Bana Özel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bana Özel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2019 Pazar

Gezgin Anne'den Seyahat Önerileri - Yeni Kitap



Sonunda... 
Nihayet, kitabımı yazmayı bitirdim. Basım aşamasında şu an...

Kitap adı biraz uzun oldu; ama hangi kısmını kesip atacağımı bilemedim. Bebekle hayatın ve seyahatin her aşaması birbirinden farklı ve keyifli, hamilelikte bile...

Üstelik ben bu yollardan 1 değil, tam 2 kez geçtiğimden kitapta denenmemiş, onaylanmamış yöntem yok :-)

Umarım beğenirsiniz...


Kitap Adı: Gezigin Anne'den Seyahat Önerileri, Hamilelikte, Bebeklerle ve Çocuklarla Yolculuk ve Tatil Rehberi
Yazar: Deniz Özgül
1. Basım: Mart/Nisan 2019

Satışı yakında: Idefix, D&R, Kitapyurdu, Google Books, Amazon, vb. online kitabevlerinde...


2 Haziran 2018 Cumartesi

Erkekleri Anlayamıyorum ve Uyku

Hayatımda son 7 senedir aynı evi paylaştığım 2 erkek var. Ondan öncesinde aynı evi paylaştığım erkek sayısı 1 idi. Ya eşim ya babam ya da üvey babam...

Son 7 senem çoğunlukla erkekler arasında geçti diyebilirim. Yine de onları anlayabilmem imkansız! Örneğin oğlum, neredeyse 7 yaşında, akşam zorla uyuturum... Uyku sevemeyen biri... Bu sabah 5:40'ta uyandı mesela. Uykusu gelmedi, gelmiyor. Gündüz hayatta uyumuyor, gece de!

Bir keresinde Avrupa'nın ortasından taa Japonya'ya uçtuk. Jetlag bile olmadı. Akşam 9'da uyudu, gece bir saat kadar uyanık kaldı; ama sabah 8'de uyandı. Güne normalmiş gibi devam etti.

Kocam ise, o da bir erkek, gündüz koltuk buldu mu uyur. Anında... Bazen ortadan kaybolur mesela, bakarsın bizimki içerde horluyor ev gürültüden inlerken. Akşam yatmak bilmez, sabah erken kalkar. Gün içinde ise yatay pozisyona geçecek an buldu mu maşallah davul çalsa umrunda olmaz.

Ben de küçükken gıcıktım. Sesten rahatsız olur uyuyamazdım. Korkardım uyuyamazdım. Uykum gelirdi, yatağımda değilsem uyuyamazdım. Yatakta aklıma birşey takıldı mı uyuyamazdım. Gece çişe kalktım mı uykum kaçardı, uyuyamazdım. Hala da öyleyim. Sacede uyuyamayınca daha sinirli ve huysuz oluyorum. Gıcık!

Eskiden uykusuz kalsam sorun etmezdim. Son 7 senedir ise uyandırıldım mı çıldırıyorum. Sinir, kızgınlık, huysuzluk... Genelde beni uyandıran da evin 'sabahçı erkekleri' oluyor. Çünkü genelde ben sabahları kendim uyanmak istiyorum. Kendi kendime...

Kızım canı isterse uyur, istemezse uyumaz. Uyumazsa sorun yapmaz. Uykusu gelirse sebepsiz ağlar.

Oğlumu ise bir gün hiç uyutmamak istiyorum bakalım ne yapacak? Kaç saat dayanacak?

28 Mayıs 2018 Pazartesi

Varlığım Varlığına Armağan mı?

Pazar akşamları genelde evde kaos oluyor. Çocuklar hafta sonu bitiyor diye üzülüyorlar, ertesi sabah erkenden hepimizin evden çıkması gerekiyor. Artı biz çıkarken ev temizliğine haftada bir gelen Aura için evdeki yayıntıları, oyuncakları, özel eşyaları vs toplamak gerekiyor.


Normalde 7/24 annelik yapıyorum biliyorsunuz. Bir Pazar akşam üzeri tesadüfen anneler grubu olarak toplandık. Dışarı çıkmadan önce çocuklara (ve Mr B'ye) 'Bakın akşam geç geleceğim ve o saatte evi toplamak istemiyorum. Eğer eşyalarınızı toplamadan yatarsanız elime çöp poşeti alacağım ve hepsini ona dolduracağım' dedim. Babalarına da tembihledim hatırlatmasını.

Akşam eve geldiğimde saat 9'u biraz geçiyordu. Çocuklar yatmıştı. Mr B'nin yanına oturdum. Bir süre sonra kalkıp yatmaya hazırlanırken, iş bölümü yaptığımız için onun payına düşen çamaşırları katlaması gerektiğini hatırlattım. 'Katlamam' dedi. Yerde duran çocukların eşyaları gözüme ilişti ve elime çöp poşeti alıp içine doldurmaya başladım ortadakileri. Çalışma odasında Mr B'nin 3 gündür alıp kaldırmadığı kotunu da poşete atarken söylendim.

Bana 'Çocuklarla butün akşam evi topladıklarını, bütün gün yorulduğunu, benim yaptıklarını görmeyip yapmadıklarını söylememin çok yanlış olduğunu' anlatmaya başladı. Teşekkür etmemişim mutfağı topladığı için örneğin... (Lavaboda tencere, tava kirli halde duruyordu mesela %50 toplanmış mutfak için ona teşekkür etmem gerekiyormuş)

Ben de 'Eve geldiğimde ortadaki her şeyi çöp poşetine dolduracağımı belirtmiştim, onu yapıyorum' dedim. Üstelik öğleden sonra 2'ye dek mutfaktan çıkmayan bendim. Bir akşam yemeği için dışarıya çıkmam, onun da benim vazifelerimi (hatta bir kısmını) yapması karşılığında teşekkür belgesi istiyordu.

O zaman bana niye son 7 senedir kimse teşekkür etmiyor? Çamaşırları renklerine ayırıp yıkadığım için, yemek yaptığım için, çocukları okula götürüp eve getirdiğim için, ödevlerine yardım ettiğim için, sofrayı hazırladığım için, her gün bir kez bulaşık makinesi boşaltıp defalarca doldurduğum için? Neden 'Ay alışveriş yapmışsın, teşekkür ederim çocukların da sütü bitmişti' denmiyor.

Ya da sorun bende belki. Ben de teşekkür istemeliyim her yaptığım için. 'Bak sana tuvalet kağıdı aldım, teşekkür et' demem gerek. Bak karnımda 2 adet çocuğunu besleyip, büyüttüm, doğurdum; bana teşekkür et. Memelerimden süt çıkartıp çocuklarımızı aylarca emzirdim, teşekkür ettin mi mesela? İş seyahatlerine çıktığında çocuklara, eve ve kendime yetebiliyorum teşekkür beklemeden. Sen yapabilir misin bunu?

Bazen tepem bir atıyor, diyorum çek git bir 7 gün 7 gece... Bakalım kim ekmek alıyor eve, kim kıyafetleri yıkayıp hava durumuna göre giydiriyor çocukları. Kim akşam ne pişireceğim diye düşünüyor, çocuğu aşıya-dişçiye götürüyor. Ve bir kez olsun bu yaptıkları için de 'teşekkür etmedin!' diye hır çıkarmıyor...

Bir düşün...

Diyorum. Sonuçta ben de bunları yapmak için dünyaya gelmedim; ama yapmak zorunda kalıyorum ve elimden gelen en iyi şekilde de yapmaya çalışıyorum. O yüzden sen de savsaklama, elinden gelen en iyi şekilde yap. Yapmıyorsan da yaptıkların için teşekkür bekleme... Aferin...

10 Mayıs 2018 Perşembe

Hayata Yetişebilmek...

Son zamanlarda yılların nasıl da çabuk geçtiğine hayret ediyorum. Yeni bir ay geliyor ve ortasını farkedemeden bitiyor gibi.

Çocukların büyümesinden anlıyorum bunu en çok da. Kızımın bebekliği, 6-10 aylık dönemi, balkonda emzirdiğim zamanlar sanki bir rüya gibi. Oğlumunkiler ise izlediğim bir filmdi sanki. Niye anın keyfini çıkaramadık ya da çıkardık da o anda kalamadık. Tüm kalbimle çocuklarımın kokusunu içime çekiyorum; ama o koku bile kalmıyor benimle.

Zamanın her şeye yettiği günler miydi onlar? Yoksa her şeye gücümün yettiği günler miydi? Daha çabuk yoruluyorum belki. Daha az enerjim var. Yapmak istediklerim gözümde büyüyor sanki. İstemesem de yapmak zorunda olduklarım da.

Bir yaş daha büyüdüm geçen hafta. Bir koca sene daha geçmiş dünyanın öbür ucuna gideli. Akılda kalanlar ne? Fotoğraflar mı? Yediğin şeylerin tadı mı? Kucaklaşmanın huzuru mu? Heyecan mı? Stres mi? Sanki anı yeterince durduramıyorum. Tık tık tık tık geçiyor gidiyor gözümün önünde hızla.

Oysa çocukların bebekken kucağımda uyumak nedir bilmediği zamanlar geçmezdi. Burunları tıkanırdı sabah gelmezdi. İshal olmaları, diş çıkarmaları, ateşlenmeleri hiç bitmeyecek gibi gelirdi. Bitermiş. Geçermiş. Hatta unutup özlermişsin o anları bile.

'Gel kızım kucağımda uyutayım seni bu akşam' dedim. İstemedi. Koklaya koklaya uyurduk belki birlikte. Gitti. Yatağına yattı. Kucağıma sığmaz oldu.

Oğlum hala uyur benimle istersem; kucağıma sığmayalı epey oldu. Kafasından geçenleri bilmeyeli de. Ne ara kreşten ilkokula başladı bilemesem de çok hızla büyüdüğünü biliyorum.

Onları çok özlüyorum. Kendi çocukluğumu da, genç kızlığımı da...

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Hayat... Planlar ve Gerçekler...

Anneannem rahatsızdı epeydir. Hatta yeni yılda Türkiye'de iken ve ayrılırken 'Hakkını helal et' dedi. 'Olur mu öyle şey?' dedim...



Sonrasında arada bir konuştuk telefonla ya da annem yanında ise görüntülü görüştük. Mayıs başında hastaneye yattı, üresi yüksekti. Sürekli kusuyordu. Hiç telaşlanmadım, birşey olmaz dedim içimden. Ona inandım. Gezmeye, tozmaya, başka ülkelere gitmeye devam ettim. Nasıl olsa Temmuz'da gidecektim.

Mayıs sonunda hastaneden çıktılar, annemin evinde kalıyordu. Kız kardeşim de ziyaretlerine gitmişti birkaç kez bu arada. 'Keşke Deniz de olsa' demiş bir keresinde. Bense iyi olduğuna inanıyordum, konuşuyorduk, görüyordum. Ölecek göz yoktu hani... Annem arada bir 'İyi değil, seni bekliyor bence' diyordu; ama yapabildikleri ve konuşabildikleri ile hiç de kötü görünmüyordu.

Bu arada yaz tatili planlıyorduk. Geçen yaz annem, kız kardeşim, çocuklar Kuşadası'na gitmiştik. Annemin ağzını aradık gene. 'Yok olmaz! Hayatta bırakamam anneannenizi' dedi. Tamam. O zaman yakın civarda bakalım bir yer. Ayvalık, Assos belki? 'Yok, siz gidin' dedi annem. Hem çocukları oyalayacak bir tatil olsun, hem ailem olsun hem de anneannemi de yanımıza alalım diye aklıma deniz kıyısında ev tutmak geldi. Belki de böyle yaparsak son kez dolu dolu, gece - gündüz vakit geçirecekti bizim çocuklarla ve bizimle. Anneme haber saldım. Bu arada anneannem daha iyi hissedip kendini evine gitmişti kalmaya.

Annem Ören'de ev buldu. Biz de Türkiye tatilimizi planladık. Önce eşimin ailesini görmeye Bodrum'a gidecektik. Sonra da ben benimkiler ile 16 gün geçirecektim doyasıya. Ev de tuttuk, yatak da ayarladık, anneannem de gelecekti.

Bodrum'da olacağım tarihlerde annemin doğum günü idi. Aklımdan, hep beraber olunca bir hafta gecikmeli kutlarız doğum gününü diye planladım. O sırada aklıma, anneanneme hiç doğum günü yapmadığımız geldi... Ya da ben hatırlamıyordum. Doğum tarihini bile bilmiyordum! (Sonradan öğrendim 19 Nisan 1935 yazılı nüfusunda; ana adı Havva)

Anneannem 4-5 yaşındayken, babası ile Burhaniye'ye gelmiş. Adı, Zübeyir babasının. Annesi yok. Babası mühendis sanıyoruz. Kış gelince anneannemi, orada tanıyıp yakınlaştığı bir aileye bırakıp yol ya da tren yolu inşaatı için araziye çıkmış. Kış diye anneannemi yanında götürmediğini düşünüyoruz. Sonra zatürreden ölmüş babası da. Anneannem, çok çocuklu bir ailenin evinde kalıyormuş bu sırada. Babasının ölüm haberi gelince, varlıklı ve yaşlı bir aileye evlatlık verilmiş. Bu ailenin oğlu askerdeyken ölmüş. Kızları Hayriye de, evlenmiş; ama henüz çocuğu olmadan bulaşıcı bir hastalıktan ölmüş. Kısacası acılı bir ailenin, yaşları geçmiş insanların yanında kalmaya başlamış 5 yaşından sonra. İlkokula göndermişler; ama devam edememiş. Hayvanları varmış, zeytinlikleri, bahçeleri vs.

Anneannem büyüyor, 20 yaşlarında evlendiriyorlar; dedemle. Dedemi de iç güveysi alıyor bu aile varlıklı olduklarından. Evin babası ölüyor, annem doğuyor, adını büyük anne 'Hayriye' koyuyor. Hastalık yüzünden kaybettiği kızının adını veriyor ve anneme 9 yaşına, vefat edene dek o bakıyor. O yediriyor, o uyutuyor...

Evin sahipleri ölünce miras davaları açılıyor. Ne de olsa anneannem üvey çocuk. Mallar parçalanıyor vs. Anneanneme yaşadıkları evin yarısı düşüyor; diğer yarısını da diğer mallar ile takas edip alıyor. Orada yaşıyorlar annem, anneannem ve dedem. Biz de o evde büyüdük yazları. Bayram sabahları o evde uyandık kız kardeşim ile...

---

Anneanneme hiç doğum günü yapmadığımız gelince aklıma, içimden anneme pasta alırken ona da alalım. Aynı gün mum üfletelim diyorum. Kafamda planlar hazır. Kimseye de demiyorum. Sürpriz. Annem de evle ilgili planları yapıyor bir yandan. Ben Bodrum'dayım artık. Gün saydığım tatil geldi. Eğleniyorum. Hafta sonunu bekliyorum, arkadaşlarım da gelecek. Sonra annemlerle buluşacağım. Çocukları 6 aydır görmediler, ne kadar büyüdüklerine şaşıracaklar diye düşünüyorum.

Annemin doğum gününe 1 gün kala, sevgili kocamla baş başa kahvaltı ediyoruz. Çocuksuz, yıllardır ilk kez çocuklar yanımızda değil. Kahvaltıda gazete bile okuyoruz keyifle. Haberler keyifli olmasa da...

Mutluyuz. Yine de çocuklarımıza kavuşmak için can atıyoruz. Görünce sarılıyoruz falan. Oğlan bizi gördüğüne sevinmiyor bile arkadaşı ile denize gidecekmiş. Gidiyor. Kıza yemek yediriyorum. Telefonum çalıyor. Ben açana dek kapanıyor. Annemmiş. Birazdan elimi yıkayıp, ararım deyip yedirmeye devam ediyorum. Annem tekrar arıyor. 'Deniz, anneanneni kaybettik. Gelecek misin cenazeye?' diyor. 'Emin misin?' diyorum kadına o şapşallıkla. 'Nasıl?' diyorum... Olamaz... Henüz ölecek gibi gelmiyordu bana halbuki. Planlarımız vardı. Beraber gece-gündüz çoluk-çocuk vakit geçirecektik. Oldu mu şimdi? Doğum günü yapacaktık daha, belki ilk kez mum üfleyecekti. Ki bunu planladığımda aklımdan son kez olacağını da biliyordum sanki...

Dondum kaldım ve kızımı yedirmeye devam ettim. Tepkilerimden ne olduğunu sordu yanımdaki, 'Anneannemi kaybettik' dedim. Donuk, soğuk ve şaşkındım. Kızımı kucaklayıp yıkadım, yatırdım. İlk kez itiraz etmedi. Elimde telefon; kız kardeşimi, annemin yanındaki bir yakınımızı (Gül) arayıp bilgi aldım. Kızım uyuyunca nasıl giderim diye yol durumlarına baktım. Bodrum'dan Burhaniye'ye. Eşim geldi, ona söyledim ve o an ağladım. Sonra toparlanıp Ankara aktarmalı uçak biletimi aldım. Çocukları bırakıp, tek başıma anneme destek olmaya 'çöpsüz üzüm' olarak gittim.

---

Annem o Salı sabahı anneannemi aramış telefonla. Uzun uzun çalmış. Açmayınca meraklanmış, hemen hazırlanıp evine gitmiş. Anahtarıyla açmış kapıyı. Anneannem uyuyormuş. Dürte dürte, zorla uyandırmışlar onu annem ile o an yanında olan Gül. Annem, onun kahvaltı etmediğini öğrenince, dolaptan şehriye çorbası çıkarmış. Isıtmış, yedirmiş; ama anneannem hepsini kusmuş. Su istemiş. Su vermişler. Onu da çıkarmış. Annem, 'Seni iyi görmedim anne, bize gidelim' demiş. 'Hep itiraz ederdi, başka yöne çevirirdi kafasını' diyor annem. Bu kez itiraz etmemiş. Annem de çorbanın şehriyelerinden koymuş biraz yesin diye. Tepsiyi kucağına bırakmış. Anneannemin eşyalarını hazırlamaya girişmiş. Bahçedeki çiçekleri sulamış, köpeğe yemek vermiş. Tekrar odaya girmiş henüz 10 dakika geçmeden.

Anneannem yana doğru eğilmiş, kucağındaki tepsi kaymış. Seslenmişler, duymamış. 'Uyuyordur teyze' demiş Gül. Sarsmış annem. Elleri buz gibiymiş; ama bacakları sıcakmış. Bağırmış, sarsmış ve tepki gelmeyince 'Anneanne ölmüş Gül' demiş. Sonrası feryat figan, doktor, ambulans, morg, cenaze, gelen-giden, dualar, ah-lar, vah-lar...

Masal olmuş anneannem de. Gerçeğini bilemeden öğrenemeden. 'Annesine kavuştu' diyordu hep gelenler. Onu düşündüm, annesi - babası, 9 aylıkken ölü doğum yaptığı oğlu. Analığı-babalığı belki kardeşleri ve tabii ki dedem! İnancım olmasa da buna inanmak istedim. Tüm kalbimle. Annesine kavuştu, kimdi annesi, neden onu bırakmıştı, hiç başka akrabası yok muydu da babası onu çalıştığı kasabaya getirmişti... Bilinmezlerle geldi ve gitti anneannem.

Halbuki ölümler sonbaharda olur denirdi. Yaz ortası ölünür mü anneanne? İlk kez bu kadar uzun görememiştim; çünkü Japonya'ya gitmiştik tatilde. 'Anneanne, geldim bak haftaya torunlarla oradayım beraber denize gireceğiz' diyememiştim henüz arayıp da. Pastasını alıp, mum üfletememiştim. Böyle oyun bozanlık olur mu anneanne?

Ben hala kabullenemedim...


20 Temmuz 2017 Perşembe

Evimde Böcek Olamaz!

Az önce banyodan çıktım bir de baktım banyo kapısında bir böcek... Banyoya daldı.

Hay Allahım! Ben böcek gördüm mü orayı terkedesim gelir, bir daha gelmeyesim gelir, kaşınırım sırtımda mı o, ayağıma mı çıktı, kafama, saçımın içine mi girdi diye tiksintiden ölürüm. Hep İzmir'de çocukluk geçirdiğimden bunlar...

İzmir'de yaz gecesi susarsın, su içmeye kalkarsın, mutfak lambasını yakarsın ve onlarca hamam böceği ya da nam-ı diğer karafatma gezinir ortalıkta. Uçanı bile vardır. Su içmek için bardağı aldığın dolapta, belki de bardağın içinde gezmiştir az önce... Iyk... Üstelik ev 4üncü kattadır, apartman yenidir, annen her gün mutfağı ovalamadan yatmaz; ama gene de bu böcekler yolunu bulur burnunun dibine gelirler. Bir de babaannemin eski tek katlı, bahçeli evinde kalırsam... Off sorma!

İşte ben her böcek gördüğümde çocukluğumun bu iğrenç anlarına giderim. Neyse ki evimizde fazla eşya olmadığından banyo kapısında çarpıştığım böcek 'Aman Tanrım nereden girdi bu? Nasıl eve geldi? Kesin kocamın kapı önünde duran valizinden çıktı. Amerika'dan eve böcek getirdi. Ne idüğü belirsiz böcek!' diye düşünürken ve ne yapacağımı bilemezken baktım açık alandaki fayansta yürüyor.

Aldım elime ayağımdaki terliği, küt!... Kusura bakmasın, haneye tecavüz... Ben evde kara sinek gördüm mü deliren kadınım. Çocuklar bile alıştı; 'Anne sineği öldürebildin mi?' diye dalga geçiyorlar. Neyse...

Kader ki beni Çevre Mühendisi yaptı. Yaptı da, yıllar sonra İzmir'in sokaklarına kanalizasyon projesi yapacağım diye; o kanalizasyon kapağını kaldırınca altında binlerce karafatmanın kaçıştığını gördüm. İzmir'le ilişkimi bitirdim o an.

Konu budur.

Kesin o böcek şu valizden çıktı, benim evimde, dolaplarımda, yatak altlarında asla böcek olamaz. Yakarım ulan! Öldürürüm topunuzu!...

21 Ekim 2016 Cuma

Ölüm Yanıbaşımızda

Her sonbahar sevdiğim birileri gidiyor bu dünyadan...


Eskiden ne güzeldi, aklıma ölmek hiç gelmezdi. 'Daha yaşanacak çok yılım var, yaşlılar ölür’ der geçerdim…


Sonra gençler de ölmeye başladı. Aslında ölüyordu da belki ben bilmiyordum o zamanlar. Sonra çocuklar da öldü, duyduk. Uzaktaydı; ‘Aaa, tüh, vah’ dedik. Bitti. Unuttuk...


Yaş büyüdükçe yakınlardan gelen ölüm haberleri duymaya başladık. Ta ki en canımız dedemi kaybedene dek. Talihsiz bir kaza sonucu kaybettik onu ılık bir sonbahar günü. Kızgın bir gencin, 75 yaşındaki adama arkadan vurması sonucu yere düşmüş, kafasını kaldırıma çarpmış ve beyin kanaması geçirmiş. Olaydan birkaç saat sonra işyerindeydim haberi aldığımda. Kalbim yerinden çıktı hastaneye kaldırıldığını duyunca. Koşup kardeşimle buluştum, otobüse atlayıp Balıkesir Devlet Hastanesi’ne vardık geceyarısı. Onca yol konuşamadık, ettiğimiz tek kelime, ‘Anneannem ne yapıyor acaba?’ oldu. Kim bilir neredeydi? Annemin de Balıkesir’e doğru yolda olduğunu biliyorduk. Sonra onu alıp İzmir’e götürsek de olmadı. Kurtaramadık, kurtulamadı. Başkasının öfkesi yüzünden vedalaşamadan gitti. Tam 11 sene önce...


Sonra en yakınlarımdan babaannemi kaybettik sonbaharın kışa henüz dönmediği bir zamanda. Yaşlıydı, hastaydı. Evinde, sevdikleriyleydi. Artık bu dünyadan gitmek istediğini belli eden cümleler kurmuş yanındakilere. Bu kez haberi aldığımda başka bir ülkede yaşıyordum. Yeni doğum yapmıştım. 5 sene önce...


Uzak akrabaların, komşuların, tanıdıkların ölüm haberleri geliyor. Bazı ölümler uzak da insanı sarsıyor. İyi insanlar onlar. Filmlerini izlediğimiz, şarkılarını dinlediğimiz ya da bir yerde karşılaştığımız.


Bu sonbahar da çok iyi, çok insan bir komşumuzu kaybettik. Sıralı ölüm değildi, beklenen bir şey değildi, önemsiz bir hastalıktı. Ölümün yakışmadığı bir insandı neşesiyle, muhabbetiyle, yardımseverliğiyle, sevgisiyle, ilgisiyle, düşünceliliği ile. Kendi teyzem kadar sevmişim ki, kendi teyzem ölse bu kadar üzülürdüm. Uzun zamandır tanımıyordum, belki hayatımda 20 kez görmüştüm; ama demek ki beni etkileyen özel insanlardan biri olmuş. Hala inanamıyorum ölümüne. Yakınlarının beklemediği bir şeydi; kim bilir onlar ne haldeler? Nasıl üstesinden gelecekler?


Öte yandan sırf yanlış zamanda yanlış yerde olduklarından dolayı birçok can gidiyor; belki her saniye bir canlı ölüyor. İnsan kendi ölümünü düşünmeden edemiyor; trafik kazası, kaldırımda yürürken üzerine çıkan bir kamyon, bir manyağın canlı bomba olması, yolda yürürken kafana saksı düşmesi, sana kızan birinin bıçak çekmesi, bindiğin uçağın düşmesi, tren kazası, saçma sapan bir hastalığa yakalanmak gibi olmadık şeyler yanında yaşlanıp kendi yatağında ölmek bir lüks.


Yakın biri ölünce insan kendi ölümünü düşünmeden edemiyor. Aptalca bir nedenden dolayı ölmek istemiyorum. Birinin hatası yüzünden de ölmek istemiyorum. Aptal bir mikrop, çaresiz bir hastalık yüzünden de ölmek istemiyorum. Aslında ölmeyi hiç istemiyorum. Çocuklarımın büyümesini, bana ihtiyaçları kalmamasını görmeyi diliyorum. Sonra da kendi hayatımda yapamadıklarımı yapmayı… Daha uzun bir süre bu dünyada kalmayı istiyorum.


Fakat öyle bir dünyadayız ki, evden çıkınca geri döneceğimizin garantisi yok bazen. Bir gün öleceğini bilen; ama ne zaman ve nasıl öleceğini bilmeyen tek canlıyız. Yine de ‘Hiç ölmeyecekmiş gibi; ama yarın ölecekmiş gibi’ yaşamayı bilmiyoruz.

3 Eylül 2016 Cumartesi

Hala da Düşünüyorum...



Bu aşağıdaki yazıyı 3 sene önce yazmışım: 

İşi-gücü bırakıp oğluma bakmak için evde kalmayı tercih ettim; ama doğru mu yaptım diye düşünüyorum...
Oğluma yeteri kadar sevgi verebiliyor muyum diye düşünüyorum...
Büyüyen, kendini birey olarak görmeye başlayan oğlumu doğru kalıplara sokmak için kendim stres içinde boğuluyorum diye düşünüyorum...
Hayat boş, anı yaşa dediğim zamanlarda doğru mu yaptım diye düşünüyorum...
Küçük ayrıntılara o kadar takıyorum ki, olayın bütününü görmüyorum diye düşünüyorum...
Kendime yeterince zaman ayıramadığım için mutsuz oluyorum diye düşünüyorum...
Oğlumun, ev işlerinin, sorunların ve hayatımın kaynağını babasına yüklüyorum diye düşünüyorum...
Sorunlu bir çocukluk mu geçirdim acaba diye düşünüyorum...
Neden herşey bu kadar ters gidiyor diye düşünüyorum...
Acaba gün gelir de oğlum bana karşı tavır alır mı diye düşünüyorum...
Hayatta kimse beni oğlum kadar sevmiyor (1-2 yaş civarı için konuşuyorum) diye düşünüyorum...
Oğlum doğduğundan beri eşim beni eskisi kadar sevmiyor mu acaba diye düşünüyorum...
Ya gün gelir de eşimle yollarımız ayrılırsa oğlum ne yapar diye düşünüyorum...
Oğlumu iyi bir insan olaran yetiştiriyor muyum diye düşünüyorum...
Kızgınlık anımda oğluma söylediklerimi ilerde hatırlar mı acaba diye düşünüyorum...
Hayat çok çabuk geçiyor artık diye düşünüyorum...
Kendimi nasıl daha sağlıklı ve mutlu yaparım diye düşünüyorum...
Neden bu bloğa yeteri kadar yazı yazmıyorum diye düşünüyorum...
Neden hiçbir şeye vaktim yok benim diye düşünüyorum...
Uyumayı çok seven benim gibi bir insan neden çocuk sahibi olur diye düşünüyorum...
İkinci çocuk lafı ederken acaba altından kalkabilecek miyim diye düşünüyorum...
Neden hep kendimi yalnız hissediyorum diye düşünüyorum...
Oğlumu aktiviteden aktiviteye koşturturken abartıyor muyum diye düşünüyorum...
Kreşe başlaması için erken mi acaba diye düşünüyorum...
İki sene nasıl da çabuk geçti diye düşünüyorum...
Oğlum hiç büyümesin diye düşünüyorum...
Zaman dursun artık, yaşlanmayayım diye düşünüyorum...
Etrafımdaki sevdiklerim de yaşlanmasın diye düşünüyorum...
İyi bir insan olmak için çabalıyor muyum diye düşünüyorum...
Oğlum bizimle uyusa ne olur ki diye düşünüyorum...
Neden kilo veremiyorum diye düşünüyorum...
İnsan çok fazla sevdiğine nasıl kızabilir diye düşünüyorum...
İkinci çocuğum olur da olursa ilki kadar sever miyim diye düşünüyorum...

Şimdi ise son madde dışında hala aynı şeyleri düşündüğümü farkediyorum. Oğlumun kaygılarına ilave kızınkiler de başladı. Beni en çok seven ise yaşı itibarı ile oğlum değil artık kızım olsa gerek. Yalnızlıktan sıkılmıyorum, aslında artık yalnız kalmak istiyorum diyorum :)

Bu birkaç cümle haricinde hala aynı yerde olduğum için hayat hızla geçerken yerimde saydığımı düşünüyorum.
Aklımda deli planlar var; ama onları gerçekleştirmeye hevesim, cesaretim ve zamanım olmadığını düşünüyorum.
Zamanın güne, aya, mevsime, yıla yetmediğini düşünüyorum.
Gündelik mecburi işler yerine çocuklarıma daha çok zaman ayırmayı düşünüyorum.


8 Nisan 2016 Cuma

'Ya Adam Beni Seviyor!'

Dün buluştuk 3 kadın, 3 anne. Üçümüz de evliliklerimizin 8 yılını geride bırakmışız. Hatta bizimki 10 olacak bu sene...

Ordan burdan konuşurken laf geldi kocalarımızı çekiştirmeye. En çok konuşanımız başladı anneliğe ne kadar kendini adadığına ve çocuk yüzünden kocasını çok ihmal ettiğine dair anlatmaya. Hepimiz bir şekilde kocamızı ihmal etmiştik tabii ki. Bebek ile yaşamak kolay mı? Bazı kocalar da karısını ihmal etmişti bebeği ön plana alarak. Örneğin benimki. Onunki ise kendini dışlanmış görmüş, arkadaş toplantılarına yalnız gitmeye başlamıştı bebek ardından. 'İyi ki beni aldatmadı' dedi. Şimdi bile 6 yaşını geçen kızını bırakıp bir yere gitmediğini söylüyor. Kocası ise, 'Artık büyüdü, karı-koca baş başa kaçarız bir yerlere' diyormuş. Durdu. 'Ya adam beni seviyor, benimle vakit geçirmek istiyor, muhabbetimi seviyor' dedi.

Ne güzel...

Ben ve diğer anne ses çıkarmadık. Ben emin değildim kocamın beni hala o kadar sevdiğinden, benimle baş başa vakit geçirmek isteyip istemediğinden. Hatta muhabbetimi sevdiğini bile ima etmemiştir şimdiye dek. Belki yeterince olgun bir ilişkimiz yok henüz. Dedim ya ikimizin de önceliği çocuklar. Belki çocuklar daha küçük, daha çok bize bağımlılar. Belki de bizim normalimiz bu. 5 yıldır gözlerimizin içine bile bakmadığımızdan belki birbirimizi anlamaz olduk bakışlarımızdan. Hayatımızdaki küçük insanların gözlerinin içindeyiz çünkü. Onların ellerini tuttuğumuzdan, birbirimizin eline dokunmayı unuttuk. Dengeyi kuramadık sanıyorum.

18 Şubat 2016 Perşembe

Çıplakmış Gibi

Son yıllarda, Avusturya ve İsviçre’de gittiğimiz otellerde spa kavramını daha çok duyar olduk. Saunalar, bir otelde olmazsa olmaz bu ülkelerde.

Saunada takılmak bana yaşlı işi gelirdi. Baran’a da şişman işi. Fakat bu ülkelerde çocuklar bile saunaya gidiyorlar. Ben de AquaDome’da gittim. Baktım ki kapılarda ‘NO textile’ yazıyor. Yani çıplak girmek mecburi. ‘Yok ya!’ Kim girer çıplak diye düşünürken, camlı bir kapı önünden geçtim; içersi tıklım tıklım dolu. Üstelik hepsi çıplak! 

‘Abov!’ Kimsenin umrunda değil. Sıkıyorsa bunu Türkiye’de yapın da neler oluyor. Millet kırmızı ruj sürüp, dar pantolon giydi diye tecavüze uğrayabilir damgası yiyor. Hatta damacana veya kedi olmak bile bazı erkeklerin libidosu için yeterli.

Neyse ben relaxation bölümünde çay içmekle yetindim o tatilde. Sonra başka bir yere gittik gene Avusturya’da. Çocuklu bir otele, ayrıntılar burada.

Çocuğun birini kayağa gönderdik, diğerini uyutup kreşe bıraktık. Karı-koca bir spa yapalım dedik. Kapıda ‘No textile’ yazmıyordu. Mayolarımızla gireriz diye düşünürken bir de baktık millet çıplak geziniyor. ‘Gene mi?!’ diye bir utançla karışık telaş aldı bizi. Yani ben senin oranı buranı görmek zorunda mıydım? Akşam gelip de yan masaya oturduğunda nasıl yemek yiyeceğim kardeşim?

Neyse, Baran dedi ki ben belime havlu sarayım. Nasıl yani? Mayonun üzerine, mayo yokmuş havası yaratmak için havlu sardı. Ben de yaparım dedim. Bikini askılarını indirip, üzerime havlu sarındım. Çıplakmış gibi yapıp milleti kandırdık. Halbuki mayomuz içimizde! Hahaha!...

Böylece gavurun sauna ve spa kültüründe ayrımcılığa uğramadan kardeş kardeş buhar banyosu yapabildik. Gösteren memnun saklayan memnun.!


Niye biz Türkler böyleyiz yahu? Herşey ayıp, günah, yasak. Bizim çocuklar iki farklı kültür içinde kalıp nasıl olacaklar kim bilir?

6 Eylül 2015 Pazar

İnsan Birini Arar Çünkü...

Çünkü sadece kendisini dinleyen, söylediklerini anlayan birisi olsun diye...


Kocasını, annesini, kardeşini, hatta çocuklarını çekiştirmek ister. Konuşup rahatlamak ister. Derdini, sevincini paylaşmak ister. Bunu yapmak için arkadaş ister.

Bunları yapamazsa, evde sürekli söylenir. Kocasına, çocuklarına söylenir. Çünkü doludur bir şekilde. Ha arkadaşları ne yapacak ki, derdine çare mi bulacak ki dersen? Şöyle yapar genelde...

'Haklısın' der... 'Merak etme, bizde de durum aynı' der... Ya da geçen ay aynıydı, ama şöyle oldu, böyle bitti, der. Anlarsın ki yalnız değilsin. Herkes bunu yaşamış, yaşıyor. Ben yalnız değilim. Sorun ben değilim, benim kocam değil, çocuklarım değil, dersin sevinirsin... Sevinmesen de rahatlarsın.

Ya da arkadaşın şöyle de diyebilir. 'Haklısın böyle düşünmekle... Ama bir de şöyle bakarsan onun da şusu, busu vesairesi' diye anlatarak senin olaya bir de öbür türlü bakabilmeni sağlar.

Her ikisi de terapi... Özellikle evdeysen, ya da konuşacak kimsen yoksa etrafında, işler sarpa sarar. Çocuğunu dert ortağı görüp ona yakınırsın. Kocanı arkadaşın sanar ona yakınırsın. Sonra ikisi de tokat gibi sana gereken cevabı verirler. 'Bana ne?' 'Yeter!' 'Off... Sanki hayat bir sana zor' ya da 'Bıktım artık senin dırdırından...'

Böyle konuşan kocanız, çocuğunuz varsa hemen kendinize arkadaş bulun...

Nasıl mı? Hmm... Orası en zoru işte.

En güzel arkadaşlıklar okuldan kalanlar. Seni uzun yıllardır bilirler. Eski sevgililerini, ne istediğini, ne ile mutlu olup ne ile üzüldüğünü, aileni, ailenin seni nasıl yerdiğini/takdir ettiğini, akrabalarını, başından geçen birkaç güzel/kötü olayı bilirler. Senin neye, nasıl tepki vereceğini de bilirler. Çünkü yanında olmuşlardır.

Sorun, eğer okuldan kalan arkadaşların yoksa? Konu-komşu ile idare edebilirsen ne mutlu. Fakat, benim gibi arkadaş bulmakta özürlüysen, seninle klik edecek insanlar ararsan ve hele de ülke, şehir değiştirip durursan bu hiç kolay değil.

Bu ülkede bir senedir bulabildiğim en yakın arkadaş, kocamın müdürünün karısı örneğin. Şimdi ona gidip kocamın beni sinir eden laflarını mı anlatayım? Hiç tanımadığı-görmediği ailemin bir olayda bana davranışlarından nasıl alındığımı mı dertleneyim?

Bazı şeyler var ki, ne ailene, ne kocana anlatabilirsin. Diyelim kocan ters bir gününde sana çok ters bir şey etti. Gidip bunu annene, kardeşine anlatamazsın. Anlatırsan, kocanla aralarını bozarsın. Kızkardeşim gelip kocam bana vurdu, dese. Ben sinirden köpürürüm. Birkaç gün sonra o kocasıyla sarmaş dolaş olur; ama ben ona hep vuracak zanneder, uyuz olurum. Ne oldu? Aramız bozuldu!

Aynı şey kocanla da olabilir. Annen/baban sana ters bir laf etmiştir. Çok bozuksundur. Bunu kocana anlatırsan, yandın! Kocan onlara başka gözle bakacak, yeri gelince de o anları koz olarak kullanacaktır: 'Hee git annenin evine de sana şu zamanda yaptıkları gibi, şöyle böyle desinler!'

Kaldın mı ortada!
İşte en güzeli, canım arkadaşlar... Hem destek olur, hem seni satmaz, hem anlattıklarını evirip çevirip kocana/ailene anlatmaz. Kişisel algılamazsın dediklerini, eleştirilerini. Çünkü gerekince aynısını sen de yaparsın. Art niyet olmadan, içtenlikle. Onun iyiliğini istediğinden...

Bu yazımı beni arkadaşı kabul etmiş kadın dostlarıma adıyorum...

31 Ağustos 2015 Pazartesi

Artık Pazartesileri Hiç Sevmiyorum

İşe bile gitmiyorsun, nedir derdin Pazartesi ile derseniz. Son 3 haftadır yaşadığım Pazartesi günlerimi anlatayım size.

Sabah 6-7 uyanma, 8'e dek kahvaltı ve ardından Alaz ve babayı okula/işe yollama. Sonrasında ise çamaşırlar, hafta sonu ev ve mutfak dağınıklığı derken Beliz'i uyutma, biraz blog işlerine biraz ev işlerine takılma 11'e dek. Buraya kadar güzel...

11'de Alaz'a ve Beliz'e öğle yemeği hazırla. Piknik yapılacak şekilde...
11:20'de hala uyanmamışsa Beliz'i kaldırıp hazırla ve evden aceleyle çık.
15 dakikalık yolda, yokuş yukarı bebek arabası it.
11:50'de Alaz'ı al.
Bebek arabası ve Alaz hızında göl kıyısına 10 dakikada in; çantadan yiyecekleri çıkar. Alaz ve Beliz öğle yemeği yesinler. 12:20'de yemeğin ortasında Alaz kıpırdanmaya başlasın: 'Kakam geldi anne...'

12:40'taki spor dersine 20 dakika var. Eve yürüsem 10 dakika, okula yürüsem 10 dakika. Kaka yapma süresi en az 10 dakika.
Ben: 'Emin misin? Kakanı tutabilir misin?'
'Anne, çok geldi.' diye poposunu tutar.
Toparlanmaya başlarım. Beliz'i bebek arabasına koyarken, itiraz eder. Eve gidersek derse yetişmemiz imkansız. 'Tamam, okulun tuvaletine gidelim'
Alaz: 'Hayır, eve gidelim'
Ben: 'Eve gidemeyiz, uzak, okula gidelim, bebek arabasının ucuna otur' derim.
Yokuş yukarı arabayı sürmeye başlarım. Bir an gelir, itmem imkansız olur: 'Alaz, şimdi in. Şu kısmı geçelim, sonra gene binersin'
Alaz: 'Kakam geçti, yok!'
Nee... Koştura koştura yokuşu Beliz 9 kg, sen 15 kg, bebek arabası 10 kg ittim ya ben!!!

(Geçen haftaki olayda, piknik esnasında aynı muhabbet ve yine bebek arabası üzerinde kakası gelmiş Alaz'ı eve doğru götürüyordum. Yolu yarıladığımızda şarkı söylüyordu. Len, dedim. Kakan var mı senin? 'Yook, geçti' dedi. O an 180 derece arabayı döndürüp, gerisin geri okula yürümeye başladım. Kan ter içinde elbette)

12:35 Okulun spor salonuna varırız. 12:40'ta ders başlar. Peki Deniz'in çilesi biter mi?
HAAYIIIIR...

Hafta sonu boşalan buzdolabına 1-2 birşey almalı, acil ihtiyaç listesi hazır. Koşar adım yine, 10 dakika mesafedeki; ama yokuş yukarı markete git. Markette kalan vakte göre hızlıca veya ağırdan alışveriş yap. Bu esnada Beliz'in eline birşeyler tutuştur, sıkılmasın.

13:15'te kasa işlemini bitirmiş ol, marketten çık. Okula yürü. Beliz huysuzlansın; çünkü uyku saati geldi. Üstelik sürekli bebek arabasındaydı, yerde gezinemedi, tepinemedi, tırmanamadı, annesinin kucağına gelip oynayamadı bile.
13:23 Okulun spor salonunda ol, dersi biten Alaz'ı giydir, giyinmesine yardım et.
Birbirlerini görünce kuduran Beliz'i ve Alaz'ı sakinleştirmeye çalışarak okuldan uzaklaş. Alaz'ın yürüme hızında eve doğru ilerle.

13:45'te (iyi ihtimalle) evde ol. Posta kutusu ve asansör önünde Alaz ile laf yarışı yap, eve çıkmaya ikna et. Nihayet evdeyiz; Beliz'i yere indir, o kapıdan dışarı kaçmaya uğraşırken ve Alaz onun üzerine çullanırken marketten aldıklarını yerleştir, sadece buzdolabına girecekleri.
Alaz'ı ellerini yıkamaya göndermek için söylen. Ayakkabılarını çıkarması için söylen. Beliz'i rahat bırakması için söylen. Kapıyı kapat.
Alaz'a söylenirken, Beliz'i kap, elini-yüzünü yıka. Kaka yaptığını farket ve bezini değiştir. Uyku saati geçtiğinden ahtapot gibi yerinde durmasın. Tulumunu giydir, emzirmek için yerine otur. Oh be dünya varmış, popom yer yüzü gördü diye rahatlayıp, meme verirken Alaz içerden bağırsın: 'Anne, kakam geldi'
Beliz'i memeden ayır, yatağa bırak, ağlamaya başlasın. Alaz'ı tuvalete oturt ve tembihle 'Sakın ben gelmeden kalkma, bitse de beni bekle'
Ağlayan Beliz'i sakinleştir. Meme ver, kucakla. Gazını çıkarmaya çalış, çıkmasın. Ayağa kalk, odada 2 tur at, normalde çabucak çıkan gaz bu kez çıkmasın. Biraz daha evirip, çevir, 4 tur at. Gazı çıkınca yerine yatır.
Alaz'a doğru yürürken terden ıslanmış kıyafetlerini çıkar. Bir bardak su iç. Alaz'ın kakalı popoyla yerinden kalktığını, etrafı kakaya buladığını gör. Çıldır! Etrafı ve Alaz'ın poposunu temizle, sonra 3 saattir tuttuğun çişini yap. Alaz'ın ellerini, yüzünü yıkamasına yardım et. O da aynı anda televizyon pazarlığı yapsın.

O an yorgunluktan herşeye ok, de. Sıcak beynini uyuşturmuştur zaten. Marketten gelenleri yerleştir, Alaz'a ve kendine yiyecek birşeyler hazırla. Saat 14:40 (iyi ihtimalle) koltuğa kendini at. Sadece 1 saatin var. Sonra akşam yemeği, oyuncak kavgası, acıktım mızırdanmaları başlar, baba eve gelene, herkes yemek yiyene dek...

Not: Hava son 3 haftadır her Pazartesi günü 30 derece üzerinde ve güneşli. Yani hesaplamaları yaparken oda sıcaklığını değil, 30 derece ve güneşi baz alın...

Öbür Not: Bu günlerde kilo kaybettiğim kesin. Zayıflamak isteyene önerilir...

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Gene Bir Türkiye Tatili Öncesi

Evet, gene bir tatil öncesi, Türkiye tatili öncesi beni stres aldı. Halbuki tatile çıkmak iyi birşeydir ama sorun aile, akraba aslında Türk halkı yanı olunca insan stres oluyor. Çünkü,

- Akşam uykusu için saat çok erken değil mi?
- Daha yeni uyandı, gene mi uyayacak?
- Ay bu çok kilo almış yedirme artık bu kızı annesi!
- Ama hiçbir şey yemiyor ki bu çocuk, bak çok zayıflamış. Annesi sen buna yemek yedirmiyor musun?
- Çok ince giydirmişsin, üşür...
- Hava çok sıcak, niye böyle kalın giydirdin?
- Gölgede otursanız bebek için daha iyi olur...
- Burası esiyor, güneşe çıkın da bebek üşümesin...
- Ay küçücük bebeği denize mi sokuyorsunuz?
- Buranın suyu pis biraz, mikrop kapmasın?
- Aa sen adını yazmayı bilmiyor musun?
- Aşıları tamam mı bunun?!
- Kolunu sinek mi ısırdı? Dur bak şöyle yapacaksın; 2 gr rezeneyi...
- Bak bunu ben senin için yaptım hadi yesene, ye, ye, ye!
- Çok kötü öksürüyor, ciğerleri su mu topladı acaba?
- Şapkası yok mu bu çocuğun? Başına güneş geçti!
- Emzir sen bunu da uyusun!
- Ağlatmadan emzirsen iyi olurdu.
- Karnı ağrıyordur, denizde üşüdü kesin.
- Almanca konuş bakalım abiyle, bak o da biliyormuş Almanca.
- İngilizce konuş bakalım abiyle, bak o da biliyormuş İngilizce.
- Bu üzerindeki ona biraz küçük mü gelmiş?
- Yok, bunu giydirme çok büyük!
- Hiç ağlamıyor ne uslu bebek. Maşallah!
- Dün gece çok ağladı. Neden ağladı o kadar çok? Neden? ...
- Haydi bu son lokmayı da ye, bitsin. Hatırım için...
- Yemeğini bitir, sonra çizgi film...
- Al bakalım sana gofret/şeker/çikolata/dondurma.
- Meyve yemiyor mu bu çocuklar?
- Güneş kremi sürme, yakmaz artık bu saatten sonra.
- Öyle mi yiyor? Bütün bütün!
- Ay yanaklarını sıkayım ben bunun, yanaklara bak yanaklara...
- Ağladı, al annesi!
- Ee sen hiç büyümemişsin ya?
- Gel bir sarılayım, gel, gel, gel dedim sana!
- Öp bakayım yanağımdan, öp, öp, burdan da öp!
- Bu bizim bebeğimiz olsun, alıp gidelim biz bunu.
- Annesi sen bakamıyorsan bizim olsun!
- Yere koyma, taşlar soğuk.
- Kucakta tabii epeydir, yorulmuştur.
- Ama bu araba koltuğu çok terletiyor, kucağımda dursun.
- Eskiden araba koltuğu mu varmış?
- Az yol gideceğiz, gerek yok kemerini bağlamana.
- Kaç yaş şimdi araları? Hmm... Keşke...
- Kıskanıyor mu?
- Ayy çok zor iki çocuk, nasıl yapıyorsun bilmem?
- Bunlar Avrupalı olmuş artık, bunları beğenmezler!
- Dışarsı felaket sıcak, sakın evden çıkmayın!
- Zaten az kalıyorsunuz, evde oturacağınıza denize gitsenize.
- Bebek arabasına/slinge gerek yok ben kucağımda taşırım.
- Korkma yahu! Hiç korkulur mu inekten/örümcekten/köpekten?
- Kocaman abi olmuşsun hala korkuyorsun.

Ay yazdıkça fenalık geldi! ... Size de oluyor mu böyle?

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Frau* : İsviçreli Yağmur Sevmez

Mayıs'ın son Pazartesi günü bazı dini sebeplerden ötürü İsviçre'de tatildi. Cuma, Cumartesi, Pazar derken Pazartesi de tatil olunca artık tüm aile bireyleri birbirinden kusar hale geldik. Yok, Alaz hariç. Beliz ise sürekli kustu, kesin ondan!

Neyse...

Epeydir her Pazartesi akşamı, çocukları babaya bırakıp - Beliz'i uyutup - yürüyüşe çıkıyordum. Fakat bu akşam işler uzadı. Yemeğe oturmamız 7'yi geçti; ben Beliz'i yıkayıp uyuturken, yemek hazırlamak babaya kalmıştı. Yemekte şarap yanına İtalyan Taleggio peyniri çıkardık, Alaz sahte doğumgünü yaşadı hediye açtı falan derken 8'de hala sofradaydık. 'Benim spor da kaynadı' dedim. 'Git' dedi eşim. 'Yağmur yağıyor, hava kararmaya başlamış, hala yemekteyiz, şarap içtik' derken bahanem çoktu. Neyse...

Yemek sonunda çöp çektik kim Alaz kim mutfak diye. Bana mutfak çıktı. Sevinsem mi üzülsem mi? derken... 'Yürüyüşe gidersen mutfağı da toplarım' dedi eşim. Neooğ! 30 saniye içinde kapının önünde hazırdım. Blöfünü görünce şaşırdı tabii... Ummamıştı bence.

Yağmur çiseliyordu ben göl kıyısında indiğimde. Caddeden birkaç araba geçti, insan namına kimse yoktu. Ördekler bile kıyıya çıkmış, birbirine sokulmuş uyuyordu. Az ilerde durmuş göle bakan yaşlı bir adam vardı 5. dakika sonunda. Çorap üzerine Crocs terlik giymişti, dikkatimi çekti. Yanından hızla geçip yürüdüm. Hava gittikçe ve hızla kararıyordu. Göl kıyısından ara sokaklara saptım dönüşe geçince. Genelde aynı yoldan yürümeyi sevmem. Yağmur da şakır şakır olmaya başladı.

Evlerin arasında, ıssız ıssız ilerlerken başıma bir iş gelse kimse yarın sabaha dek beni farketmez diyordum içimden. 30. dakikada artık eve yakın tanıdık sokaklardayken bir baktım karşıdan bir adam geliyor. Oh be! İkinci insanı da gördüm nihayet derken, yaklaştı ve yaklaştı. Bir de baktım benim Crocs'lu amca. Haha, dedim güldüm kendime çok.

Yağmurda ıslanırken sevindim birden. Hep çocuklar olurdu yanımda ve aceleyle kaçmak gerekirdi yağmurdan ıslanmayalım diye. İlk kez keyifle yürüdüm ve aklıma Kumdan Kaleler'in şarkısı geldi nedense;
'Yeter ki sen son bir defa özgürlükten bahset bana...
Yeter ki sen son bir defa gör kendini gözlerinle...'


* Frau, Almanca'da kadın demek ve bana gelen tüm mektuplarda Frau yazıyor...

8 Mart 2015 Pazar

Özlü Sözüm



Efendim biliyor musunuz bilmem uzun bir süredir Alternatif Anne yazarlarından biriyim. Hem de ilk 10’da, övünmek gibi olmasın...

Bu özlü söz de bana ait. Bir yazıda kullanmış idim. Güzel laf etmişim. Olur da bir gün çocuklarım hakkında birşey öğrenemedi bunlar da yahu dersem, açar açar bakarım artık.

Sevgiler...