü mevsim yaz da olsa. Sabah ev ahalisinin, yan odadakilerin ve sokağın güne başlama sesleri arasında gözlerimizi açıyoruz. Gece pencereye taktığımız çarşafı sökerek güneşi arıyorum. Yine nazlı bugün, bulutlar arasından göz kırpıyor.

Sabah kahvaltısına Hotel Inglaterra yanındaki kafeteryaya gidiyoruz. Taze meyve suyu ve birçok nefis görünen hamurişi yiyecekler var yemek için. Fiyatlar CUC olmasına rağmen çok ucuz; zaten birkaç masada Kübalılar’ı da görüyoruz. Güneş gören bir masaya oturup hem ısınıyor hem de karnımızı doyuruyoruz birer de C vitamini takviyesi ile. Ardından El Capitolio’nun arka tarafında yer alan Partagas tütün fabrikasına gidiyoruz günün ilk turistik gezisini yapmak üzere. Ne yazık ki, kapıdan girer girmez fabrikanın bir ay boyunca kapalı olduğunu yazan tabelalarla karşılaşıyoruz. Böyle de şans olur mu? Küba’nın tüm tütün fabrikaları aynı zamanı mı bulur kapanmak için? Yanındaki tütün satılan dükkan açık neyse ki, oraya dalıp puro ve tütün hakkında bilgi alıyoruz. Biraz da fiyat araştırmasından sonra fabrikaya sırtımızı dönüp Parque Central’dan kalkan ve şehri gezen turist otobüslerine doğru ilerliyoruz. Burada da 5 CUC karşılığı şehrin üç farklı yönüne giden otobüslerle gün boyu gezilebiliyor. Uzak bir noktayı seçip Hemingway Marina’ya* giden araca biniyoruz. Malecon’da dalgalar yolu aşıp neredeyse binalara ulaşıyor. Tabii ki böyle havalarda okyanusun tuzlu suyu yolları ve binaları aşındırıp eskitiyor zamanla. Bu kez camları kapalı bir otobüste olduğumuz için şanslıyız; çünkü şoför silecekleri çalıştıracak kadar deniz suyuna maruz kalıyor aracımız. Plaza de la Revolucion ve Plaza Cristobal Colon meydanlarındaki duraklarda yolcu indirip bindirdikten sonra otobüsümüz Karayip Denizi kıyısından Miramar’a doğru ilerliyor. Saatler öğleye biz de adanın batısına yaklaştıkça güneş ortaya çıkıyor, hava ısınıyor. Miramar büyük otellerin, havayolu ve araç kiralama şirketlerinin olduğu gelişmiş bir yer. Havana’nın içinden ve hatta Küba’dan çok farklı, Varadero’nun az küçüğü denilebilir. Miramar’dan sonra da evler ve mahalleler merkezdekilere göre daha farklı görünüyor. Toplam bir saate yakın yolculuk sonunda marinaya varıyoruz. Şoför de öğle arası vereceğini, bir saat sonra dönüş olduğunu anons ediyor biz inerken.


Küba’da mevsimin kış olmasından dolayı, normalde plajlar ve eğlence yerleri olan bu marinada birkaç turist ve güvenlik çalışanları haricinde kimseler yok. Ortam çok huzurlu ve denizin rengi çok güzel. Eminim yaz mevsiminde adım atmaya yer olmuyordur buralarda. Yat limanında birçok bakımlı tekne ve yat var; bunlar kimin acaba diyerek ilerliyoruz yatlara doğru. O sırada bir güvenlik görevlisi gelip bizi uyarıyor yaklaşmamamız için. Yatların sahiplerini hatta isimlerini öğrenemiyoruz; ama heralde Kübalılar’ın olmasa gerek! Duyduğumuza göre ülkenin eski lideri Fidel de bu bölgede yaşıyor ve en az biri onun emrinde. Dükkanların hemen hemen tümü kapalı. En fazla turistin görüldüğü tarihte gelmiş olsak da Küba’ya, bir kez daha ülkenin turistler için değil Kübalılar için olduğunu anlıyoruz; çoğu ülkede aksi olur halbuki. Bir örnek, Kuşadası. Turist gemisi geleceği zaman hangi gün hangi saat olursa olsun sokaklar temizlenir, mağazalar açılır, restoranlar, kafeler servise hazır bekler.


Bir saatimizi marina civarında gezinerek ve güneşlenerek geçirdikten sonra tekrar otobüse biniyor ve Plaza de la Revolucion’a vardığımızda iniyoruz. Bu kez amacımız Teatro Nacional de Cuba’da akşam için konser, tiyatro, bale** gibi bir gösteri bulmak. Ne yazık ki bahçede çalışan birkaç işçi ve alıştırma yapan bir grup öğrenci dışında sorup soruşturacağımız kimse yok etrafta. Giriş kapısında kimselerin olmadığı ana binanın açık kapısından içeriye girip bilet satış ofisini arıyoruz; ama karşımıza o sırada merdivenler yıkandığı için üzerimize dökülen sular çıkıyor. Sonunda burada da birşey bulamayacağımızı farkedince Baran “Yapmak için gelip de yapamadığımız şeyler yüzünden servet birikti Küba’da” diye patlıyor. Gülüyoruz.

Plaza de la Revolucion’a yürüyerek otobüs durağında bir sonraki servisin bizi gelip almasını bekliyoruz bir süre. Etraf daha canlı, insanlar öğle paydosunda parklarda sigara içiyor veya çocuklarıyla oynuyor. Malecon da harika görünüyor dalgalar eşliğinde. Otobüsümüzün üstü açık bu defa. Dalgalardan biz de nasipleniyoruz; ama filmlere, resimlere konu olan Malecon’un bu yüzünü de görebildiğimiz için memnunuz. Bu seferimiz Canal de Entrada’ya. Parque Cespedes’te inip deniz kenarından ilerliyoruz San Pedro üzerindeki Havana Club fabrikasını gezmek için. Elbette yoğun bir turist kalabalığıyla karşılaşıyoruz. Girişteki rom fıçıları ve minyatür akım şemasına ilave burada her yarım saatte bir romun nasıl üretildiğini anlatan turlar düzenleniyor. Sonunda hediyelik eşya satan kısımda ilk günden beri aradığım dibinde Havana Club yazan tepsiden buluyorum. Buna ödeyeceğim parayla en iyisinden birkaç şişe rom alırım diye bakan Baran’ın CUC servetinden bir kısmını hayallerimin tepsisine harcıyorum. Kafede canlı müzik var; ama içecek servisi uzun sürünce vazgeçip Piaza Viela’ya geçiyoruz. Ufak Kübalı bir kız çocuğunun meydanda köpek görünce babasının sürdüğü bebek arabasından fişek gibi atlayıp sokak köpeğiyle sarmaş dolaş olmasını izliyoruz hayretlerle. İzin isteyip birkaç fotoğrafını çektikten sonra babası e-posta adresini veriyor resimleri göndermemiz için.


Obispo’ya doğru ilerlerken Simon Bolivar’ın eski evine uğruyoruz. Yılbaşı nedeniyle birçok mağaza ve restoran kapalı olduğu gibi burası da kapalıydı ilk geldiğimizde. İçeride bir de sergi var minyatürden Simon Bolivar’ın hayatının anlatıldığı. Doğumundan ölümüne dek başından geçen önemli olaylar tahtadan yapılma ufak karakterlerle anlatılmış bir bir. Çok hoşumuza gidiyor. Hatta Baran “Ben de Atatürk’ün hayatını anlatacağım böyle minyatürler yaparak” diyor. Obispo’dan peso pizza alıp bu defa birer tane, gezintimize devam ediyoruz. Hemingway’in ünlü ettiği turistik bar La Bodeguita del Medio’ya uğruyoruz. Mojito’nun doğum yeri olarak bilinen barın duvarlarında birçok ünlünün fotoğrafları mevcut. Garsonun makineleşmiş gibi durmaksızın mojito yapmasını izlerken bara oturup biz de birer tane içiyoruz. Her gelen müşteri duvarları imzalamış tavanlara dek; hatta birkaç ODTÜ’lünün yazdıklarını da okuyoruz akşam için Vedado’da önce bir paladara sonra da bara gidip caz dinleme planları yaparken. Ardından Katedral meydanındaki hediyelik eşyacılarda yağlı boya resimlere bakıp birkaç ufak hediye alıyoruz bizden anı isteyenlere.



Casa’ya döndüğümüzde balkona hiç çıkmadığımızı farkedip bir göz atıyoruz aşağıda uzanan sokağa. Karşı pencerede çamaşır asan güler yüzlü genç bir kızla merhabalaşıp, fotoğrafını çekmek için izin istiyorum. Diğer odada kalanların oda kapısı açık; ayrılmışlar biz dışardayken. Oda oldukça dağınık ve pis bir halde. Sigara izmaritlerinin kokusu sinmiş her yere. Buna rağmen pencerelerde cam olduğunu görünce ev sahibine dil döküyoruz bizim bu gece o odayı kullanmamız için. Önce biraz naz ediyor başkaları gelecek diye. Gece çok üşüdüğümüzü söyleyince orayı temizlemeye girişiyor sonunda. Biz de zaten kendi odamıza tam olarak yerleşmemiş olduğumuzdan taşınmamız birkaç dakikada tamamlanıyor. Ev sahibinin suratı yerlerde. Hemen evden kaçıyoruz gözüne görünmemek için.

Son gecemiz diye olsa gerek Vedado’da caz dinleme fikrinden vazgeçip şehrin en sevdiğimiz yeri, Katedral meydanındaki hayli turistik; ama bir o kadar da romantik restoranında buluyoruz kendimizi. Yemekler çok pahalı; garsonlar çok doğal ve doğal olmayan birşey yaptıklarında çok komik oluyorlar. Örneğin, biri şarap bardağına şarap koyar misali dolduruyor birayı bardaklara. Şarap yerine Cristal ve Bucanero marka biraları tercih ediyoruz Küba’da bira içeceğimiz zaman bize Efes’i hatırlattığından. Şarapların çok kötü olduğunu okuduğumdan forumlarda, şarap içmeyi denemiyoruz bile Küba’da. Garsonlar arada bir işi gücü bırakıp kapı önünde muhabbete girişiyorlar tanıdıklarıyla, en doğal halleri işte bu zamanlar.

Yemeğin ardından hep önünden geçtiğimiz; ama müzik arası veya özel bir gece olduğundan girmediğimiz Mercaderes üzerindeki Cafe Taberna’da güzel bir müzik grubuna denk geliyoruz. Turist yoğunluğu olan bir kafe de olsa, çalışanlar ve müzisyenlerle muhabbet ortamı güzelleştiriyor. Tabii ki burasıyla yetinmeyerek geceyi ilk göz ağrımız Cafe de Paris’in müzikleri ve kokteylleri ile bitiriyoruz. Odaya gitmemek için elimizden geleni yapıyoruz bir bakıma. Obispo’dan Parque Central’e ilerlerken ara sokaklardan birinde, sokakta dans eden insanlar görüp onlara katılıyoruz benim ısrarımla. Sokağa girince anlıyoruz ki bir binanın alt katı disko; ama üç yanı açık olduğundan içeri girmekle sokakta dans etmek arasında bir fark yok. Ya da şöyle demek daha doğru olur; turistler içeride, Kübalılar dışarıda.

* Amerikalı yazar Hemingway yirmi yılı aşkın bir süre Küba’da yaşamış. Hatta Çanlar Kimin İçin Çalıyor ve Yaşlı Adam ve Deniz adlı romalarını Küba’da yazdığı söyleniyor. Bu nedenle Küba için hayli önemli bir kişi. Fidel’le de yakın oldukları söyleniyor.

** Küba Ulusal Balesi 1948 yılında Alicia Alonso ve eşi tarafından kurulmuş. 60’dan fazla ülkede yüzlerce uluslararası ödül almış günümüze dek. Kızların katılımı kadar erkeklerin de katılımına destek veren okulun 8 yıllık sıkı eğitimini tamamlayan balet ve balerinler çalışmaya başladıklarında bir doktor ile aynı maaşı alıyorlarmış, yani 30CUC. Fidel Castro kuruluşundan beri Gran Teatro’da eğitimleri sürdüren bale okuluna destek vermekte. Dünyanın önde gelen balerinlerini yetiştiren Alicia Alonso 72 yaşında sahneyi bırakmış, ama 90’ında ve hala dansçıların başında.


10 Ocak 2010 Pazar

Küba Günlüklerim - 11. Gün

10 Ocak 2010: Güzel sayılan bir otelin rahat ve geniş yatağından, sınırsız içecek ve yiyeceklerinden arkamıza bakmadan kaçıyor olmamız garip gelebilir; ama biz Varadero’yu sevemiyoruz. Hava durumunun etkisi büyük tabii ki. Son kez sahile inip bayrak kontrolü yaptıktan sonra denize bugün de girilmeyeceğini anlamış olmanın rahatlığıyla taksiye atlayıp Viazul ofisine gidiyoruz.


Otobüsün içi tıklım tıklım dolu geldiğinde otogara ve içeride iğrenç bir koku var tuvaleti andıran. Bu otobüs Santiago de Cuba’dan gece yola çıkıp Havana’ya giden olsa gerek. Arka sıralarda iki kişilik yer bulup oturuyoruz; ama o an tepemizde kocaman bir delik olduğunu farketmiyoruz. Taa ki otobüs çalışıp o delikten buz gibi güçlü bir esinti gelene dek. Başka bir yer bulmamız imkansiz, otobüs dolu. Böylece buranın neden boş kaldığını anlamış oluyoruz. Deliğe kağıt sıkıştırmayı teklif ediyor arkamızdakiler; ama esinti öyle güçlü ki kağıt tutunamıyor orada. Top gibi birşey olsa derken, o sırada günlerce önce Vinales’te bizi Los Aquaticos’a götüren rehberimizin ağaçtan koparıp bize hediye ettiği dev mandalinler geliyor aklıma. Nasıl olup da günlerdir yememişiz (herşey dahil kültüründen ötürü olsa gerek) veya bırakmamışız bir yerde (benim aç kalırız korkumdan ötürü olmalı); ama işte o an o mandalin hayat kurtarıyor. Doğru zamanda doğru yerde bir mandalin, bize üç saat boyunca üfleyecek buz gibi esintiyi engelliyor. Kafamıza giyeceklerimizi örtünce pis kokuyu da bertaraf ediyoruz Matanzas üzerinden Havana’ya ilerlerken.


Üç saat sonunda Havana’da bildiğimiz Maximo Gomez Meydanı’nda, Prado üzerindeki Casa Evora’nın yakınında bırakıyor otobüs bizi. Bildik sokaklardan kalacağımız casaya doğru ilerliyoruz. Consulada üzerinde bir apartmana varıp zili çalıyoruz. Yukarıdan ipe bağlı anahtar iniyor, onunla dış kapıyı açtıktan sonra dar ve dik merdivenli bir apartman girişindeyiz. Gün geçtikçe ağırlaşan bavulumuzla iki kat merdiven çıkıyoruz. Gençten bir bayan bir elinde sigara diğerinde telefon bir yandan konuşup bir yandan da bizi içeri buyur ediyor. Garip bir yer; nasıl Lonely Planet’te övülmüş ki burası diyecek kadar. Kadın daha sonra bize evin dolu olduğunu; ama arkadaşlarından birini ayarlayacağını söylüyor. Birkaç telefon görüşmesi sonunda başka bir kadın bizi almaya geliyor. Aşağıya inip onu takip ediyoruz. Yaklaşık on metre ileride Colon sokağı üzerinde bir apartman önünde duruyor kadın ve yukarıya doğru birisine sesleniyor. Bağırmalarına karşılık verilmeyince balkonda oturan komşulardan birine apartman kapısını açmasını söylüyor. Bu kez üçüncü kata çıkıyoruz kadınla birlikte. Kapıyı Kübalı siyahi bir adam açıyor ve bizi içeri buyur ediyor, yolu gösteren kadınsa adamla konuştuktan sonra ayrılıyor. Kapıdan girince önümüzde balkonlu uzun ince bir oturma odası var. Oda karşı duvardan başlayan koridorla evin diğer kısımlarına bağlı. Kısa koridorun iki yanında farklı odalara açılan, ki biri mutfak, kapılar var. Bize verilen oda bu küçük evin en küçük odası. İki ayrı yatak ve ortak kullanılan banyo - tuvaleti var. Yani bir diğer odada da başkaları kalıyor anlaşılan. Hiç içimize sinmeyerek çantaları öylece bırakıp kendimizi dışarı atıyoruz. Belki kalacak başka yer buluruz.


Hava Varadero’dan daha iyi burada; en azından yapacak birşeyler var. 1929’da Amerika’daki Capitolio’nun kopyası olarak inşa edilen El Capitolio’nun içine giriyoruz az bir giriş parası ödeyerek. Burası Küba’nın tüm dünyaya şeker ve tütün sattığı zamanda yani Küba’nın zenginlik zamanlarında yapılmış; dev yapıdan içeriye girince daha çok anlaşılıyor zenginliği. Dünyanın bina içinde yer alan en büyük üçüncü heykeli, Küba’nın sıfır kilometresini gösteren noktaya gömülü 25 karatlık pırlanta*, merdivenler, salonlar, mobilyalar, resimler... Devrim öncesinde meclisin de yer aldığı hükümet binası, şimdilerde Küba Bilim Akademileri’ne evsahipliği yapıyor. Görevli bir bayan bizi yanına çağırıp tanıştıktan sonra kilitli odalara girmemizi sağlıyor. Odada yeralan mobilyaları yakından gösterip kimlerden nelerin hediye geldiğini anlatıyor yağlı boya tabloları överek. Eski başkan odasının arka kapısından eskiden kullanılan, meclisin toplandığı odaya çıkarıyor bizi. Bir yandan da üşüyor kollarını kavuşturup, Havana böyle soğuk görmedi yıllardır diye anlatıyor. Hiç kimse bu serin havaya alışkın değil, binalarda her yer açık, her araç camsız. Üzerlerinde ceket bile yok doğru düzgün biz North Face yağmurluklarımızla gezerken. İşin garibi, biz de soğuk iklimden gelmemize rağmen sürekli üşüyoruz gölgede, rüzgar estiğinde ya da hava karardığında son birkaç gündür. Alışkın olmadığımız bir iklimde bulunduğumuzdan dolayı olsa gerek.






Çıkışta yakındaki Gran Teatro’ya uğrayarak varsa akşam gösterisi için bilet soruyoruz; fakat gişedeki adamla bir türlü anlaşamıyoruz. Bir turistin yardımıyla gösterilerin dolu olduğunu öğreniyoruz. Eski Havana’yı dolaşıyoruz tekrar bıraktığımız yerden. Bu defa ara sokaklara korkmadan, çekinmeden girebiliyoruz. Bu sırada günler öncesinde Nacional de Cuba otelinde afişini gördüğümüzde aklıma takılan, forumlarda da okuduğum hoş ve boş Cabaret Parisien’e gitme fikrini ortaya atıyorum. Hemen gişeyi arayıp yer soruyor Baran; şanslıyız ki indirimli gündeymişiz ve akşamına da yer var görünüyor kabere izlemek için. Onun coşkusuyla kalacak yer bakmadan casaya geri dönüyoruz üzerimizi değiştirmeye.


Çıkardığı sesten kapıyı anahtarla açamadığımızı anlayan casa sahibinin eşi, orta yaş üzerinde, hafif kilolu bayan siyahi ırka özgü neşesi ile bizi eve buyur ediyor. Kapıyı nasıl açacağımızı göstererek tekrar tekrar uygulattırıyor. Giriş formlarını doldurup çarşafları teslim aldıktan sonra pencerelerde tahta geniş aralıklı panjurlar olduğunu, cam takılı olmadığını görüyoruz. Bunun üzerine mis deterjan kokulu bir battaniye vermeyi öneriyor ev sahibi. Otelde gösteriye gideceğimiz için biraz daha giyimimize önem verip yemek yiyecek bir paladares arıyoruz eski Havana’da. Farkediyoruz ki, bir hafta önce kapalı olan birçok restoran, kafeterya, dükkan şimdi açık. Yılbaşı haftası olmasından dolayı uzun bir tatil yapıyorlar, özellikle aile işletmeleri. Daha önce kapalı olduğundan bulamadığımız Katedral Meydanı’ndaki paladarese giriyoruz. Sokağın hemen üzerinde sadece üç masasıyla aynı anda en fazla 12 kişiye hizmet verebilen bir yer. Hayli babacan tavırlı bir adam var ufak barın arkasında. Bize ne tür menüler verebileceklerini saydıktan sonra siparişlerimizi hazırlatmak için arka tarafa geçiyor. Bu sırada başka bir turist çift gelip diğer masaya oturuyor. Duvarlar fotoğraflarla süslü yerden tavana dek. Sanki bir ailenin salonunda oturuyoruz havası var etraftaki eski ev eşyaları ile. Ana menüsü balık olan güzel bir yemekten sonra, ki yine salatası, fasülyeli pilavı ve tatlısıyla hayli doyurucu, şehrin öbür ucundaki Hotel Nacional’a gitmek üzere yola koyuluyoruz. Şansımıza küçük beyaz-ımsı Lada taksilerden biri geliyor, tabii ki camları kapanmayanı. Malecon’da okyanusun kızgın dalgaları çarpıyor arabaya. Cadde su içinde kalmış.




Otel gişesinde biletlerimize kavuştuktan sonra gösterinin yapılacağı salona ilerliyoruz. Küba’ya yakışmayan çok modern bir sistemle içeri alınıyoruz. Ufak masalardan ve ufak sandalyelerden oluşmuş, büyük bir salon; kırmızı ağırlıklı. Bize gösterdikleri yere oturuyoruz, yerimiz güzel sayılır, önümüz açık. Az sonra yanımıza genç bir çift geliyor. Masalar sıkış tepiş olduğundan sığmakta biraz zorlanıyoruz. Garsona pina colada siparişi vermemiz sırasında yanımızdaki çiftle tanışıyoruz. Hollanda’dan gelen bu çiftin son gecesi imiş Küba’da. Birleşmiş Milletler’de çalışıyoruz deyip yaptıkları işleri ve iş için gittikleri ülkeleri anlatınca kıskanıyoruz; neyse ki o an gösteri başlıyor.


Başlangıçta bir konusu olduğunu düşünüp gösteriyi kendi kendime yorumlasam da ikinci yarıda ortada konu monu olmadığını kabul etmiş bulunuyorum. Otuz sene önce güzel bir gösteri olduğuna inanırım; ama günümüzde ancak büyük annelerin veya kreş çocuklarının eğlencesi olabilir. Tabii çıplaklıklar kaldırılınca. Yine de bu serin Havana gecesini kapalı bir mekanda geçirdiğimiz için mutluyuz. Cabaret Parisien’i izlemek öyle ya da böyle Havana’da mutlaka yapılması gerekenlerden biri. Çıkışta yeni arkadaşlarımızla taksi paylaşıyoruz kalacağımız yerlere gitmek üzere. Bize birşeyler içmeyi teklif ediyorlar indiğimizde; odaya ne kadar geç gidersek o kadar iyi olur diye atlıyoruz tekliflerine.


Gece eve varıp kapıyı açtığımızda üzerlerine battaniye alıp koltukta uzanan ve neşeyle televizyon izleyen casa sahiplerini buluyoruz karşımızda. İyi geceler diledikten sonra odaya geçip kat kat giyiniyoruz ilk iş. Tek kişilik yatağa sıkışıp (bir battaniyemiz olduğundan), diğer yatağın çarşafıyla panjurun hava deliklerini kapatmaya çalışıyoruz. Umuyorum ki uyandığımızda hasta olmayalım...


* Ana holde yere gömülü olan sahte 25 karatlık pırlantanın değişik bir öyküsü var. Gerçek pırlantanın asıl sahibi Rus çarı II. Nicholas olarak biliniyor. Küba hükümetine bu pırlantayı satan ise bir Türk tüccar. 1946 yılının Mart ayında pırlanta çalınıyor; ama 1946’nın Haziran’ında o sıralar başkan olan Ramon Grau San Martin’e esrarengiz bir şekilde geri dönüyor. 1973’te ise aslının bir kopyası ile değiştiriliyor.

9 Ocak 2010 Cumartesi

Küba Günlüklerim - 10. Gün

9 Ocak 2010: Bu sabah ilk defa erken kalkmıyoruz; çünkü kalkıp bir yere yetişmek için nedenimiz yok. Dışarısı berbat görünüyor zaten. Pencereden denize bakınca dev dalgaları, gökyüzüne bakınca da gri bulutları görüyoruz. Sanki sihirli bir el biz uyuduktan sonra iklimi değiştirmiş gibi, önceki günden eser yok. Palmiye dalları yerlere eğiliyor rüzgardan. Balkondan başımızı uzatıp merakla baktığımız insanların üzerlerinde montlar, yağmurluklar var. İçimize mayoları giymemizde ısrar ediyorum. Baran’la bir süre çekiştikten sonra onu ikna etsem de mayo üzerine montları giyip aşağıya iniyoruz. Kahvaltı edelim belki bu arada hava düzelir az biraz umuduyla açık büfeye dalıyoruz yine. Aynı yiyecekler, aynı turistler, aynı çalışanlar.

Sonrasında inceden yağmurun başlamasına rağmen sahile atıyoruz kendimizi. Denize girmiş birkaç kişi, sahildeki bayrakların* değiştirilmesi ile sudan çıkıyor. Böylece benim denize girme planlarım da suya düşüyor. Öyle bir rüzgar var ki, şezlonglar hızla toparlanıyor, sahilde incik boncuk satan tezgahlar uçuyor. Bense sinir olmuş bir şekilde şansımıza söyleniyorum Londra’ya döndü burası diye. Su öyle ılık ki, ama ben yüzemiyorum. Nazar değdi bak herşey güzel gidiyor tatilde diyorduk diye yakınıyorum. Sonunda yağmur altında yalın ayak bir sahil yürüyüşü ile yetinip otele dönmeye ikna ediliyorum Baran tarafından.



Otel lobisi tıklım tıklım dolu. Birer kahve alıp havuz kenarındaki şemsiyelerin altına giriyoruz yağmurdan korunmak için. Ne yapılır burada diye zaman geçirecek birşeyler düşünürken birden havuza doğru hızla koşan bir hayvan uzun bir sıçrayışla havuzun sularına dalıyor. Dipten bir süre yüzdükten sonra yüzeye çıkıp havuzun su boşaltım deliklerine çıkıyor. Kediye benzer bu hayvanın ne olduğu konusunda kararsızız. Tipi kedi; ama bildiğimiz kadarıyla kediler su sevmez, kendi kendine suya atlayıp yüzen kedi görmemiştik hiç şimdiye dek. Fotoğrafını çekip bir otel görevlisine soruyoruz bu kedi mi diye. ‘Evet kedi, önemli değil, zarar vermez” diyor. Oldukça şaşkınız kendi rızasıyla havuza atlayan bir kedi gördüğümüz için. Ben hava öğleden sonra açar mı hesapları yaparken, Baran da “Kedi kendine en güvenli yer olarak orayı seçtiğine göre büyük bir fırtına geliyor, yürü odaya gidelim” diyor. Odaya çıkıp uyumak ve televizyon izlemekten başka şansımız yok bu turist cenneti cehenneme dönerken.



Amerikan televizyon kanallarında, Florida’da havanın kötüleştiğini, insanların ilk kez yağmurluk giyecek kadar sert havayla karşılaştıklarını anlatıyorlar. Daha dün Varadero tatilini bir gün uzatmayı düşünürken, şimdi ise iyi ki yarın Havana’ya gidiyoruz diye rahatlıyorum. Hemen Lonely Planet’ten bulduğumuz casa’ları telefonla arıyor Baran, son iki gecemize kalacak yer ayarlamak için. Ama ne mümkün yer bulmak, Evora dahil, birçok aradığımız ev dolu. Havana’daki günleri ayarlamamız daha iyi olurmuş önceden demek ki; ama baştan nerede ne kadar kalacağımız belli değildi ki. Onlarca görüşme sonrası nihayet bir casa sahibi ayrılacak müşterisi olduğunu söylüyor ve adresini veriyor.

Hala hava açacak gibi görünmüyor. Baran film izlerken uyuyakalıyor. Ben de Küba tatilimizle ilgili notlar alıyorum düşündükçe aklıma gelen, belki dönünce bloğuma yazarım ilerde okur hatırlarız diyorum. Sonra ben de uyukluyorum sıcacık yatakta kıvrılıp bir saat kadar. Aslında fena da olmadı bu hava, ilk kez günlerdir koşturmuyoruz bir yerden bir yere. Karnımız kazınıyor uyku sonrasında ve kat kat giyinip aşağıya iniyoruz akşamüzeri çayı için. Lobi hala kalabalık, herkes bina içerisinde. Müzisyenler getirilmiş insanları oyalamak için. Bir kısım turist şimdiden sarhoş, tabii uyumak ve içmekten başka birşey yok yapacak. Oteldeki turizm ofisinden ertesi günün Viazul biletini alıyoruz Havana’ya dönmek için. Pizzacıda vakit geçirip, odaya çıkıyoruz tekrar. Trinidad’tan aldığımız kartpostalları yazıyoruz ailelerimize ve kendimize. Bu kartları satın aldığımız kadın, Havana’dan postalayın daha çabuk ulaşır, bir ayda varır diye önermişti. Saatin erken olmasına rağmen kararan hava içimizi bayıyor. Biz de giyinip süslenip son Varadero eğlencesine iniyoruz.

Sınırsız yemek sonrası lobide sınırsız eğlenceler başlıyor. Tüm müzisyenler, animasyon ekipleri ve yarısı sarhoş müşteriler toplanmış. Gösteriler ve dans yarışmaları başlıyor. Bilindik komiklikler sıralanıyor tekrar tekrar. O sırada bizi şaşırtan birşey oluyor. Yarışmaya katılan otel müşterilerinden Dominik Cumhuriyeti’nden orta yaşlı ufak tefek bir bayanın, seyirciler arasından dans için eş seçmesi gerekiyor. O da gidip kocasını seçiyor. Animasyon ekibi eşlerin nereli olduklarını soruyor. Dominikli bayanın eşine sıra gelince adam “Kübalıyım” cevabı veriyor ve o an ortalık karışıyor. Hemen mikrofonu tutan kişi eşiniz gibi Dominiklisiniz yani diyerek panikliyor. Seyirciler alkış tutuyor. Adam Dominikliyim diye lafı çeviriyor. Anlıyoruz ki otellerde Kübalılar’ın kalması yasak. O adam da Dominik Cumhuriyeti’nde yaşadığı için biraz da eşi sayesinde kalabiliyor burada. Bu olay dışında pek birşey olmuyor gece de. Calle 62’de de hayat yok, üç tarafı açık olduğundan. Yaşayarak öğreniyoruz ki, tropik ülkelerde hava yağmurlu, serin ve rüzgarlı iken yapacak pek birşey yok; tabii turistseniz...

* Varadero Plajı: Bembeyaz kumlu Varadero plajı, Karayipler’ın en güzel plajı olarak geçiyor tatil rehberlerinde; ama güvenlik kurallarına uyarsanız. Sahil güvenlik ekipleri sıklıkla yer alıyor 20 kilometre uzunluğundaki plaj boyunca. Denize girerken ve yüzerken sahildeki bayrakların renklerini kontrol etmeniz gerekiyor. Kırmızı bayrak; kesinlikle denize girme, sarı bayrak; denize girebilirsin ama dikkatli ol ve derinlere gitme, yeşil bayrak; denize giriş serbest.

8 Ocak 2010 Cuma

Küba Günlüklerim - 9. Gün

8 Ocak 2010: Varadero’yı görmek için sabırsızız. Beyaz ve ince kumlar, palmiye ağaçlı plajlar ve prensipte sevmediğimiz ama ilk kez kalmak zorunda kalacağımız 4 yıldızlı herşey dahil otel bizi bekliyor. Elda ve Felix ile vedalaştıktan sonra arnavut kaldırımlı yollarda tekerlikli valizin çıkardığı gürültüyle Viazul ofisine doğru ilerliyoruz. Plaza Mayor ve Casa de La Musica’ya hoşçakal diyerek bir daha buraları göremeyecek olmanın hüznü ile. Birçok insan var otobüs bekleyen bizimle birlikte. En garibi de birkaç gündür sürekli her yerde karşılaştığımız bir aile. Erkek zayıf, uzun boylu. Rengarenk keten bol pantolon ve keten uzun kollu beyaz gömlek giyiyor hep. Başında kenarları geniş, toprak rengi bir şapka; o da keten. Eşi diye tahmin ettiğim bayan uzun yerleri süpüren cins yırtmaçlı ve askılı açık renkli elbiseyle her karşımıza çıktığında. Bir de üç yaşlarında oğulları var; onu da kendileri gibi keten ağırlıklı giydiriyorlar, ayaklarında sandaletleri var. Tip olarak İspanyol Kübalı karışımı görünüyorlar. Biz otobüsü beklerken karşıdan bize doğru ağır ağır geliyorlar yanlarında el arabası süren bir adamla İspanyolca konuşarak. Çocuk da valizlerle birlikte el arabasında bu defa. Bu sırada Havana otobüsü hareket ediyor birçok turistle. Bizimkisi minübüs tarzı ufak bir araç. Otobüse göre daha konforlu görünüyor. Sıraya dizilip, valiz teslimi ve bilet kontrolünden sonra numarasız yerlerimize oturuyoruz. Yaklaşık dört saat sürecek yolculuğumuz başlıyor Varadero’ya doğru.


Yolculuk sırasında polislerin bir el işaretiyle istedikleri araca binebildiklerini görüyor, şoför ve muavinin ise tanıdıklarının evlerine erzak bırakmalarına ve birinden aldıkları malları bir başkasına iletmelerine şahit oluyoruz. Varadero’ya vardığımızda otobüs ekstra ücret karşılığı yolcuları istedikleri otellere bırakacağını söylüyor. Biz de bu sayede kısa bir Varadero turu yapmış oluyoruz bizim otele varana dek. Farkediyoruz ki burasının modern gelişmiş bir tatil yöresinden farkı yok. Geniş kaldırımlar, yollar, arabalar, dükkanlar, parklar, restoranlar, barlar ve oteller ile dizayn edilmiş dev bir tatil köyü. Hatta Küba’nın ilk ve tek alışveriş merkezi bile burada. Önceden okuduklarımızla birebir örtüşüyor bu şehir. Merkezde Kübalı yok denecek kadar az, çalışanlar dışında. Bu kısımda casa particular da yok; sadece 2-5 yıldız arası değişen genelde herşey dahilci bir sistem var.


Palma Real oteline vardığımızda etrafta yoğun bir İngilizce duyuyoruz. Kanada ve Manchester’dan direk Varadero havaalanına gelen turistlerle dolu otel. Hemen bileğimize otel tasmasını geçirip herşey dahil nimetlerden faydalanmaya koşuyoruz ödediğimizin üzerinde yeyip içmemiz gerek mantığıyla. Eski ama Küba yolculuğundaki en lüks odamıza eşyaları atıp havuz başındaki pizzacıya uğruyoruz ilk. Devlet işletmesi olduğundan herşey belli bir standartta; ama lezzet olarak Elda ve Lumino’nun yemeklerini aratıyor. Amaç karın doyurmak olmalı diyerek plaja koşuyoruz; hemen birer kokteyl* alıp kendimize birer de şezlong buluyoruz şişman turistler arasında. Hafif dalgalı deniz öylesine ılık ki insan çıkmak istemez. Dışarısı rüzgarlı, denizden daha serin. Güneş yerini gölgeye bırakana dek plajdan ayrılmıyor; sonrasında ise odaya dönüp akşam için hazırlanıyoruz.

Açık büfe yemekler, barlarda kokteyller; gelsin içkiler, gitsin tatlılar tarzında bir akşam geçirirken, günlerdir Kübalılar’la iletişimde olduğumuzdan dolayı olsa gerek şimdi de etraftaki tek Küba kökenli olan garsonlara yaklaşıyoruz. Onlarsa işlerini yapıyor olmanın verdiği ciddiyetle bizimle muhabbete girmiyor. O sırada gece eğlencesinde Küba hayatının tasvir edileceği bir gösteri olduğunu öğreniyoruz. Havuz başına giderek gelen geçen turistlerin dedikodusunu yapıyoruz gösteri saatine dek; tabii elimizde tuttuğumuz herşey dahil kokteylleri yudumlayarak. Şov başladığında gerçekler kafamızda dank ediyor. Bunlar bizim günlerdir Küba’daki insanlarla yaşadığımız olayları dalga geçer bir şekilde komiklik olsun diye turistlere sergiliyorlar. Heriberto’nun anlattığı Fidel’in yasaklatıp Raul’un tekrar başlattığı horoz dövüşlerini, Trinidad’da Afrika kökenlilerin esirlikten kurtulma mücadelelerini, Havana’daki falcıları, Kübalı genç kızların/erkeklerin bir turist bulup ülkeden kaçma isteklerini alaylı bir şekilde anlatarak turistleri eğlendirmeyi amaçlıyorlar. Elbette hoşumuza gitmiyor bu şov ve Küba’yı anlatış biçimleri. Calle 62 diye yakınlardaki bir bardan söz etmişti okuduğum forumlarda insanlar. Oraya atıyoruz kendimizi Küba’da hissedebilmek umuduyla.

Tipik bir Kuşadası barı, turistlerin oturduğu masalar, ufak sahnede canlı müzik, dans yarışmaları sergileniyor. Barın üç yanı açık olduğundan eğlence dışarı sokağa taşmış. Sokaktakilerin bir çoğu da Kübalı gençlerden oluşuyor. Vinales ve Trinidad’dan farklı olarak buradaki gençler daha süslü, giysileri gündelik hayat için değil gece için, makyajlı ve bakımlılar. Diğerleri gibi terlikle değil, topuklu ayakkabılarla dans ediyorlar sokakta. Bir grup Kübalı gencin salsa dansını izliyoruz ağzımız açık kalarak. Sanırım şu dansa davet türü yarışmalara çıksalar birinciliği açık farkla kazanırlar. Varadero barlarında turist bölgesi diye olsa gerek içki fiyatları Küba’nın diğer yerlerine göre en az iki kat pahalı. Sahnede, güzel bayan turistlere şişman erkeklerin yaptığı kucak dansı yarışması başlıyor. Buraya da daha fazla dayanamayacağımızı anlayıp geceyi noktalıyoruz.

* Kokteyl ve Küba: Mojitoyu daha önceden anlatmıştım, otelde rom baz alınarak yapılan birçok kokteyli tatma fırsatımız oldu. Belki de otelin en iyi yanı buydu. Cuba Libre; kola ve rom. Daiquiri; rom, yeşil limon suyu, şeker veya tatlandırıcı. Pina colada; rom, ananas suyu ve hindistan cevizi kreması. Bacardi; rom, yeşil limon suyu ve tatlandırıcı, Daiquiri gibi. Bumbo (Bombo); rom, su, şeker ve nutmeg (Nutmeg, küçük hindistan cevizi gibi birşey, baharat tadı veriyor) veya tarçın. Flaming volcano; rom, brandy, ananas ve portakal suyu ile badem şurubu eklenerek yapılıyor. Ayrıca adını hatırlayamadığım domates suyu ve rom, süt ve rom içeren daha birçok kokteyl var Küba’da.

7 Ocak 2010 Perşembe

Küba Günlüklerim - 8. Gün

7 Ocak 2010: Sabah tura yetişmek için erkenden uyandık bugün. Elda’nın hazırladığı kahvaltıdan sadece meyve sularını çabucak içip ekmek arası jambonlarımızı yanımıza alıyoruz günün ilerleyen saatlerinde gerekebilir diye. Arnavut kaldırımlı sokaklarda nereden geldiği belli olmayan sulara basmamak için çabalayarak Parque Central meydanına nefes nefese varıyoruz. Büyük, eski ama bakımlı bir kamyon var binmemiz için. Neşeli ve konuşkan tipik bir tur rehberi bizi karşılayarak üzeri açık ve sandalyeler dizili kamyona binmemize yardımcı oluyor. Sandalyeler sıkıca bağlanmış birbirine ve kamyona. Yine de ilginç bir yolculuk olacağı belli ilk dakikalardan. Diğer turistlerin binmesini beklerken bir yandan da köşe başlarındaki büfelerden ekmek arası jambon almak için sıra bekleyen Kübalılar’ı izliyoruz. Kamyon yola çıkarken bizi el sallayarak uğurluyor bazısı.

Şehirden uzaklaşıp önce ana yola çıkıyor, oradan da Topes de Collantes yönüne tırmanmaya başlıyor kamyon. Virajlı yollarda kamyon üzerinde bir sağa bir sola sallanıyoruz ve iyi ki de montları yanımıza almışız. Herkes birkaç kat daha giyinip sarınıyor iyice rüzgardan korunmak için. Bir süre sonra kamyon duruyor; bir kafenin yer aldığı bu noktada birkaç kişi tuvalete doğru koşarken biz de diğerleriyle birlikte merdivenleri takip ederek bir inşaatın çatısına çıkıyoruz manzara için. Trinidad, Ancon ve La Boca’yı birarada görebiliyoruz buradan. Daha sonra da bindiğimiz kamyon hakkında bilgi edinmek üzere tur rehberini sorguya çekiyoruz. Rus yapımı ZIL marka kamyon, Angola’ya yardım için gönderilmiş 70’lerde Angola’nın bağımsızlık savaşı sırasında. Savaştan sonra da Küba’ya geri getirilerek turistik amaçlarla kullanılmaya başlanmış. Tur rehberi de bizim nereli olduğumuzu soruyor. Türk’üz cevabını duyar duymaz rakı muhabbetine giriyor. Şaşkınlıkla soruyoruz biz de rakıyı nasıl bildiğini. Meğer geçen sene bir Türk grubu varmış gezilerinde rehberlik ettiği. Onlar rakı getirmişler yanlarında Küba’ya, tur rehberine de ikramda bulunmuşlar tabii. Mola bitiyor ve kamyona doluşup, iyice sarınıp bir sonraki noktaya harekete geçiyoruz.


Eskiden hastane şimdi ise özel terapi ve rehabilitasyon merkezi olan 210 odalı dev Kurhotel’e geliyoruz. Otel çalışanları nedeniyle çevrede bir de yerleşim alanı oluşmuş, okulu hatta üniversitesi ile. Las Villas Üniversitesi 1980’den beri faaliyette. Buradan kahve müzesine geçiyoruz. Fransızlar’ın adaya yerleşmesi ile kahveyi ve kahve üretimini öğrenen halk, iklimin kahve bitkisi yetişmesine uygunluğu ve toprağın bereketi sayesinde önemli bir pazar haline getirmiş Küba kahvesini. Küçük ve modern kafenin bahçesinde farklı köşelere yerleştirilmiş yeşil kahve meyvelerini, kuruyup kararmışları, öğütüldüğü el makinelerini, saklandığı kapları, sarıldığı yaprakları görüyoruz. Bu sırada aklımıza Türkiye’de bir kahve müzesi olup olmadığı takılıyor. Hiç duymadığımızı farkediyoruz üzülerek. Kafenin içi de müzenin devamı; duvarlarda eski fotoğraflar, kölelerin yaşadığı ve çalıştığı yerler gösteriliyor haritalarda ve resimlerde. Kahve pişirilen eski kaplar sergileniyor. O sırada tur rehberi bize dönerek, “Kahve Türkiye’den Avrupa’ya yayılmış siz daha iyi bilirsiniz gerçi” diyor. O sırada herkes bize bakınca utanıyoruz keşke Türk kahvesinin nasıl pişirildiği dışında kahve hakkında söyleyecek birşeylerimiz olsaydı diye. Haritayı inceleyip kahvenin Anadolu’ya Yemen’den geldiğini görünce yıllardır bilip kullandığımız sözün anlamını çözüyoruz: “Kahveler Yemen’den mi?” deriz ya hep uzun sürdüğünde pişirilmesi. Tanıtım bitince bizlere kahve ikramı yapılıyor; espresso* tarzı. Bu sırada diğer turistlerle tanışma ve muhabbet imkanı doğuyor. Aslen İngiliz ama Avustralya’da yaşayan bir aile 7-8 yaşlarındaki iki kızlarıyla yolculuk yapıyor. Güney Amerika’yı, Ekvator’u ve yağmur ormanlarını gezmişler ufaklıklar o yaşta. Tropik bitkileri sayıyorlar birbirlerine.

Tekrar kamyona bindikten sonra yürüyüş parkurunun başlayacağı noktaya varıyoruz birkaç kilometre sonunda. Uzun, zorlu bir parkur olacak diyor tur rehberimiz. Jambonlu ekmekleri yemenin tam zamanı. Adamın ardında tek tek sıraya dizilip, başlıyoruz uygun adım yürümeye toplam yirmi kişi, ikisi çocuk. Kahve bitkilerinin palmiye gölgelerinde yetiştiğini, palmiye ağacının her milimetresinin tütün bitkisi sarma, kahve depolama, mutfak inşaatı yapma gibi farklı amaçlarda kullanıldığını, dokununca kapanan bitkinin yapraklarını, leşlerin onlarca kilometre üzerinde uçan yırtıcı kuşları ve daha birçok şeyi anlatıyor bize arada bir durarak. Tepeden aşağıya doğru iniyoruz ve el değmemiş gibi görünen tabiatın keyfini çıkarıyoruz yol boyunca. Tarihte ilk defa bir turist turuna katıldık; ama tura katılmadan da buraları görebilmek çok zor olurmuş diye konuşuyoruz. Uzun bir yürüyüş sonrası şelalelerin başladığı noktaya varıyoruz nihayet. Senenin çok kısa bir süresinde su olurmuş buralarda ve şanslıyız ki biz ona denk geldik. Çünkü az ilerideki durgun suda yüzmek için soyunmaya başlıyor gruptan insanlar. Su öyle soğuk ki soyunup giyinmeyi göze alamıyorum. O sırada Baran nehre atlıyor bile diğer birkaç kişiyle. Ufak kızlar da yüzüyor; ama ben cesaret edemiyorum; su buz gibi. Tur görevlisi de kışın biz yüzmeyiz diyor; tabii 25ºC onlar için kış. Serinlemiş ve ferahlamış olarak sudan çıkanlar üzerlerini değiştiriyor yanımızda; kabin, tuvalet tarzı yerler yok. El değmemiş, değmesine de izin verilmeyecek bir yer burası.



Dönüş için giyinmesi, atıştırması biten yola koyuluyor. Tur rehberi “İnerken en önde, çıkarken en sonda olurum” diyor. Biz de yavaştan tırmanmaya başlıyoruz Baran’la. Artık öğle saati olduğundan taşların üzerinde güneşlenen kertenkeleleri fotoğraflıyor, etrafımızda ötüp bir uçan bir konan Küba ulusal kuşu tocororoyu** gözlemliyoruz. Yukarı doğru çıktıkça hava ısınıyor, üzerimizdekileri bir bir çıkartıyoruz. Arada bir çatallaşan yollarda yönünü şaşıran bizden öncekilerle birlikte indiğimiz yolu bulmak için beyin jimnastiği yapıyor, bir süre ilerledikten sonra doğru veya yanlış yolda olduğumuzu farkediyoruz. Başlangıç noktasına döndüğümüzde yorgun ve açız. Bakıyoruz bizden önce varanlar yerlere atmış bile kendilerini. Şelalede üşüyüp suya girmeyen ben bile çeşmenin altına kafamı sokuyorum serinlemek için. Herkes toplandıktan sonra tekrar kamyona doluşuyoruz turun son durağı olan restorana gitmek üzere. Dağlar arasındaki bu güzel yerin turlar ve turistler için olduğu belli, yani devletin yeri. Herkes yemeğe saldırıyor bir an evvel, kalite ve lezzet arayan yok; biz dahil. Yemek olarak domuz rosto, yanında haşlama sebze ve kurabiye tarzı aperatifler var sadece. Mecburen yiyoruz; çünkü yiyecek başka birşey yok. Masadan kalkıp kendimizi çimlere atıyoruz kahve eşliğinde. Güneş altında yemek sonrası tam siesta yapılası bir yer. Tur rehberi bu civarda oturduğu için bizden ayrılıyor bir traktöre otostop çekerek. Biz de ona el sallayıp kamyonla Trinidad yoluna gidiyoruz.


Parque Central’da bitiyor tur ve herkes ayrı bir yöne dağılıyor. Biz de casa’ya gitmeyip önceki gün seçtiğimiz birkaç resmi satın almak için Plaza Mayor’a çeviriyoruz rotamızı. Baran iki değişik müzik aleti satın alıyor kendisine; ama pazarlık yapabilir miyiz diye çat pat İspanyolcamızla uğraşırken adam kafamdan bir kolye geçiriyor hediye olarak kuru baklagillerin dizilip boyanmasıyla yapılmış. Ben de iki ufak resim seçiyorum eve getirmek için. Viazul otogarına gidip ertesi sabah için Varadero biletlerini ayarlıyoruz. O sırada karşı kaldırımdan tanıdık iki sima geçiyor. Onlar da bizi tanıyor ve el sallıyor yanımıza doğru ilerlerken. Silvia ve Maurizio, Vinales’te, birlikte mağara aradığımız İtalyan çift. Ayaküstü selamlaşıp akşam yemeğinde buluşmak üzere yer ve saat kararlaştırıyoruz hemen. Lonely Planet’te okuduğum bir yeri, Kübalı bir ailenin işlettiği Sol & Son adlı lokantada buluşmayı öneriyorum onlara. Biz oraya gitmeyi önceden kararlaştırmış ve Elda’ya akşam yemeği hazırlamamasını söylemiştik sabah. Akşama hazırlanmak için casa’mıza doğru ilerlerken, sanki eski bir dostla Küba’da karşılaşmış gibi hemen nasıl da yemek için sözleştik onlarla diye konuşuyoruz.


Casa'ya dönünce Elda ve Felix'le hesabı kapatıyoruz. Felix bize sürpriz olarak çalıştığı şeker fabrikasından şeker kamışı getirmiş. Çok şaşırıyoruz, bizim için onu kesip, ki bayağı sert bir odun, soyarak ortasından çıkan beyaz lifli bitkiyi dilimliyor. Nasıl yiyeceğimizi de gösteriyor; ağzımıza atıp çiğniyor, tüm suyu emiyor ve lifleri çıkarıyoruz. Öyle tatlı bir su çıkıyor ki çiğneme sonucu sanki az sulu bol toz şeker yiyoruz. Esmer ve beyaz şeker arasındaki farkı soruyorum Baran'ın tercüme yapmasıyla, hiç bir fark olmadığını, kamışın dallandığı yerlerin kahverengi olduğunu ve dolayısıyla oradan elde edilen şekerin de kahverengi olduğunu söylüyor. Avrupa'da organik şeker diye kahverengi şeker çılgınlığı yaşandığını anlatıyoruz; gülüyor, hiç bir fark yok arasında diyerek.

Sol & Son’a vardığımızda onların bizden önce gelerek dört kişilik bir masaya oturduğunu gördük. Eski eşyalarla dolu bir ev burası bazısı içeride bazısı bahçede 7-8 masası bulunan. Yan masada gündüz turda beraber olduğumuz birkaç kişi de var. Yemek için tavuk istedim, güzel yaptıklarını okumuştum önceden. Tombul orta yaşlı bir adam yapıyor servisi; sahibi yani evin babası olsa gerek. Bize bir porsiyon tavuk kaldığını, balıkların bittiğini, sadece domuz etli birkaç çeşit yemeği kaldığını anlatıyor. Bu tür yerlere paladares deniliyor, casa particular gibi aile işletmesi. Her istediğiniz her zaman bulunmuyor, mutfakta malzeme kalmayınca da kalanlardan ne varsa yiyorsunuz. O nedenle çok taze ve lezzetli herşey. Sabah ve öğle domuz yediğimi duyunca tavuğu bana bırakıyorlar nazikçe. Yemekler geldiğinde birbirimizinkinden tadıyor, yine İngilizce, Türkçe, İtalyanca muhabbet ediyoruz. Hatta bir ara Maurizio tavşanı Bugs Bunny diye tarif ediyor ingilizcesini bilemeyince, epey gülüyoruz. Onlar İtalyan, biz Türk olunca ortak çok konu çıkıyor konuşacak başta yemekler, zeytinyağı, Avrupa Birliği gibi. Ardından önceki akşam gittiğimiz bara götürüyoruz onları. Trinidad’a yeni geldiklerinden biz üç gündür edindiğimiz deneyimleri paylaşıyoruz onlarla. Gece sonunda biz onları Londra’ya çağırıyoruz, onlar da bizi Toskana’ya davet ediyorlar. Güzel bir gece geçirmenin keyfiyle e-posta değiş tokuşu yaptıktan sonra ayrılıyoruz. Dünya’nın başka bir yerinde bu çiftle karşılaşsak yine böyle muhabbet olur muydu, yoksa Küba’nın sıcak havası, ortamı ve doğası mıydı bu tılsımı sağlayan?

* Espresso: Konsantre kahve içeceği, sıcak suyla basınç altında ince öğütülüp demlenir. Diğer kahve çeşitlerine göre en yoğun olanıdır ve latte, macchiato, mocha gibi kahveler espresso baz alınarak üretilir; krema, süt ve esanslar katılarak. Türk kahvesi gibi küçük fincanlarda içilir; tek farkı telve bulunmaması.

* Tocororo: Cuban Trogon da denilen Küba resmi bayrağının renklerini (mavi, beyaz ve kırmızı) aldığı Küba’ya özgü ufak cinste bir kuş. Nesli tükenmek üzere olan bu kuş Küba’nın Sierra Maestra ormanlarında yoğun olarak görülüyor.

6 Ocak 2010 Çarşamba

Küba Günlüklerim - 7. Gün

6 Ocak 2010: Evde taze meyve suları ve kahve eşliğinde kahvaltıdan sonra havanın güzelliğinden etkilenip mayolarımızı da giyiyoruz ne olur ne olmaz diyerek. Sokaklar sabah işe ve okula giden insanlarla dolu. İlk olarak cambio’ya (banka) uğrayıp biraz daha döviz bozduruyoruz. Her zamanki gibi turistlerden ve Kübalılar’dan oluşan uzun bir sıra var önünde. Önceki gece kapalı olan turizm ofislerinden nerede ne var diye sorup soruşturup Playa Ancon’a* (Ancon plajı) nasıl gideceğimizi öğreniyoruz. Her saat başı şehri dolanan ve plaja da uğrayan servisler burada da var tıpkı Vinales’teki gibi. Durakta uzun bir sıra var önümüzde turistlerle dolu. Biz de beklemeye koyuluyoruz. Taksiler de yolun karşısında sıraya girmiş. Baran gidip öğreniyor ücretini; hemen hemen aynı fiyata götürüyor eğer yanımıza iki kişi daha bulursak. Arkamızda bekleyen turistlere teklif ediyoruz taksi paylaşmayı. Kabul etmiyorlar. O sırada otobüs geliyor; ama o kadar dolu ki ancak ön sıralardan birkaç kişi binebiliyor. O sırada biz ne olduğunu farkedene dek taksiler atak davranan müşterilerle yola koyuluyor. Önümüzde duran orta yaşlı bir çift bize taksi paylaşmayı teklif edince hemen kabul ediyoruz; ama bu kez de ortada taksi kalmıyor. Biraz bekledikten sonra kanun dışı çalışan bir araç sahibiyle anlaşıyoruz. Bizi 1947 model yeşil bir Plymouth** ile plaja götürecek. Otobüse binip diğer taksileri kaçırdığımıza üzülmüyoruz arabayı görünce; hatta seviniyoruz. Böyle bir araçta seyahat fırsatı her zaman ele geçmez.


Arabadaki diğer çift Alman. Bizim Türk olduğumuza şaşırıyorlar ve Berlin’deki Türkler’den bahsediyorlar: kebapçı olarak bilinen Türkler’den. Yol boyu İstanbul, Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri, Alamancılar ve futbol üzerine konuşuyoruz. Tabii bir de bindiğimiz araba hakkında. Erkek olan arabanın kendisiyle yaşıt olduğunu söylüyor gülerek. Dönüş için saat kararlaştırıp bizi gelip almasını rica ediyoruz arabanın sahibinden. Alman çift bir gün önce de bu plajdaymış; bize görülmesi, yapılması, yenilmesi gerekenleri anlatıyor ayrılmadan önce. Bizse sabırsızız, kumlara koşmak istiyoruz hemen. Deniz türkuvaz renkli, güneş tepemizde parlıyor, kumlar altın rengi incecik, hafif rüzgar ise yüksek palmiye ağaçlarını sallıyor. Hemen üzerimizi değiştirip atıyoruz kendimizi serin sulara ve ardından ılık kumlar üzerine.

Biraz uyku ve tembellikten sonra acıkmış olarak Almanlar’ın bize önerdiği pizzacıda soluğu alıyoruz. Burası bir otele ait olduğundan devletin yeri ve servis inanılmaz derecede yavaş. Garsonlar hesabı almak için bile gelmiyor masaya. Vinales’te konuştuğumuz birkaç turistle karşılaşıyoruz pizzacıda. Herkes bizimle aynı güzergahı paylaşıyor gibi geliyor bana bir gün eksik bir gün fazla. Nihayet dışarı çıktığımızda akşamüzeri serinliğini farkediyoruz rüzgarı daha sert estiren. Sahilde yürüyüş yaparak Alman çiftle buluşma vaktini bekliyoruz hafiften bronzlaşmış olan derimizde tuz izlerinin keyfiyle.


1947 yaşındaki arabayı bekliyoruz; ama gelmiyor. 15 dakika bekledikten sonra adamın belki başka bir işi çıktığını ya da daha iyi kazanç sağlayacağı müşteri bulduğunu Alman çiftin erkeğine anlatmaya çalışıyoruz. Fakat o inatla, o aracı beklemek istiyor. Herhalde Alman mantığı olsa gerek; gelecek denildiyse gelecek. Otellerde çalışan Kübalılar’ın binmesi için halk otobüsleri geliyor. Bizim orada beklediğimizi görenler bizi otobüse davet etse de Almanlar ısrarla beklemekte kararlı. Yaklaşık yarım saat bekleyiş sonunda nihayet pes ediyorlar ve başka bir taksiye atlayıp gün batımı için Casa de la Musica merdivenlerine yetişiyoruz böylelikle. Plaza Mayor’da birçok dükkan var el yapımı müzik aletleri, takılar ve yağlı boya resimler satan. Dükkanları gezip resimleri inceliyoruz uzun uzun eve hatıra birkaç şey götürmek üzere. Ben resimlere kilitlendim daha çok, Baran da Afrika kökenli müzik aletlerine. Turizm ofisleri kapanmadan Topes de Collantes*** turu ayarlıyoruz ertesi güne. Ev sahiplerimiz orayı mutlaka görmemizi istemişlerdi ve tura katılmaktan başka ve ekonomik gidiş yolu yok ne yazık ki.
Elda sofrayı hazırlarken ben de 2 yaşındaki torunuyla oynuyorum. Kıvırcık saçlı, melez, yerinde duramayan bu erkek çocuğu zaptetmek çok güç. Onu bir süre balıklarla oyaladıktan sonra annesi gelip alıyor yemeğimiz hazır olduğu için. Balık ağırlıklı bir menü var sofrada bu akşam yanında siyah fasülyeli pilavla. Evin erkekleri de arkadaşlarını ağırlıyor terasta neşeli bir içki sofrasıyla. Bize tanıdık geliyor bu muhabbetler.

Gece hava oldukça serin ve belki de bu sebeple bir önceki akşamın eğlencesi yok meydanda. Çin’li Yuna ile karşılaşıyoruz burada da; dünya mı küçük yoksa bizi mi takip ediyor diye şakalaşıyoruz bile. Canlı müzik olan başka bir mekan buluyoruz; kapıda bilet kesiyorlar; ama meydana göre daha korunaklı olduğundan içeri giriyoruz ve iyi ki de burayı seçiyoruz. Şovlar, dans ve müzik bu gece burada. Oturacak yer buluyor ve eğlenmeye bakıyoruz. Afrika kökenli dansçılar burada çıkıyor bu gece farklı danslarla. Arada bir turist bir Kübalı eş oluyor yine salsa yapmak için. Rüzgardan korunaklı bu barda iyi vakit geçiriyoruz tatilimizin yarısı bitti diye kadeh kaldırarak.

* Playa Ancon: Küba'nın güney sahillerindeki en iyi kum ve plaj burada. Trinidad'a araba ile 15 dakika uzaklıkta bu tatil yöresinde üç otel bulunuyor. Tek kötü yanı ki oteller sizden saklar, gün doğumu ve gün batımında ortaya çıkan sinekler. Serbest ve tüplü dalışın yanı sıra balıkçılık turları da turistler tarafından ilgi görüyor.

** 1960’lara dek Küba Amerikan arabalarının en büyük alıcısıymış. Zamanında geniş, ağır, aile arabalarını tercih etmişler hep ithal ederken. Amerikan ambargosundan sonraysa ancak Rus Lada marka arabaları satın alabilir olmuşlar ki bunlar da birkaç on yıldan fazla dayanamamış. Halbuki adadaki Amerikan arabaları hala kullanımda ve çoğu turistlere hizmet ediyor. Kendi arabasını satın almak da güç bir Küba’lı için. Hem pahalı hem de benzin fiyatlarını karşılamak imkansız ekonomik olarak.

*** Topes de Collantes: Küba’nın en yüksek tepelerinden biridir. Trinidad ve Şeker Fabrikaları Vadisi gibi iki önemli dünya mirası eteklerinde yer alır ki tüm bölge doğal koruma alanıdır. Kahve üreticilerinin yaşadığı bu bölgeye, Batista eşinin hastalığı nedeniyle dev bir tüberküloz tedavi merkezi yapar. Yönetim değişikliğinden sonra, önce okula daha sonra da rehabilitasyon ve özel tedavilerin yapıldığı bir otele dönüşen dışarıdan çirkin görünümlü bu binanın odalarında birçok ünlü ressamın resimleri yeralır. Etrafında ise doğal bir cennet saklıdır yürüyüş parkurları arasındaki şelaleler, mağaralar, kanyonlar, nehirler ve göllerle.