Ingiltere Gunluklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ingiltere Gunluklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2019 Cumartesi

Yurtdışındaki Komşuluklar

Deniz aşırı ülkelerde komşuluk ilişkilerinde yeni bir davranışa rast geldim... 



Kabul etmeliyim ki misafirperverlikte biz Türkler'in eline su dökecek millet yok - belki Hindistan - bu yüzden az da olsa bir beklentimiz mi oluyor bilmiyorum...

Çocuktan önce 'İçkini kap gel, mangal yapıyoruz etini al gel' türü davetlerle karşılaştığımız İngiltere'de, bir süre sonra bu davranış normal geldi. Sonuçta gittiğin eve 'Ev hediyesi' götürmek yerine ya da tatlı götürmek yerine 'Ne getireyim?' diye sormak ve istenmeyecek bir sürpriz yerine verilen yanıta göre bir şey seçmek daha mantıklıydı. Biz de benimsedik; yemeğe çağırdıklarımız sorunca 'İçecek getir ya da tatlı getir' diyebildik. Böylece davetin tüm sorumluluğu da üstümüze kalmıyordu. Ağırlayan memnun, gelen memnun ne götürsem diye düşünmediğinden.

Bebek olduktan sonra, play-date ya da coffee morning buluşmalarına genelde eli boş gidilir ya da bakkaldan bir kutu çay/kahve yanına gidecek ufak bir şey götürülür. Her iki durum da normal bence; ya da şöyle diyeyim: 
İspanyol, Türk, Hintli, Polonyalı, İsviçreli, Meksikalı, Fransız, Uzak Doğulu, Romanyalı çoğunlukla ufak bir şey getirir. 
İngiliz, Avustralyalı, Alman, Amerikan, Avusturyalı belli olmaz, getirebilir de getirmez de...

Misafirlikte başıma gelen ilginç olaylara gelince...

İngiltere'de bir İngiliz arkadaşın evinde 6 aile toplanacaktık, biz hariç hepsi İngiliz idi. Herkes gelirken bir şey getirecekti; paylaştık. Yemek bitip de ayrılma vakti geldiğinde, meyve salatası getiren İngiliz, servis tabağında artan salatayı alıp evine götürdü. Sen olsan ne yapardın?

Sanırım ben; salatayı çöpe döker tabağımı geri alırdım. Ya da orada bırakır, tabağı sonra alırım derdim. Hatta bu kalan meyveleri bir tabağa dökelim, ben tabağımı alayım da diyebilirdim. Bu olay bana garip gelmişti. Hala da garip gelir.

Faakt onlara göre değil. Çünkü:

Amerikalı bir ev sahibine giderken kiş yapıp götürdüm. Yemekten sonra, eve dönerken tabağıma kişin kalanını koyup elime tutuşturdu. Yok dedim, olmaz! Asla kabul edemem :D

Geçenlerde Zürih'te evine kahve içmeye davet etti bir Amerikalı anne. Çocuklardan, okuldan konuşuruz dedi. Giderken de bir paket İsviçre bisküvisi götürdüm. Peki ne oldu biliyor musunuz? O anne beni masaya oturtup bir bardak su verdi ve oturduğum 1 saat 10 dakika boyunca 'Kahve içer misin? Çay ister misin?' demedi mesela... Hatta daha da garibi, ben otururken o karşımda mutfağını topladı, öğle yemeğine pizza ve salata yaptı. Konuştuğumuz sürece yanıma gelip 2 dakika sandalyeye oturmadı... Hatta 30 saniye oturup 'Kusura bakma, çocuklara yemek hazırlayacağım seninle oturamam' dese garip kaçmazdı; ama garip işte. O zaman dedim ki 'Yazık bu anneye... Kendisine 2 dakika oturup su içmek için bile vakit harcamıyor'. Bir daha görüşelim dediğinde ayrılırken, elbette; ama bu kez bende... dedim. Çünkü nasıl konuk ağırlanır bir de bizde görsün :-)

Öte yandan Hindistanlı komşum; heme bana gelirken mutlaka eli dolu gelir; hem de ben gittiğimde masayı donatır. Kahve için 5 dakika uğrasam da, yiyecek koyar mutlaka masaya.

İsviçreli ise boş gelmez; yemeğe davetliyse çikolata ve şarap kesin getirir. 

E sizde komşuluklar nasıl?


13 Eylül 2014 Cumartesi

İngiliz Ehliyeti

Mayıs ayında İngiliz ehliyetini almaya hak kazandım. Zor olmadı; ama çok ders aldım diyebilirim. Zaten 15 hata yapma hakkım vardı, sadece 4 hatayla bitirdim günü.

İngiliz ehliyeti, bana Avrupa Birliği Ülkeleri'nde de araba kullanma imkanı sunuyor. En çok bu açıdan sevindim; çünkü geçen ay İsviçre'ye taşındık. İsviçre'de de Türk ehliyetini sadece bir sene kullanabiliyorsun. Daha sonra pratik sınava girmen gerekiyor. Pratik sınavdan kalırsan önce teorik, sonra pratik sınav süreci var. İşin asıl zor olanı, teorik sınavı İsviçre'de konuşulan yabancı dillerden birinde almak gerekiyor; Almanca, Fransızca veya İtalyanca. Bu dillerde değil konuşmak, 2-3 kelime bile zar zor biliyorum. İngiliz ehliyetimi almasam benim için İsviçre'de araba kullanmak ancak bir sene sürecekti.

Neyse ki yıllarımı alsa da, sürekli ertelememden ötürü, İngiliz ehliyetimi aldım. Sırada İsviçre'de araba almak var...

8 Ağustos 2014 Cuma

Yaşadığım Ülkelerde Sağlık Düzeni Nasıl?

Türkiye’deki yıllarımda üniversite, gençlik derken hiç doktora doğru düzgün gittiğimi hatırlamıyorum. Yılda 1 kez dişçiye giderdim, onu da kendi cebimden öderdim. Özel sigortam yoktu, devlet hastanelerinde dişçiye gitmek ise hiç önerilmezdi. Birkaç kez Kızılay Hastanesi’ne cildiyeye gittim; onu da nakit ödedim.

Çocukluğumu hatırlamıyorum bile; sadece bademcik ameliyatı için gittiğimiz özel bir doktor vardı İzmir’de. Onun dışında ailemin götürdüğü dişçiler de hep özeldi.

Londra’ya gittiğimde ilk şaşırdığım şey sağlık sistemiydi. GP denilen bir sağlık ocağına kayıt yaptırıyordun ve oradaki doktorlardan istediğine gidip görünebiliyordun. Tek sorun randevu almaktı. Son birkaç senedir onu da internet üzerinden yapabiliyorduk; ki kendime göre rahatça ayarlayabiliyordum. Eşimden dolayı özel sigortamız vardı; ama özel hastaneler gerçekten özel ihtiyaçlar içindi. Örneğin 3-5 ay değişik tedavilere cevap vermeyen bir cilt lekesi ya da bel ağrısı için fizyoterapi gibi. Diş için de eşimin şirketinden özel sigortamız vardı; o nedenle dişçiye ücret ödesek de sigorta bize geri ödüyordu. O nedenle İngiltere dişçiye 6 ayda bir düzenli gitmeye başladığım bir ülke de oldu aynı zamanda. İhtiyaç duymasam da, eve mektup gönderip kontrol zamanı diye haber veriyorlardı.

Hamile kaldığımdaysa İngiliz Ulusal Sağlık Sistemi’nin (NHS) bambaşka bir yüzünü gördüm. Hamileye her ay ultrason yoktu; ama her türlü tedavi, bakım, ilaç, doğum, emzirme eğitimi ve hatta dişçi ücretsiz. Hem de bebek 1. yaşını doldurana dek. Yani hamilelik yüzünden uygulanamayan tedaviler doğum sonrasında yapılabilsin diye. Down Sendromu testleri deseniz gene ücretsiz, tek sorun az ultrason - düşük riskte hamileyseniz sadece 2 - olmasıydı. Fakat onu da özel bir kliniğe gidip bakmıştık oğluma hamileyken. Ne de olsa ilk bebek, insan daha çok merak ediyor… Doğum için sevk edildiğim hastane odalarında suda doğum isteyene jakuzi bile bulunan sıradan bir devlet hastanesiydi. 42. hafta sonunda - evet, 42 hafta normal doğum olsun diye bekledikten sonra- epidural sezaryen oldum. Beş kuruş harcamadan hastanede 3 gece geçirdik ve şansımıza eşimle birlikte özel bir odada kaldık.

İkinci hamileleğimdeyse gördüğüm ilgi ilkinden farksızdı. Hatta yaşımdan ötürü (35 yaş üzeri) ‘high risk’ kategorisinde olduğumdan daha fazla kontrole maruz kaldım ta ki 25. haftaya dek…

Sonra İsviçre’ye taşındık! Burada herşey daha bir farklı. Özel sigortan olmak zorunda. Özel sigortanın karşıladığı bir jinekoloğun olmak zorunda. O jinekolog seni, senin sigortana göre seçtiğin hastaneye sevk etmek durumunda. Benim durumumda, halihazırda hamile olduğumdan ancak en basit sağlık sigortasını alabiliyorum. Her jinekolog beni kabul etmeyebiliyor. Spa gibi olan özel hastanelerde doğum yapamıyorum, devlet hastanesine gitmek zorundayım. Gerçi duyduğuma göre, devlet hastaneleri bile İngiltere’dekilerden çok daha iyiymiş. Normal doğum sonrası bile birkaç gece hastanede kalmak gerekiyor, oysa İngiltere’de herşey yolundaysa 6 saat içinde bebekle anneyi tahliye ediyorlardı. Kısacası burada birçok kademe ve bilinmez var önümde. Üstelik diş için özel sigorta bile yok. Hatta bir dolgu fiyatı sordum; 300-500 Frank arasında dediler…

Sanırım İngiliz sağlık sistemini arayacağım burada. Biliyorum ki İngiltere’de birçok insan ondan şikayetçiydi. Belki de ben şanslıydım. Umuyorum iki numara ile de şansımız yaver gider ve herşey yolunda, hatta umduğumdan daha iyi geçer.

10 Haziran 2014 Salı

Benim için...

Gelelim benim için neler yaptıklarıma...

Ben yazıyorum. Bu konuda eğitim almadım. Ortaokul ve lisede kazandığım kompozisyon yarışmaları var elimde sadece.

Kendi bloglarım için yazarken, şimdi başka bloglar, internet siteleri, dergiler için de yazılarım isteniyor. Alternatif Anne Top 10 yazar kadrosundayım. Sırtçantalılar portalında yazılarım var. Uykusuz Anneler için de yazdım. Bunlar kendi bloglarım hariç düzenli yazdığım yerler.

Arada bir başka bloglara misafir oluyorum. Bazen gazeteden bir yazı teklifi geliyor, bazen bir derginin bir köşesinde önerilerim oluyor.

Amacım yazar olmak mı bir gün? İsterim elbet... Kalıcı bir eser bırakmak için. Ne kadar eser olur bilmiyorum, ne kadar okunurum onu da bilmiyorum; ama şöyle kafamı toparlayıp yazmak da yazmak isterim ta ki bıkana dek.

31 Ocak 2014 Cuma

Kitap Okumayı Çok Özlemişim

Son iki buçuk yıldır hayatıma giren küçük insan herşeyime sahip olduğu gibi, kitap okuma özgürlüğümü de elimden almıştı.

Hatta son üç sene diyebilirim; çünkü doğuma hazırlık kitapları, bebek bakım kitapları, çocuğu uyutma taktikleri türünden bilgi veren kitaplar kendim için seçtiklerim sayılmaz.

Uzun Noel tatili için kütüphaneden bir kitap ödünç aldım, kapağı ve adı hoşuma gitmişti. Üç haftada sadece iki sayfa okuyabildim. Önce vaktim olmadı diye düşündüm, tabii bir de baştan insanı bağlaması gerekmeli dar vakitte okunacak kitapların.

Elif Şafak'ın Süt isimli romanını satın almıştım geçen senelerde okurum diye. Ancak yarısına gelebildim, sonra fırsat bulamadım ya da bulduğum fırsatları daha başka şeyler yapmak için değerlendirdim. O da beni pek sarmamıştı yani. Halbuki Aşk romanı öyle miydi? O daha en başından bağlamıştı beni.

Neyse, üç hafta dolunca kütüphaneye geri verdim. Amacım kendime başka bir kitap seçmekti. Bir yandan yanımdan kaçıp giden oğlumu gözetliyor, dur - gel diyordum, bir yandan da rafta özenle dizilmiş romanlara göz gezdiriyordum. Okumak kadar olduğu kadar seçmek için de vaktim kısıtlıydı.

Sonunda The Mummyfesto isimli kitap gözlerimle buluştu. Kapağı hoşuma gitmişti, arkasını çevirip özetine baktım: Üç annenin hikayesi, parti kurup politikaya atılmaları derken İngiltere'de geçen ve fantastik olmadığı apaçık görülen kitabı alıp denemeye karar verdim.

İlk gece başladım, yatağa girip uykudan önceki son yarım saatimi twitlere, facebookta kim ne demişlere ayırmadan telefonu uçak moduna alıp başucuma koydum. Kitabı elime aldım. İlk hikaye Sam'indi. O bölümü bitirdim ve uyudum. İkinci gece aynı şekilde telefonu kapattım ve ikinci hikaye Jackie'ye başladım. O gece üçüncü kahraman Anna'yı da okudum. Kitap beni sarmıştı.

O hafta her gece yatağa gidip 1 saat kitap okudum. Kitabın yarısını geçmiştim ilk hafta bitiminde. Hatta bazen yanıma alıyor, oğlum arabada uyuyakaldıysa ben de fırsat bu fırsat diyerek kitabı okuyordum. Oğlumun öğle uykuları esnasında da yanına kıvrılıp, battaniyenin altına girip okumaya başladım. Bazı yerlerinde sesli gülüyor, bazı yerlerinde hüngür hüngür ağlıyorum. Şimdi sonlarındayım, bu kez de bitmesin diye yavaş okuyorum. Teslim etmeme birkaç gün kaldı.

Hayatta bazı kitapları böyle soluksuz okumuşumdur; mesela Yüzüklerin Efendisi'ni. Hem de Hobit dahil tüm seriyi. Kanatsız Kuşlar (Birds without wings) - Louis de Bernieres hem de İngilizcesini bir çırpıda okumuştum. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi'nin de İngilizce çevirisini okudum. Havaalanından satın almıştım Türkiye'ye giderken ve dönerken bitmişti. The Mummyfesto da onların arasına girdi.

Aynı yazarın farklı kitaplarını deniyorum, hayal kırıklığı oluyor tıpkı Orhan Pamuk, Elif Şafak örneğindeki gibi. O nedenle The Mummyfesto'nun yazarı Linda Green'in diğer kitaplarını okumaya yeltenmeyeceğim. Ben bunu sevdim, onu bu kitapla hatırlayayım.

Bir de Youtube videosu buldum Hebden Bridge'de geçen kitabı anlatan;


13 Ekim 2013 Pazar

İngiltere'de Doğum

Türkiye'de parası olan, biraz da özgür ruhlu olan, çocuğunun ve belki de kendi geleceğini düşünen doğum yapmak için Amerika'ya gidiyor. Çekilişsiz, kurasız, hesapsız ve sorgusuz yeşil kart için elbet de...

Ben 5 senedir yaşadığım, çalıştığım ülke olduğundan İngiltere'de doğum yapmak durumunda kaldım. Oğlum otomatikman İngiliz vatandaşı olmadı. Amerika'daki gibi bir durum yok. Fakat, eğer oturma iznin varsa, bana kalırsa şanslısın. Türkiye'deki gibi doktora çok paralar harcamayacağından...

İngiltere'de Sağlık

İngiltere'de sağlık hizmeti ücretsiz. Herkes bir sağlık ocağına kayıtlı ve hastalandı mı ilk oraya gitmek zorunda. Orası uygun görürse devlet hastanesine sevk edebilir ya da özel sağlık sigortan varsa özel hastaneye sevk edebilir. Yani zengin de olsan fakir de ilk gideceğin yer sağlık ocağı. Tabii kraliyet ailesi için durum farklı olabilir :) İlaçlar kimine ücretli kimine ücretsiz, neyse konumuz bu değil. Hamile kalınca neler oluyor bilmek ister misin? Öncelikle koca Londra'da özel hastanede doğum yapmak istersen, sadece 1 tane hastane var ve midwife denilen ebe kontrolünde normal doğum için 9 bin GBP gibi bir ücret ödemen gerekiyor.

İngiltere'de Hamilelik

Bebek düşünüyoruz diye sağlık ocağı doktoruna gidince doktor sana türlü türlü testler önermiyor. En fazla başarılar dileyip diğer hastaya geçiyor. Bir sene çocuk yapamazsan ne olur bilmiyorum; ama kendi imkanınla hamile kalıp eczaneden aldığın testte pozitifi görünce doktorun kapısını çalıyorsun. Birkaç form doldurup 10. haftaya randevu veriyor. Hem tebrik ediyor hem de ilk 3 ay düşük riski vardır, kendinizi herşeye hazırlayın diyor. Kısacası ne kontrol, ne muayene, ne ultrason. Doğanın ellerinde teslim ediyor. Doğumu özel hastanede yapacak olsan dahi 12. haftadan önce hasta kabul etmiyor... İyi mi kötü mü? Göreceli... Özel ultrason kliniklerine gidip, kendin bakabilirsin o ayrı.

10. haftaya dek kendi çabanla sağ salim gelmişsen ne mutlu! Hemen aile geçmişinden, kişiliğine, eşinle durumundan, hastalıklarına kadar detaylı birçok form dolduruluyor. Sonra kan alınıyor tahlil için. Ultrason hala yok. Bilgilerin yazılı olduğu kocaman bir dosya eline tutuşturuluyor her doktor kontrolünde yanında bulunması gereken. Bir de hamilelik ve doğumla ilgili ansiklopedimsi kitap veriliyor; merak ettiğini aç, oku diye. Birkaç gün içinde eve mektuplar geliyor, biri hamile olduğuna dair bir kart. Bir sene boyunca ücretsiz sağlık hizmeti (ilaç, dişçi, vs) alabiliyorsun. Bir mektupta hastanede ayarlanmış detaylı bir ultrason (Down sendromu için testleri de içeriyor) tarihi geliyor. Hemen hemen 12-13. haftana denk geliyor ultrason günü.

Peki işler 10. haftaya dek iyi gitmezse, kanama falan olursa ne oluyor? Önce doktora gidiyorsun, o seni eğer uygun görürse hastaneye sevk ediyor. Hastanede ultrasona ve muayeneye giriyorsun. Bebeğin kalbi atmıyorsa veya düşük oluyorsa, gene işler doğaya dönüş. Bir süre beklemeni, düşüğün mümkünse evde doğal yolla olmasını öneriyorlar. Tabii bekleme süresine veya hastanın tercihine göre gerekirse hastanede kürtaj işlemi gerçekleşiyor. Neyse... Biz sağlıklı hamileliğe dönelim...

12-13 haftalık ultrason, genelde İngiltere'nin önemli araştırma hastanelerinden birinde yapılıyor. Yaklaşık yarım saat muayene ve tahkikler ardından, bebeği de ilk kez ultrasonda gördükten sonra test sonuçları eline veriliyor. Down sendromu riskine göre istenirse ilerki tahkikler yapılıyor. İstenmezse 20. hafta için ikinci bir ultrason daha ayarlanıyor.

Bundan sonra, sağlık ocağında midwife denilen ebe ile, ilk bebeğinse 2-3 hafta aralıklarla kontrol var. Kontrol de; sen soru soruyorsun mesela midem bulanıyor ne yesem gibi, o cevaplıyor. Ne ultrason ne kan tahlili, sadece muhabbet. İkinci ve sonraki bebeklerdeyse neredeyse ayda bir kontrol var. Bu arada o midwife-lar da her kontrolde değişebiliyor.

20. hafta civarında bebek sağlam mı diye ikinci bir detaylı ultrason oluyor. Sonrasında doğuma dek ultrason yok, yani bebeği artık doğum yapınca görüyorsun. Tabii özel kliniklere gidip 100 küsür GBP ödeyerek 3D, 4D ultrason yaptırabilirsin kendi çabalarınla.

24. hafta civarında demir eksikliği için kan tahlili yapılıyor ve gereken neyse uygulanıyor. Sonrasında göbek büyümeye başladığından midwife mezura ile karnını ölçüyor, bebeğin kalp atışlarını doppler denilen aletle dinliyor. 36. haftaya dek bu şekilde kontroller devam ediyor. Tabii bir terslik olunca gene sağlık ocağı doktorlarına gidiyorsun, ilaç gerekiyorsa reçete yazılıyor, dişçiye gidiyorsun. Tümü hamileye ücretsiz.

36. hafta sonrasında midwife kontrolleri sıklaşıyor; göbek ölçme ve kalp atışı dinleme yanında bebeğin yönü, doğum kilosu tahmini gibi muhabbetleri de içeriyor. Genelde 42. haftaya dek kontroller her hafta devam ediyor. 40. haftadan itibaren el yardımıyla açılma olup olmadığı veya açılma olsun diye muayene ediliyor.

Anladığın gibi doğumun normal olması için gerekenler bir bir yapılıyor. Tabii sağlık durumundan dolayı normal doğum yapamayacaklara 39 veya 40. hafta civarı hastaneye gidip sezaryene alınmaları için gün veriliyor. Şeker hastalarına 36. haftada hastane yolu görünebiliyor.

Gerisi doğum süreci... Tık tık...

12 Eylül 2012 Çarşamba

Temizlikçi İşi Bıraktı!


Genelde tersi olur ya, ben de anlamadım bizimkinin derdini?

İngiltere'de temizlikçi bulmak zor. İlk kez 2009'da evi taşırken kullandım bir temizlik şirketi. Doğu Avrupalı bir genç kız gönderdi şirket. Bomboş evi, özellikle de mutfak ve banyoyu iyice temizlemesini söyledim. Saat başına para alacaktı, o yüzden uzun süre kalır da temizler her yeri diye umdum. Biz başında değildik eşya taşıdığımızdan; ama bir geldik ki camlar silinmiş, yerler süpürülmüş, birkaç saatte nasıl yapmış şaşırdık. Tekrar söyledik mutfak ve banyo önemli diye, sonra çıktık. Bir sonraki görüşümüzde kız hazırlanmış çıkmak üzereydi. Parasını ödeyip gönderdik. Akşamında mutfak dolaplarını yerleştirmek için açtığımda ne göreyim? Her yer toz kir içinde! Temizlikçinin üzerine bir de ben temizlik yaptım... Bir daha da temizlikçi lafını anmadım birkaç sene.

Hamile kalınca özellikle ilk aylarda değil temizlik, yemek bile yapamıyordum. Eşim bir şirket aracılığıyla temizlikçi bulalım, rahat edelim dedi. Ben ev azcık dağınık veya tozlu olsun anında stres yapan ve etrafımdakileri de bu stresle canından bezdiren biriyim. Bu defa İngiliz bir kadın, kendi şirketini kurmuş kendi yapıyor temizliğini de, o geldi. Detaylı yazdık şunu şunu istiyoruz, diye üç saat yeter bana dedi. Biz de çalıştığımızdan bayan biz işteyken gelip temizliyordu. Bir gün izinliydim, ben evdeyken geldi. Çocuklarla Evlilik dizisini hatırlayan varsa Peggy tipinde bir bayan. Makyajı, saçı başı düzgün, kolunda boynunda takılar vs temizlik yapıyor. İki saat sonra benim işim bitti deyip gitti. Üç saat parası alıp iki saatte bitiriyor! Ardından evi kolaçan ettim, heryer toz içinde hala. Ertesi hafta yazdık şunu beğenmedik, şöyle yap, vs diye. Birkaç hafta idare ettik, baktık ki dediğimizin hiçbirini yapmıyor işine son verdik.

Ardından daha profesyonel bir ajans buldum. Orta yaşlı bir bayan geldi, Delia, Romanyalı. Dediğimizi yapıyordu; zaten bu saatten sonra bal dök yala bir temizlik bulamayacağımızı kabullenmiştik. Doğum iznimde evde olunca epey muhabbet etme şansımız oldu. Bana ajanstan ayrılmamı, saati 6GBP yerine 9GBP olarak ona direk ödememi önerdi. Benim için ödediğim miktar değişmeyecekti, zaten ajansa hiçbir şey yapmadığı halde para ödüyordum her saat için. Yaklaşık bir sene de böyle geçti. Tabii eskiden biz işteyken 3 saatte evi temizliyorum diyordu; ama ben evdeyken 2 saatte işi bitiriyordu. Bunu görünce önüne ütüleri de yığmaya başladım. Hatta bebek gezinmeye başlayınca her hafta gel dedim. Çok iyi yapmıyordu işini; ama dediğimizi yapıyordu ve küçük çocuklu bir anne için büyük bir yardımcıydı. Zamanla günleri değiştirdi, ardından saatleri, her hafta başka bir saatte gelmeye başladı. Sürekli diğer ev sahiplerinden yakınıyor, onlar yüzünden geç kaldığını, ya da temizlik saatini değiştirdiğini söylüyordu. Bana da çok iyi olduğumu...

Dün oğlumu tiyatroya götürdüm Londra'ya. Evden çıkarken anahtarımı bulamadım ve Delia da 12'de gelirim dediği halde ben çıkarken henüz görünürde yoktu. Trendeyken mesaj attım kendisine. Kaçta evden ayrılacağını, anahtarım olmadığı için sorduğumu söyledim. Ben onun çıkışına yetişemeyecektim; eşimle buluşup ondan anahtarı almaya karar verdim. Bana kaçta döneceğimi öğrenmek için mesaj atmış. Tabii ben tiyatro oyununda olduğumdan mesajını görmedim. Sonra beni 15dk bekleyebileceğini yazmış, ki ben hala oyunda olduğumdan haberim yok mesajlarından. Ardından bu yaptığımın kaba bir davranış olduğunu, bir sonraki temizliğe yetişmek için beni daha fazla bekleyemeceğini mesajladı. Ben de kendisine ortada bir yanlış anlaşılma olduğunu, benim ona beni bekle demediğimi, yazdım. Genelde aynı dilde bile insanlar birbirlerini yanlış anlıyorken, anadilden farklı dil konuşmak zorunda kalınca ki özellikle de sevgili Delia İngilizcesinin iyi olmadığından yakındığından yanlış anlaşılmalar olmuştu daha önce de aramızda, ortalık daha da karışabiliyordu. Benim garibime gidense daha önce başkalarını beklediği için defalarca bize geç gelen Delia'nın beni 20 dakika ekstra beklemesi işi bırakma nedeni olabilir miydi? Sanmıyorum. İsteseydi o 20 dakikanın ücretini bile öderdim ki bence bir hatam olmadığı halde. Bugün gündüz gözüyle baktım da, birçok yeri de temizlememişti. 'Şimdi gözüne batmıştır' dese de eşim bence durum farklı.

Öyle pis insanlar da değiliz ki, başkalarının dağınık ve pisliğinden şikayet edince ben de derdim kusura bakma bebek olunca yetişemiyorum, diye. Her defasında sizin ev çok temiz, bana bile gerek yok her hafta, derdi. Çok garipsedim, bir derdi mi vardı acaba diye de düşünmüyor da değilim hala. Yoksa ben mi insanları yanlış tanıyorum? Haddinden fazla önem veriyorum? Bilemedim!

Resim: http://www.flickr.com/photos/bulent/172267112/

23 Şubat 2012 Perşembe

İngiliz Ehliyeti


Ne zamandır ertelediğim İngiliz ehliyetini alma olayı son zamanlarda aklımdan çıkmıyor. 2012 yapılacaklar listesinde en ön sıraya yerleştirdim nihayet!

Ehliyet olayını gözümde çok büyütüyorum. Nedenlerine gelince;

1- Yaştan ötürü olsa gerek 'kafam basmıyor' bazı şeyleri,
2- Çocukken geçirdiğimiz trafik kazası beynimin bir yerlerinde beni engelliyor olabilir,
3- Her zaman zengin olup şoförüm olsun da beni ordan oraya taşısın hayalim,
4- Çocukluktan beri etraftan gelen 'Sen yapamazsın, sen edemezsin' yakıştırmaları,
5- 18 yaşımda T.C. ehliyetini alırken annemle araba çalıştığımız günler ve her çalışmada tartışmamız,
6- Ehliyet sınavında arkada oturan görevlinin 'Gel bakalım sen çok gülüyordun sabahtan beri, nasıl kullanıyorsun göreceğiz şimdi!' diyerek beni tanımadan yargılaması, (Gülmek suç mu? 18 yaşında bir genç kızın gülmesi, eğlenmesi, arkadaşlarıyla şakalaşması suç mu yahu?)
7- Birisine zarar verebileceğim düşüncesi - tavuk ezmişliğim var da!
8- Yarı yolda arabayı çalıştıramazsam, insanlar korna çalıp bağırırsa yerin dibine girerim düşüncesi,
9- İstanbul'da yaşadığım zamanlar arabam yoktu,
10- Duyduğuma göre İngiltere'de ehliyet almak danaya hendek atlattırmaktan zormuş, vs...vs...

Aramak isteyince bahane çok tabii!

Birkaç ay evde bebekle olduktan sonra, havalar bebek arabasını alıp yürüyüşe çıkmak için çok soğuk olduğunda ve yüz yaşındaki kadınların bile yürüyemeyip araba kullandıklarını gördükten sonra 'Ben neden yapmayayım?' demeye başladım. L (Learner) lisansımı almıştım zaten geçen senelerde. Hemen ders almaya başladım. Şimdilik iyi gidiyor; bazen bebeğimi ve babasını da gezdiriyorum arabaya atıp. Henüz ehliyet alacak kıvama gelmesem de!

Gelelim İngiltere'de ehliyet almaya... Çok mit var bu konuda. Kimi 10. kez sınava girip de hala geçemiyor pratik testi, kimi bir sene boyunca ders alıyor ki dersin saati de minimum 20 sterling! Sınav ücretleri ile bir servet sayılabilir. Avrupa Birliği ülkelerinden gelenler gene bir ücret karşılığı İngiltere'de geçerli ehliyete sahip olabiliyor. Avrupa Birliği dışındaki ülkelerdenseniz -Türkiye gibi- ilk bir sene kimse ehliyet sormuyor tabii kendi ülkenizden geçerli ehliyetiniz olduğu sürece. Birinci seneden itibaren buranın ehliyetine başvurmanız gerekli. Önce L (Learner) ehliyetine başvuruyorsunuz Post Office aracılığıyla. Birkaç belge ve ücret karşılığında herkese 10 yıllık L ehliyeti veriliyor. L ehliyeti ile araba kullanabiliyorsunuz ancak yanınızda en az 3 senelik İngiliz ehliyeti olan biri olmalı. Şu an benim durumum böyle. Daha sonra teori ve pratik sınavlarına girip ehliyetinizi almanız gerekiyor. Görünüşe göre İngiltere Hükümeti için çok iyi bir kazanç kaynağı bu ehliyet işi. Ders aldığım adamın dediğine göre ortalama 2-3 kez sınava girmek gerekiyormuş. İlk defasında ehliyet alanların oranı %40'lardaymış. Tabii bu sayıya 17 yaşındaki gençler de dahil, Türkiye'de yıllarca direksiyon sallamış kişiler de. Ehliyet almak mı daha kısa sürer yoksa Türkiye'nin AB ülkeleri arasına girmesi mi?

Resim kaynağı:http://www.flickr.com/photos/mediamuseumevents/4367779232/

27 Ağustos 2010 Cuma

Life in the UK Testi

İngiltere’de yerleşim hakkı alabilmemiz için biz göçmenleri bir çeşit sınava tabi tutuyorlar Life in the UK diye bilinen. Sınavın amacı İngiltere’nin geçmişi ve kültürünü öğretmek. Devletin işleyişi, kadın – çocuk - çalışan hakları, eğitim sistemi, dinler ve diller hakkında genel bilgi kazanmamızı sağlamak. Yani bir nevi, bakın biz buyuz, böyleyiz, burada yaşadığınız 5 sene içinde bunu öğrenemediyseniz bu sınavla öğretiriz-dir amaç. Elbette hak verip bakıyorum sınav sorularına; garip bazı ezber soruları yanında çok mantıklı ve beni şaşırtan bilgiler de var. İşte bazılarından örnekler:


Kadınlar açısından en çarpıcı bilgi, nüfusun %51’ini, iş gücünün %45’ini oluşturmaları ve çalışan kadınların ¾’ünün aynı zamanda çocuk sahibi olması. Türkiye’de durum oldukça farklı. Çalışan kadın çocuk sahibi olduğunda genelde işi bırakmak durumunda kalıyor.


Eğitim ve öğretim 5-16 yaş arasında zorunlu. Sanırım Türkiye’de de durum aynı bugünlerde. İlginç olan buradaki gençlerin 1/3’ünün üniversiteye devam etmesi. Çoğu doğrudan mesleki kurslara devam ediyor veya bir işe giriyor.


Dine gelince herkes seçimde özgür. %75 bir dinin varlığına inanıyor, geriye kalan %15 Ateist. %75’in ancak %71’i Hristiyanlık dinine mensup onun da %10’u Katolik, geriye kalanı Protestan. Kuzey İrlanda hariç Birleşik Krallıkta din kavgaları olmuyor. Türkiye’den örnek vermek istemiyorum; doğar doğmaz sorulmadan herkesin nüfusundaki haneye Müslüman damgası basılıyor ve nüfusun %90 küsürü Müslüman olduğu halde azınlık dinler hala hor görülüyor.


Devletin yazılı bir Anayasa’sı yok. Şimdiye dek gerek de duyulmamış. Sağduyu işliyor. Türkiye malum!


Gelelim mahkemelere. Kanunlar mecliste tartışılıp kabul ediliyor. Jüri kişinin suçlu olup olmadığına karar veriyor, hakim de jürinin kararına göre cezayı belirliyor. Türkiye’de nasıl?


Hükümet ve devletin polis ve medya üzerinde etkisi yok. Medya hükümeti etkilemeye çalışıyor; polis gücü de yerel otoritelere bağlı. Türkiye’de ise hükümet medyayı da polis gücünü de elinde oynatıyor. Yasalarda nasıl bilmem; ama görünürde böyle.


Ülkedeki yetişkin nüfusun 2/3’ü ev sahibi. Türkiye’de de bu tabloyu görmek güzel olurdu.


Sağlık olayına hiç girmeyeyim. NHS (Ulusal sağlık kurumu) 1948 yılından beri herkese bedava sağlık hizmeti sunmakta. Özel hastane sayısı yok denecek kadar az, olanda da akapunktur gibi yan hizmetler var. Kısacası hiçbir hastanede vezne yok. İlaçlar için sabit bir ücret ödeniyor ilacın fiyatına bakılmaksızın. Öğrencilere, 60 yaş üzerine, çocuklara, işsizlere ve hamilelere ilaç ve dişçilik hizmeti de bedava. Türkiye’deki durum sürekli değişiyor bugünlerde; ama çocuğunun ilaç parasını babası ödüyor diye biliyorum.


İşe girdiğin an elinde yazılı bir kontratın oluyor, maaşını, yapacağın işi, izin günlerini, işten ayrılma durumunda neler olacağını gösteren. Çalışanlara en az 4 hafta tatil vermek zorunda iş sahibi. Türkiye’deki durumum 2 hafta izindi ve ilk senemi doldurmadan izne çıkamamıştım. İşten çıkarmak da kolay değil. Önce uyarını yapıyorsun ve durum düzelmezse işten çıkarabiliyorsun. Bunun için özel mahkemeler var çalışanı destekleyen. İşe girişte ve başvuru esnasında, yaş, memleket, medeni durum, çocuk durumu, hastalık, cinsiyet, din, dil, ırk, politik görüş hatta ev adresini sormak yasak. Ayrımcılığa giriyor. Hamilelere işyerinden en az 26 hafta izin, devletten de asgari maaş var. Baba olana da 2 hafta maaşlı izin veriliyor. Türkiye’de izin var; ama şartları nasıl?


Çocuklar 14 yaşından itibaren devletten alınan özel bir izinle çalışabiliyor. Kesici aletler ve kimyasal maddelerle ilgili iş yapmaları yasak, süt dağıtmaları bile.


Başta çok sıkıcı ve saçma gelmişti bu sınava çalışmak; ama okudukça fikrim değişti. Güzel olan ise Cumhuriyet ve demokrasi ile yönetilen gelişmekte olan ülkemi, şartlı Meşrutiyet ve demokrasiyle yönetilen gelişmiş bir ülkeyle kıyaslayabilmek.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Sheppy’s Cider House



İngiltere uçsuz bucaksız uzanan yeşil tabiatıyla ünlü. Çok bilmediğimiz bir ünü ise cider(saydır diye okunur) yani elma şarabı.

Güney batı İngiltere’nin Somerset diye isimlendirilen bölgesinde yüzlerce cider üretim merkezi var elma bahçeleri arasında. Biz de onlardan birini Sheppy’s Cider House’u görmeye gittik. Bu büyük çiftlik eski birkaç bina ve içinde birçok farklı elma ağacının olduğu bahçelerden oluşuyordu. Önce kırsal yaşam müzesini gezdik. Elma ağaçlarının dikilmesinden, elma meyvesinin toplanmasına, yıkanıp temizlenmesinden, püre haline getirilmesine, elma suyunun sıkılarak fermantasyon işlemine tabi tutulmasından, mayalanmasına ve nihayetinde çeşitlendirilip şişelenerek servis edilmesine kadarki süreci anlatan bir video oynatılıyordu sürekli. Daha sonra bu işlemlerde kullanılan araçları, tabii en eski zamanda kullanılanından en modernine görebildik.

Bahçede ise her hayvanın bölgesi (koyun, kuzu, eşek, domuz) ayrı; dileyen aralarında dolaşabiliyor. Biz 1960’larda dikilmiş elma bahçesini gezdik ilk. Daha sonra mevsim sebzelerinin bulunduğu tarlayı dolaştık. Ardından English Longhorn sığırlarının da bulunduğu ilk kez 1880’de dikilen, ama 1980’de yenilenmiş olan elma ağaçlarının arasında bulduk kendimizi. Tabii sığır pisliklerine basmamaya dikkat ederek. Elma ağaçlarının tümü çiçekteydi. Kasım ayında başlarmış hasat.

Farklı cider’ları tatmak ve biraz da almak için dükkanının yolunu tuttuk. İçeride organik reçellerin yanı sıra et, peynir gibi birçok besin maddesi de satılıyor. Bizim alışverişimiz cider’lardan yanaydı. Galonla alıyordu bölgede yaşayanlar. Draught çok tatsız, sweet tatlı gelince medium olanında karar kıldık. Özel günler için de köpüklüsünden aldık.

Çiftlikte 12:00-14:00 arası öğle yemeği servisi olduğu gibi, akşama dek açık olan bir de tea house (çay evi) var acıkanlar için.

Güzel bir gezi oldu bize, havadan yana şanslıydık da. Yine de cider denemek için Londra’dan Taunton’a üç saat yol yapmanıza gerek yok. Her pubda şişelenmiş olarak birçok farklı marka cider satılmakta. En azından hangi markayı deneyebileceğinizi biliyorsunuz artık.

12 Temmuz 2009 Pazar

Ingiltere Gunlukleri _ Butce

12/07/2009

Bugunun konusu butce... Ingilizler butcelerini cok iyi bilirler. Ornegin markete gittiklerinde 2 domates, 1 sogan, bir paket makarna alip eve gidip o aksamin yemegini hazirlarlar. Yok canim filmlerde gormuyor muyuz kocaman alisveris arabalarini agzina kadar dolu dediniz degil mi? Onlar Amerikan filmleri, yanildiniz iste... Turkiye'min pazar insani bizler domatesi 2 kg'dan sogani 5 kg'dan az aldik mi utaniriz; elalemin gozune bakamayiz. Sonra o guzelim sebzeler meyveler dolapta yenmez, bekler ve nihayetinde cope gider. Yazik, israf...

Halbuki Ingiliz insani alir bir parca somonunu, 1 limonu, kucuk de bir ekmek; gider bir guzel aluminyum folyaya koyar baligini, tuz-biber eker, 1-2 dal maydonoz veya nane, az da limon sikar zeytinyagi ile birlikte. Sarar bir guzel folyoyu atar firina; 10 dakkada hazir yemegi isten sonra. Yanina da bir dilim ekmek, bir bardak da sarap. Oh bundan iyisi samda kayisi...

Peki ya Turk insani? Haftalik pazar alisverisi, aylik market alisverisi derken buzdolabinda bir yarim limona yer yoktur; annemden bilirim. Sonra da bir bakar gunler sonra dolap icinde bosluklar olusunca hep altta kalanlar ezilmis, buzulmus ve tabii bozulmus... Haydi cope...

Simdi isin diger yanina gelince, lezzet, tat ve doyum. Bu kisim guzel. Ingiliz insani da tatillerde Turkiye'ye kosar, anlata anlata bitiremez yemeklerin cesitliligini, sebzelerin tazeligini, tatlarini. Tabii bizler masa dolu olmadi mi psikolojik olarak doymayiz, 3 cesit gorecegiz masada en az. Yemekten sonra tv karsisinda meyvemiz, cayimiz, cerezimiz, gunumuz de vardiysa o gun pasta boregimiz olmazsa olmaz. Ye ye sonra yat uyu; uyuyabilir miyiz, asla... Mide yanmalari, karinda sislikler, saga-sola donmeler, kalkip soda icmeler vs vs... Ya Ingiliz insani, hafif yemegi, az da alkoluyle deliksiz bir uyku ceker normal hayatinda; tatillerde demedim ama :)

Butcesini bilen sagligini da biliyor zaman zaman... Ne demis NHS (National Health Service) yani bizdeki SSK, tatile git; ye, ic, ne halt edersen et ki orda basina ne gelirse gelsin ben bilmeyeyim; ama burda yemene, icmene, sporuna dikkat et ki, basima is cikarma...

Iyi alisverisler...

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Ingiltere Gunlukleri _ Yaz

07/07/09

Ingiltere'de yaz... Yaz dediysem, summer doesn't mean yaz. Yaz denince akla gelen min 25 derece hava sicakligi, yazliklarin cikartilip kisliklarin, ceketlerin kutulanmasi, 5-10 dakikayi gecmeyen yaz yagmurlari, askililar, sortlar, elbiseler, terlikler...Hem de 3 ay boyunca.
Summer ise bambaska bir sey; her an degisebilen hava sicakligi, cizme ustu askililar ya da palto alti terlikler, yorganli geceler, bir gun 27 derece sicaklardan ertesi gunu 17 derece yagmur ve hatta muhtesem thunder'lara...

Thunder sozluk anlami; the sudden loud noise which comes from the sky especially during a storm. Halbuki tandir ne de guzel birseydir ki yemeye doyamazsin. Doymussundur ama gene de yemek istersin hele de gurbette yasayip her an yeme luksun yoksa...

Ingiltere, her daim yesil olmasini, guzel ve alabildigince genis cayirlarini, neredeyse her kose basinda bulunan parklarini, her bolgede bulabileceginiz wood'larini elbette yazlarini serin ve yagmurlu gecirmesine borclu. Guzel Turkiye'min col sicaklarinda kavrulan topraklarda elbette agac bulamayiz; hele dogal yanginlarin yani sira tarla / bahce / villa / otel isteyenlerin baslattigi yanginlar oldugu surece imkansiz...

Ingiltere'de her ofis AC bulundurmak zorunda olmadigi halde, son serinlik derecesinde ufletirler klimalarini. Disarida havayi guzel bulup tisort bile giyseniz, icerde ceket, kazak her turlu kislik kiyafet rahatlikla giyilmekte. Yazlik - kislik ayrimi yoktur bu guzel ulkede iste bu nedenle.

Iyi yazlar herkese.