Ordan Burdan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ordan Burdan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2019 Cumartesi

Yurtdışındaki Komşuluklar

Deniz aşırı ülkelerde komşuluk ilişkilerinde yeni bir davranışa rast geldim... 



Kabul etmeliyim ki misafirperverlikte biz Türkler'in eline su dökecek millet yok - belki Hindistan - bu yüzden az da olsa bir beklentimiz mi oluyor bilmiyorum...

Çocuktan önce 'İçkini kap gel, mangal yapıyoruz etini al gel' türü davetlerle karşılaştığımız İngiltere'de, bir süre sonra bu davranış normal geldi. Sonuçta gittiğin eve 'Ev hediyesi' götürmek yerine ya da tatlı götürmek yerine 'Ne getireyim?' diye sormak ve istenmeyecek bir sürpriz yerine verilen yanıta göre bir şey seçmek daha mantıklıydı. Biz de benimsedik; yemeğe çağırdıklarımız sorunca 'İçecek getir ya da tatlı getir' diyebildik. Böylece davetin tüm sorumluluğu da üstümüze kalmıyordu. Ağırlayan memnun, gelen memnun ne götürsem diye düşünmediğinden.

Bebek olduktan sonra, play-date ya da coffee morning buluşmalarına genelde eli boş gidilir ya da bakkaldan bir kutu çay/kahve yanına gidecek ufak bir şey götürülür. Her iki durum da normal bence; ya da şöyle diyeyim: 
İspanyol, Türk, Hintli, Polonyalı, İsviçreli, Meksikalı, Fransız, Uzak Doğulu, Romanyalı çoğunlukla ufak bir şey getirir. 
İngiliz, Avustralyalı, Alman, Amerikan, Avusturyalı belli olmaz, getirebilir de getirmez de...

Misafirlikte başıma gelen ilginç olaylara gelince...

İngiltere'de bir İngiliz arkadaşın evinde 6 aile toplanacaktık, biz hariç hepsi İngiliz idi. Herkes gelirken bir şey getirecekti; paylaştık. Yemek bitip de ayrılma vakti geldiğinde, meyve salatası getiren İngiliz, servis tabağında artan salatayı alıp evine götürdü. Sen olsan ne yapardın?

Sanırım ben; salatayı çöpe döker tabağımı geri alırdım. Ya da orada bırakır, tabağı sonra alırım derdim. Hatta bu kalan meyveleri bir tabağa dökelim, ben tabağımı alayım da diyebilirdim. Bu olay bana garip gelmişti. Hala da garip gelir.

Faakt onlara göre değil. Çünkü:

Amerikalı bir ev sahibine giderken kiş yapıp götürdüm. Yemekten sonra, eve dönerken tabağıma kişin kalanını koyup elime tutuşturdu. Yok dedim, olmaz! Asla kabul edemem :D

Geçenlerde Zürih'te evine kahve içmeye davet etti bir Amerikalı anne. Çocuklardan, okuldan konuşuruz dedi. Giderken de bir paket İsviçre bisküvisi götürdüm. Peki ne oldu biliyor musunuz? O anne beni masaya oturtup bir bardak su verdi ve oturduğum 1 saat 10 dakika boyunca 'Kahve içer misin? Çay ister misin?' demedi mesela... Hatta daha da garibi, ben otururken o karşımda mutfağını topladı, öğle yemeğine pizza ve salata yaptı. Konuştuğumuz sürece yanıma gelip 2 dakika sandalyeye oturmadı... Hatta 30 saniye oturup 'Kusura bakma, çocuklara yemek hazırlayacağım seninle oturamam' dese garip kaçmazdı; ama garip işte. O zaman dedim ki 'Yazık bu anneye... Kendisine 2 dakika oturup su içmek için bile vakit harcamıyor'. Bir daha görüşelim dediğinde ayrılırken, elbette; ama bu kez bende... dedim. Çünkü nasıl konuk ağırlanır bir de bizde görsün :-)

Öte yandan Hindistanlı komşum; heme bana gelirken mutlaka eli dolu gelir; hem de ben gittiğimde masayı donatır. Kahve için 5 dakika uğrasam da, yiyecek koyar mutlaka masaya.

İsviçreli ise boş gelmez; yemeğe davetliyse çikolata ve şarap kesin getirir. 

E sizde komşuluklar nasıl?


15 Aralık 2016 Perşembe

Şehitlikler Taştı!


Akp iktidarı ve öncesinde bilirdik ki ‘Şehitler ölmez, vatan bölünmez’. Güneydoğu’dan şehit haberleri gelirdi arada bir kendimi bildim bileli. Askerlik bu bir bedeli olacak tabii diye düşünürdüm belki de...

Akp iktidara geldiğinden beri şehitler sadece Güneydoğu Anadolu’dan değil, her yerden gelmeye başladı. Gemi batar, şehit… Tren kazası, yolcusu - makinisti hepsi şehit… Ankara veya İstanbul göbeğinde bomba patlar, onlar da şehit… Günaydoğu’daki askerler ve siviller şehit. Kömür madenindekiler elbette şehit. Darbede ölen vatandaş şehit, darbeci asker ise şehit değil diyorlar, niye ki madem o da şehit. Gezi olaylarında ölen gençler çapulcu, ölen polis olursa o, şehit. Eskiden ölen Fetöcüler şehit, şimdiki Fetöcüler hain...

Kimin işine nasıl geliyorsa o şehit öbürü hain. Birine ağlayın, öbürüne haketti deyin. Böyle mi? Halep’te ölen şehit ile aynı sebeple Türkiye’de ölen hain… Ben çözemedim bu işi. Bombayı patlat şehitsin der bir yan, bomba patladı masum insanlar şehit oldu der öte yan.

Bildiğim tek şey, kimsenin şehit olmadığıdır artık. Yok öyle birşey! Kandırmaca hepsi. Ancak bir uğurda ölürsün, o da ahmaklık bana kalırsa. Cebine bomba koymak da, sivile ateş açmak da başkasının ekmeğine yağ sürmektir. Kimse bu yolda öldün diye, öldükten sonra sana madalya vermez, kahraman ilan etmez. Öldün, gömüldün. Etlerin çürüyecek, kemikler kalacak. Yıllar sonra bir ölünün diğerinden farkı kalmayacak. Ölüm bu, gerisi yok...

Şehitlik, akıllıların uydurduğu ve aptallara sattığı kandırma şekli. Madem şehit olmak güzel, neden kendileri gidip ön cephede yer almazlar? Yüzlerce koruma ile gezerler. Ne de olsa birşey olursa şehit ilan edilecekler...

Eskiden umursamazdım ölümü. Şimdi önemli, bana bağımlı çocuklarım var. İlk düşündüğüm onlar. En iyi ben bakarım onlara, bana ihtiyaçları var. Sonra büyüdüklerini görmek isterim. Nasıl bir delikanlı olacak? Nasıl bir güzel bir kız olacak diye… Nasıl beraber ‘yere yemek dökme oğlum’ demeden yemek yiyeceğiz diye...

Sizin yok mu hiç kimseniz? Birilerini yola getirmek için kan dökerek şehit olmaya bu kadar can atarsınız...

14 Mart 2016 Pazartesi

CAN GÜVENLİĞİM YOK, EVİMDEN ÇIKMIYORUM!



CAN GÜVENLİĞİM YOK, EVİMDEN ÇIKMIYORUM!

Kilometrelerce, şehirlerce ötedeyiz Ankara’da yine patlayan bir bombadan. Duyunca irikiliyoruz. Ben ve ailem iyi, ya Ankara’daki tanıdıklar, arkadaşlarım, onların çocukları? Her birinden haber almaya çalışıyoruz. Ferahlıyoruz. Sonra orada ölen, şimdilik sayısı 28 olan, masum insanları düşünüyoruz. Ailelerine, evlerine bir ateş düştü bu gece. Bir daha hayatları asla aynı olmayacak! Ferahladığımız için utanıyoruz.

Üç kişi biraraya gelse, saçından başından sürükleyip hapse atan polis, (askerin a-sı bile yıllardır gündemde olmadığından polisi muhatap alıyorum) bu patlamalarda nedense hiç ortada yok. Patlayan bombaları, doğudaki olayları, hükümeti istifaya çağıran yüzlercemiz biraraya gelmek istesek bu kez de ya canlı bomba hazır balık istifi toplanmış bu topluluğu havaya uçurursa korkumuz var artık. Ülkede istihbarat yok, Mit yok, sorumlu yok, olanlar hep kader… 

Adam küçücük çocukların orasını burasını elliyor, sıkıştırıyor. Fırsat buldu mu geceleri tek başına yürüyen kızlara tecavüz ediyor. Evde karısını dövüyor. İş için rüşvet veriyor. Ergenliğe girdiğinden beri kendi öz kızına yan gözle baktığı oluyor. Dükkanın camına top atan çocukları dövüyor, hatta öldüresiye dövüyor ve hatta öldürüyor. Karşı takımın maçı kazanmasına illet oluyor, yol kesiyor, koca koca adamlara silah çekiyor, belki de yaralıyor ya da öldürüyor. Hayatı boyunca ne kendine ne kimseye faydası olmamış! Sonra tesadüfen bombanın patladığı meydandan geçiyor. Ölüyor! ‘Kader. Şehit oldular’ deniyor. Sen her yaşarken her haltı ye, öl, şehit ol, cennete git! Buna kim inanır? Evet, onların %50’si inanır...

Türkiye’nin en büyük şehirlerinde, en önemli meyadanlarında son aylarda onlarca insanı öldüren, yüzlercesini yaralayan bombalar patlıyor. Türkiye artık ‘olağanüstü bölge’. İnanmıyorsanız, internetten yabancı gazeteleri okuyun.

Madem toplanıp boykot etme hakkımız yok, hakkımız olsa da korkumuz var o zaman biz de evden çıkmayalım. Can güvenliğim yok, ya işe giderken metroda bomba patlarsa? Pazardan alış veriş yaparken havaya uçarsak? Çocukları okula götürürken geçtiğimiz meydanda canlı bomba varsa? Havaalanı, otogar hep kalabalık yerler ya birşey olursa? Türk milletinin psikolojisi budur artık.

Madem bu ülkede can güvenliğimiz yok o zaman biz de evden çıkmayalım. Boykotumuzu o gün işe gitmeyerek, evde kalarak, 1 Türk Lirası bile harcamayarak yapalım. Çocuklar okula gitmesin o gün. Dükkanın kepengi kalkmasın. Restoranlar kapalı kalsın. Yemeğini evde yesin herkes o gün. Otobüs durağa gelmesin. Fırıncı ekmek pişirmesin. Gazete çıkmasın. Taksici o gün çalışmasın tıpkı bankacı gibi. Kimse arabasına binmesin, evde otursun herkes o gün. Çünkü ülkede olağanüstü hal var. Bombalar patlıyor yanı başımızda.

Soyulup dımdıslak kalmış ekonomi bakalım bizsiz nasıl olacak? Sen bana akşam evime, çocuklarıma sağ salim kavuşacağım sözünü veremiyorsan, bunu sağlayamıyorsan o zaman ben de dışarıya çıkmıyorum. Ha, bırakın onların %50 çıksın dışarı. O kafayla ne iş yapıyorlar, o da ortaya çıksın. Bu ülkeyi aklı başında, okumuş, Atatürkçü, çalışkan insanlar mı yoksa rüşvetçi, günün çoğunu camideyim diye geçiren, şakşakçı toplayan, boş atıp boş tutan insanlar mı geçindiriyor? O da çıkar ortaya böylelikle...

D. Özgül

14/03/2016

18 Şubat 2016 Perşembe

Çıplakmış Gibi

Son yıllarda, Avusturya ve İsviçre’de gittiğimiz otellerde spa kavramını daha çok duyar olduk. Saunalar, bir otelde olmazsa olmaz bu ülkelerde.

Saunada takılmak bana yaşlı işi gelirdi. Baran’a da şişman işi. Fakat bu ülkelerde çocuklar bile saunaya gidiyorlar. Ben de AquaDome’da gittim. Baktım ki kapılarda ‘NO textile’ yazıyor. Yani çıplak girmek mecburi. ‘Yok ya!’ Kim girer çıplak diye düşünürken, camlı bir kapı önünden geçtim; içersi tıklım tıklım dolu. Üstelik hepsi çıplak! 

‘Abov!’ Kimsenin umrunda değil. Sıkıyorsa bunu Türkiye’de yapın da neler oluyor. Millet kırmızı ruj sürüp, dar pantolon giydi diye tecavüze uğrayabilir damgası yiyor. Hatta damacana veya kedi olmak bile bazı erkeklerin libidosu için yeterli.

Neyse ben relaxation bölümünde çay içmekle yetindim o tatilde. Sonra başka bir yere gittik gene Avusturya’da. Çocuklu bir otele, ayrıntılar burada.

Çocuğun birini kayağa gönderdik, diğerini uyutup kreşe bıraktık. Karı-koca bir spa yapalım dedik. Kapıda ‘No textile’ yazmıyordu. Mayolarımızla gireriz diye düşünürken bir de baktık millet çıplak geziniyor. ‘Gene mi?!’ diye bir utançla karışık telaş aldı bizi. Yani ben senin oranı buranı görmek zorunda mıydım? Akşam gelip de yan masaya oturduğunda nasıl yemek yiyeceğim kardeşim?

Neyse, Baran dedi ki ben belime havlu sarayım. Nasıl yani? Mayonun üzerine, mayo yokmuş havası yaratmak için havlu sardı. Ben de yaparım dedim. Bikini askılarını indirip, üzerime havlu sarındım. Çıplakmış gibi yapıp milleti kandırdık. Halbuki mayomuz içimizde! Hahaha!...

Böylece gavurun sauna ve spa kültüründe ayrımcılığa uğramadan kardeş kardeş buhar banyosu yapabildik. Gösteren memnun saklayan memnun.!


Niye biz Türkler böyleyiz yahu? Herşey ayıp, günah, yasak. Bizim çocuklar iki farklı kültür içinde kalıp nasıl olacaklar kim bilir?

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Gene Bir Türkiye Tatili Öncesi

Evet, gene bir tatil öncesi, Türkiye tatili öncesi beni stres aldı. Halbuki tatile çıkmak iyi birşeydir ama sorun aile, akraba aslında Türk halkı yanı olunca insan stres oluyor. Çünkü,

- Akşam uykusu için saat çok erken değil mi?
- Daha yeni uyandı, gene mi uyayacak?
- Ay bu çok kilo almış yedirme artık bu kızı annesi!
- Ama hiçbir şey yemiyor ki bu çocuk, bak çok zayıflamış. Annesi sen buna yemek yedirmiyor musun?
- Çok ince giydirmişsin, üşür...
- Hava çok sıcak, niye böyle kalın giydirdin?
- Gölgede otursanız bebek için daha iyi olur...
- Burası esiyor, güneşe çıkın da bebek üşümesin...
- Ay küçücük bebeği denize mi sokuyorsunuz?
- Buranın suyu pis biraz, mikrop kapmasın?
- Aa sen adını yazmayı bilmiyor musun?
- Aşıları tamam mı bunun?!
- Kolunu sinek mi ısırdı? Dur bak şöyle yapacaksın; 2 gr rezeneyi...
- Bak bunu ben senin için yaptım hadi yesene, ye, ye, ye!
- Çok kötü öksürüyor, ciğerleri su mu topladı acaba?
- Şapkası yok mu bu çocuğun? Başına güneş geçti!
- Emzir sen bunu da uyusun!
- Ağlatmadan emzirsen iyi olurdu.
- Karnı ağrıyordur, denizde üşüdü kesin.
- Almanca konuş bakalım abiyle, bak o da biliyormuş Almanca.
- İngilizce konuş bakalım abiyle, bak o da biliyormuş İngilizce.
- Bu üzerindeki ona biraz küçük mü gelmiş?
- Yok, bunu giydirme çok büyük!
- Hiç ağlamıyor ne uslu bebek. Maşallah!
- Dün gece çok ağladı. Neden ağladı o kadar çok? Neden? ...
- Haydi bu son lokmayı da ye, bitsin. Hatırım için...
- Yemeğini bitir, sonra çizgi film...
- Al bakalım sana gofret/şeker/çikolata/dondurma.
- Meyve yemiyor mu bu çocuklar?
- Güneş kremi sürme, yakmaz artık bu saatten sonra.
- Öyle mi yiyor? Bütün bütün!
- Ay yanaklarını sıkayım ben bunun, yanaklara bak yanaklara...
- Ağladı, al annesi!
- Ee sen hiç büyümemişsin ya?
- Gel bir sarılayım, gel, gel, gel dedim sana!
- Öp bakayım yanağımdan, öp, öp, burdan da öp!
- Bu bizim bebeğimiz olsun, alıp gidelim biz bunu.
- Annesi sen bakamıyorsan bizim olsun!
- Yere koyma, taşlar soğuk.
- Kucakta tabii epeydir, yorulmuştur.
- Ama bu araba koltuğu çok terletiyor, kucağımda dursun.
- Eskiden araba koltuğu mu varmış?
- Az yol gideceğiz, gerek yok kemerini bağlamana.
- Kaç yaş şimdi araları? Hmm... Keşke...
- Kıskanıyor mu?
- Ayy çok zor iki çocuk, nasıl yapıyorsun bilmem?
- Bunlar Avrupalı olmuş artık, bunları beğenmezler!
- Dışarsı felaket sıcak, sakın evden çıkmayın!
- Zaten az kalıyorsunuz, evde oturacağınıza denize gitsenize.
- Bebek arabasına/slinge gerek yok ben kucağımda taşırım.
- Korkma yahu! Hiç korkulur mu inekten/örümcekten/köpekten?
- Kocaman abi olmuşsun hala korkuyorsun.

Ay yazdıkça fenalık geldi! ... Size de oluyor mu böyle?

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Frau* : İsviçreli Yağmur Sevmez

Mayıs'ın son Pazartesi günü bazı dini sebeplerden ötürü İsviçre'de tatildi. Cuma, Cumartesi, Pazar derken Pazartesi de tatil olunca artık tüm aile bireyleri birbirinden kusar hale geldik. Yok, Alaz hariç. Beliz ise sürekli kustu, kesin ondan!

Neyse...

Epeydir her Pazartesi akşamı, çocukları babaya bırakıp - Beliz'i uyutup - yürüyüşe çıkıyordum. Fakat bu akşam işler uzadı. Yemeğe oturmamız 7'yi geçti; ben Beliz'i yıkayıp uyuturken, yemek hazırlamak babaya kalmıştı. Yemekte şarap yanına İtalyan Taleggio peyniri çıkardık, Alaz sahte doğumgünü yaşadı hediye açtı falan derken 8'de hala sofradaydık. 'Benim spor da kaynadı' dedim. 'Git' dedi eşim. 'Yağmur yağıyor, hava kararmaya başlamış, hala yemekteyiz, şarap içtik' derken bahanem çoktu. Neyse...

Yemek sonunda çöp çektik kim Alaz kim mutfak diye. Bana mutfak çıktı. Sevinsem mi üzülsem mi? derken... 'Yürüyüşe gidersen mutfağı da toplarım' dedi eşim. Neooğ! 30 saniye içinde kapının önünde hazırdım. Blöfünü görünce şaşırdı tabii... Ummamıştı bence.

Yağmur çiseliyordu ben göl kıyısında indiğimde. Caddeden birkaç araba geçti, insan namına kimse yoktu. Ördekler bile kıyıya çıkmış, birbirine sokulmuş uyuyordu. Az ilerde durmuş göle bakan yaşlı bir adam vardı 5. dakika sonunda. Çorap üzerine Crocs terlik giymişti, dikkatimi çekti. Yanından hızla geçip yürüdüm. Hava gittikçe ve hızla kararıyordu. Göl kıyısından ara sokaklara saptım dönüşe geçince. Genelde aynı yoldan yürümeyi sevmem. Yağmur da şakır şakır olmaya başladı.

Evlerin arasında, ıssız ıssız ilerlerken başıma bir iş gelse kimse yarın sabaha dek beni farketmez diyordum içimden. 30. dakikada artık eve yakın tanıdık sokaklardayken bir baktım karşıdan bir adam geliyor. Oh be! İkinci insanı da gördüm nihayet derken, yaklaştı ve yaklaştı. Bir de baktım benim Crocs'lu amca. Haha, dedim güldüm kendime çok.

Yağmurda ıslanırken sevindim birden. Hep çocuklar olurdu yanımda ve aceleyle kaçmak gerekirdi yağmurdan ıslanmayalım diye. İlk kez keyifle yürüdüm ve aklıma Kumdan Kaleler'in şarkısı geldi nedense;
'Yeter ki sen son bir defa özgürlükten bahset bana...
Yeter ki sen son bir defa gör kendini gözlerinle...'


* Frau, Almanca'da kadın demek ve bana gelen tüm mektuplarda Frau yazıyor...

10 Haziran 2014 Salı

Benim için...

Gelelim benim için neler yaptıklarıma...

Ben yazıyorum. Bu konuda eğitim almadım. Ortaokul ve lisede kazandığım kompozisyon yarışmaları var elimde sadece.

Kendi bloglarım için yazarken, şimdi başka bloglar, internet siteleri, dergiler için de yazılarım isteniyor. Alternatif Anne Top 10 yazar kadrosundayım. Sırtçantalılar portalında yazılarım var. Uykusuz Anneler için de yazdım. Bunlar kendi bloglarım hariç düzenli yazdığım yerler.

Arada bir başka bloglara misafir oluyorum. Bazen gazeteden bir yazı teklifi geliyor, bazen bir derginin bir köşesinde önerilerim oluyor.

Amacım yazar olmak mı bir gün? İsterim elbet... Kalıcı bir eser bırakmak için. Ne kadar eser olur bilmiyorum, ne kadar okunurum onu da bilmiyorum; ama şöyle kafamı toparlayıp yazmak da yazmak isterim ta ki bıkana dek.

6 Haziran 2014 Cuma

Benim Bloglarım!

Sözde bu blog sadece benimdi. Görüyorum ki, hiçbir şey yazmaya fırsatım olmuyor.

Gezgin Anne, oğlumdan geriye kalan çoğu özgür vaktimi elimden alıyor. Hamileliklerimi, oğlumun gelişimini yazdığım diğer blogu ise en az ayda bir güncellemeye çalışıyorum. Gezgin macerasını ilk yazdığım yazılarımın bulunduğu bloga ise epey oldu dokunmayalı. Sözde buna oğlumu yazmayacağım, benim için burası özgür alan kalsın diye başladı gezgin anne. Şimdi utanarak yazıyorum kendime hiç mi zaman harcamamışım?

Geçende okudum bir blog yazarı yazmış, hamile kaldığında demiş ki bir hocası, çocuk olduktan sonra karı koca olmak kolay unutulur. Biz kavramı geri plana atılır. Asıl önemlisi özellikle de ben kısmıdır geri plana atılan daima.

Öyle oluyormuş gerçekten, insan başına gelince anlıyor. En önemli merkezde olan ben, etrafımdaki herkesin hayatını döndüren ben unutuluyor. 34 yaşımda hayatıma giren küçük insan sayesinde son 3 senemin nasıl geçtiğini farketmedim bile.

Ben, şu an tekrar hamileyim örneğin. 17 haftalık iki numaralı bebeğim. İlki meydanda cirit attığı için o da kolay unutuluyor. Belki de düşünülecek öyle çok var ki insan durup kendini dinleyip kendini düşünemiyor. Hayat ise acımasızca geçip gidiyor...

23 Şubat 2014 Pazar

Evlilikte Mutluluk

Eşin işyerinde terfi alınca haftada üç kez bunu kutluyor musun?

Çocuk mu mutlu evlilik mi?

Karı-koca ortak hobiniz var mı?

Gülerek mi tartışıyorsunuz gözlerinizi çevirerek mi?

Üniversite mezunu musun?

Her gün kocan/karın için ne yapıyorsun?

İşte mutlu evliliğin kimyası bu linkte...


31 Ocak 2014 Cuma

Kitap Okumayı Çok Özlemişim

Son iki buçuk yıldır hayatıma giren küçük insan herşeyime sahip olduğu gibi, kitap okuma özgürlüğümü de elimden almıştı.

Hatta son üç sene diyebilirim; çünkü doğuma hazırlık kitapları, bebek bakım kitapları, çocuğu uyutma taktikleri türünden bilgi veren kitaplar kendim için seçtiklerim sayılmaz.

Uzun Noel tatili için kütüphaneden bir kitap ödünç aldım, kapağı ve adı hoşuma gitmişti. Üç haftada sadece iki sayfa okuyabildim. Önce vaktim olmadı diye düşündüm, tabii bir de baştan insanı bağlaması gerekmeli dar vakitte okunacak kitapların.

Elif Şafak'ın Süt isimli romanını satın almıştım geçen senelerde okurum diye. Ancak yarısına gelebildim, sonra fırsat bulamadım ya da bulduğum fırsatları daha başka şeyler yapmak için değerlendirdim. O da beni pek sarmamıştı yani. Halbuki Aşk romanı öyle miydi? O daha en başından bağlamıştı beni.

Neyse, üç hafta dolunca kütüphaneye geri verdim. Amacım kendime başka bir kitap seçmekti. Bir yandan yanımdan kaçıp giden oğlumu gözetliyor, dur - gel diyordum, bir yandan da rafta özenle dizilmiş romanlara göz gezdiriyordum. Okumak kadar olduğu kadar seçmek için de vaktim kısıtlıydı.

Sonunda The Mummyfesto isimli kitap gözlerimle buluştu. Kapağı hoşuma gitmişti, arkasını çevirip özetine baktım: Üç annenin hikayesi, parti kurup politikaya atılmaları derken İngiltere'de geçen ve fantastik olmadığı apaçık görülen kitabı alıp denemeye karar verdim.

İlk gece başladım, yatağa girip uykudan önceki son yarım saatimi twitlere, facebookta kim ne demişlere ayırmadan telefonu uçak moduna alıp başucuma koydum. Kitabı elime aldım. İlk hikaye Sam'indi. O bölümü bitirdim ve uyudum. İkinci gece aynı şekilde telefonu kapattım ve ikinci hikaye Jackie'ye başladım. O gece üçüncü kahraman Anna'yı da okudum. Kitap beni sarmıştı.

O hafta her gece yatağa gidip 1 saat kitap okudum. Kitabın yarısını geçmiştim ilk hafta bitiminde. Hatta bazen yanıma alıyor, oğlum arabada uyuyakaldıysa ben de fırsat bu fırsat diyerek kitabı okuyordum. Oğlumun öğle uykuları esnasında da yanına kıvrılıp, battaniyenin altına girip okumaya başladım. Bazı yerlerinde sesli gülüyor, bazı yerlerinde hüngür hüngür ağlıyorum. Şimdi sonlarındayım, bu kez de bitmesin diye yavaş okuyorum. Teslim etmeme birkaç gün kaldı.

Hayatta bazı kitapları böyle soluksuz okumuşumdur; mesela Yüzüklerin Efendisi'ni. Hem de Hobit dahil tüm seriyi. Kanatsız Kuşlar (Birds without wings) - Louis de Bernieres hem de İngilizcesini bir çırpıda okumuştum. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi'nin de İngilizce çevirisini okudum. Havaalanından satın almıştım Türkiye'ye giderken ve dönerken bitmişti. The Mummyfesto da onların arasına girdi.

Aynı yazarın farklı kitaplarını deniyorum, hayal kırıklığı oluyor tıpkı Orhan Pamuk, Elif Şafak örneğindeki gibi. O nedenle The Mummyfesto'nun yazarı Linda Green'in diğer kitaplarını okumaya yeltenmeyeceğim. Ben bunu sevdim, onu bu kitapla hatırlayayım.

Bir de Youtube videosu buldum Hebden Bridge'de geçen kitabı anlatan;


3 Kasım 2013 Pazar

Ha Gayret!

Bugün lavaboyu temizlerken birden bu şarkı başladı. Ha gayret güzelim, gayret... Biter elbet bu yağmur sabret... Düş Sokağı Sakinleri'nin bu şarkısı bizim şimdiki kocamla aşık olduğumuz zamanın müzikleriydi. Elele tutuşur, bunları dinlerdik üniversitedeyken. Bazen o gitarla çalardı, beraber söylerdik. Epeydir dinlememiş olduğumdan elbette biraz garipsedim, gülümsedim. Sonra lavabonun kenarındaki traş köpüğü artıklarını silerken düşündüm:

İnsan aşık olduğu gün, hafta, ay bunları düşünmüyor. İlerde aynı evde yaşarsak arkasından çoraplarını toplayacağı, tuvalet kapağını kapatacağı, kirli donları makineye atacağını falan aklına getirmiyor. Getirse ne olacak? Sanırım o ilişki başlamadan bitecek. Ya da getirse bile o an o aşk herşeyin üstünde olduğundan bunları yapmak mutluluk verecek diyor.

15 yıllık ilişki (7'si evliyken) aşkı unutturuyor mu ne? Nasıl olsa birlikteyiz, akşamları aynı sofrada yemek yiyoruz, aynı yatakta uyuyoruz diye aşk-lı günler geri plana atılıp çocuk, iş, bazen sosyal medya veya tv herşeyin önüne mi geçiyor? Ne giymiş, traş olmuş mu, ruj sürmüş mü, rüyasında ne görmüş diye sormaya fırsat kalıyor mu? Nasıl olsa beraberiz, aşk olmasa da olur devri mi?

Bunları böyle yazdığıma bakma, bazen ilişkimizdeki odun ben oluyorum. O da benim saçlarımı küvetten topluyor, yemek hazırlıyor, bulaşık makinesinin filtresini temizliyor.

Sanırım eski şarkıları daha sık dinlemeli.

Düş Sokağı Sakinleri'nden başka güzel bir mısra...
Hüzün kovan kuşu gelmiş
Gecenin yanağına konuvermiş
Ay tenli aşık şarkıma karşılık vermiş...

13 Ağustos 2013 Salı

Ayşe Arman Çocuk İstismarlarını Yazıyor!


Ve okudukça insanın aklını kaçırası geliyor. Hele de kendi evinizde gözünün içine baktığınız, azıcık bir yeri incinse koşup kucakladığınız, savunmasız, küçücük, masum bir çocuk varsa.

İnsan, bazı insanların nasıl canavarlaştığına akıl sır erdiremiyor. Ne içiyorsun, ne kokluyorsun da bunu yapabiliyorsun diyorsun. Ben de içtim, sarhoş olup kustum, sızdım; ama utanacağım, suç olan hiçbir şey yapmadım. O nedenle kimse ilacın, içkinin arkasına sığınmasın açıklamasında. Keza saklansa ne olur? Başbakana laf eden hapiste, çocuğuna oral seks yaptıran evinde hala o psikolojisi kimbilir ne halde olan çocuğuyla birlikte!...

Ne yaparız? Nasıl yaparız? Kendimizi korumayı geçtim, çocuklarımızı korumak için neler yapabiliriz. Onlara neler öğretebiliriz? Vücutlarına biri dokunduğu an gel, bana söyle mi demeliyiz? Sürekli zehir hafiye gibi baba-kız/oğul başbaşa kalmalarını mı takip etmeliyiz? Kimseyle bir yere göndermemeli miyiz? Ne yapmalıyız da bu akıl almaz canilikleri engellemeliyiz?

İngiltere'ye ilk geldiğimde, parkta gördüğüm bana gülen sevimli çocuklara ilgi gösteriyordum. Bazen oyuncaklarını veriyorlardı elime. Eşim sürekli uyarıyordu beni. Burada yanlış algılanır dikkat et diye. Çocuk oyun parklarına yanında çocuk olmadan bir yetişkinin girmesi yasak mesela. Türkiye'de olsam ben bunu kucaklar severdim ne soğuk bu İngilizler diyordum. Zamanla ben de alıştım onlara saygı göstermeye bir çocuk, bebek dahi olsa. Zaten kendi çocuğum olunca, Türkiye ziyaretlerimizde yoldan geçenlerin bile oğlumun yanağından makas alması beni rahatsız ediyordu. Çocuk istismarı açısından düşünmedim hiç, ben hijyen açısından rahatsızdım. Kimbilir o el nerelere değdi? En son ne zaman elini yıkadı? türünden endişelerdi benim hissettiklerim. Biraz daha büyüyünce yürümeye, koşmaya, benden uzaklaşıp oyuna dalmaya başlayınca ya biri kaçırırsa demeye başladım. Hala da sürüyor ve sürecek. Cinsel istismar şu ana dek aklımın ucundan geçmedi; çünkü genelde bizimle birlikte ya da kreşte. Bir geceyi bile ayrı geçirmiş değiliz kendisiyle. Ama yeri gelecek olacak ve o zaman paranoya başlayacak!

Ayşe Arman yazıları için:
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24496232.asp

Aynı zamanda İngiltere'de...

Change.org duymuşsunuzdur. İngiltere'de bu imza kampanyası, mahkeme tarafından serbest bırakılan çocuk istismarcısı için 3 günde 45bin imza toplanmasını sağladı. Böylece birçok önemli gazetenin manşetine ve ana habere çıktı. Dahası başbakan Cameron desteklediğini açıkladı ve mahkeme dava sonucunu inceleme kararı aldı. Üstelik sadece çocuk istismarı davalarına bakacak uzmanlara da yer verilen özel bir heyet kurulması konuşuluyor.
Aşağıdaki link imza kampanyasının linki;
https://www.change.org/en-GB/petitions/crown-prosecution-service-cpsuk-take-action-over-sexual-predator-court-comments?utm_source=action_alert&utm_medium=email&utm_campaign=30952&alert_id=zTibYKefvZ_fKjbXTJOer

25 Aralık 2012 Salı

Plajda Havuzda


Şezlong kapma yarışı her yerde var sanırım. Plajlardan biliyoruz, Bodrum Ortakent'te sabahın 6'sında havlusuz şezlong bulabilirsiniz; ama 7'de hepsi dolmuştur. Birkaç yerli evi barkı olan insan vardır sahilde şezlonglarını sahiplenmiş hakkıyla. Fakat sahilin büyük bir çoğunluk başıboş havluların sahiplendiği şezgonlarla doludur. Gün içinde ne kadarı insanla dolar ne kadarı dolmaz bilinmez; bilinen o ki o havlular bir şezlonga döşenmeli tatil günü sabahın 7'sinde. Belki de bu işi parayla yapanlar var: Geceden anlaşıp şezlongunu seçiyorsun, parasını ve havlunu veriyorsun, adam senin için sabah 7'de döşüyor plajı!

Antalya'nın 5 yıldızlı otellerinde de vardı bu olay. Plajda değil de havuz başında. Hatta bunu yapan Türkler de değil bu kez, Ruslar ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinden gelenler. Kahvaltıya giderken döşerler havlularını, akşam yemek saatine dek havlular bir güzel kızarır bozarır o kavurucu güneş altında.

Şimdi Gran Canaria'da gene çok yıldızlı bir oteldeyiz. Sabah 6'da biz kalkıyoruz oğlan yüzünden. Hava karanlık oluyor o saatte. Öyle böyle 7'ye dek yatakta tutuyoruz kitapmış oyunmuş. Sonra giyin, kuşan, kahvaltı vs. Çevremizi saran  dağlar nedeniyle otelin havuzuna güneş 10 gibi vuruyor. Ağaçlardan gölgelenmeyen birkaç şezlong alanına da. Bugün gidip bakıyorum 11 gibi boş güneşli şezlong yok. Tüm yaşlı tontonlar vücutlarına bakmadan giymişler bikinilerini yatmışlar sere serpe şezlonglara. Tonton dedeler de onlara portakal suyu taşıyor bardan. Güzel yerde birkaç boş şezlongda gene havlular dizilmiş; ama üzerlerinde ya bir kitap ya da çanta. Belli ki pek uzakta değil sahipleri. Hadi diğer yazdıklarıma göre daha insanca. Havuzun en iyi göründüğü noktalardan biri bizim balkon. Saat 4 olmuş; bizim oğlan uyuyor diye balkonda tutsak kaldım, havuz görüntüsü ilham verdi. Bakıyorum da güneşle beraber şezlonglar da yön değiştirmiş. Hatta birçoğunun havlusu da sahibi de terketmiş, haydi uyan oğlum havuz başı bizi bekler!

Not: Yarın sabah 7'de gidip bakacağım o havlular orada olacak mı?

Yazan: Sahipsiz havlu polisi

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Uykusuz Aileler

Uykusuz anneler kulübü diye bir grup duymuştum. İnsan anne olduktan sonra nasıl da uykuları hafifleşiyor bebeğin gık sesi kulaklarımıza bir çan sesi gibi geliyor. Anında ayakta olmasak bile yatakta oturur pozistonda buluyoruz kendimizi. Sonra dinleyip 'gık'ın gittikçe seslenen bir ağlamaya dönüşmesini veya aynı 'gık'ın birkaç gık sonrası yerini sessizliğe bırakmasını dinliyoruz. Neredeyse her gece, hatta gecede birkaç kez bazen. Tabii bu kısımda uykusuz anneler ikiye ayrılıyor;

1- Hemen uykusuna kaldığı yerden devam edebilenler
2- Kafasını yastığa koyunca aklına olmadık düşünceler gelen ve sonra aylar önce o karşılaştığı kişinin ona niye öyle dediğini düşünmeye başlayıp sonunda dakikalar geçtikçe kafasını başka düşüncelerin ve yapacağı işlerin sardığı içinden çıkılamayacak duruma geldiği an çareyi koyun sayarak sonlandırmaya çalışıp ardından tam dalarken tekrar bir 'gık' duyanlar.

Ben genelde ikinci tipteyim. Malesef... Genel olmayan bazı durumlarda da birinci tipe giriyorum ki en sevindiğim zamanlar onlar. Bazı babalar da böyle. Bizim oğlanın babası da bir 1. bir 2. gruba giriyor ki onlar özellikle de 'gık'ın çığlığa dönüştüğü zamanlar. O da bu durumdan şikayetçi.

Uykusuzluk bebeğin olduğu ilk sene kabul edilebilir birşey sonuçta 'Dikkat bebek var!' yazısı asılı kapılarda eksta önlem için. Ya sonra? Sonrası tehlikeli işte. Herkese, herşeye zarar; uyumayan bebeğin kendisine bile. İşte buyrun Amerika'da yapılan araştırma sonucu ortaya çıkanları görerek okuyun...




Source: burada

19 Haziran 2012 Salı

Kek ve Çay


Nicedir bir akşamüzeri (en azından anne olduğumdan beri 11 aydır) çayımla kekimle bir keyif yapmamıştım. Tam da şu an yaparken 'bunu yazmalıyım' deyip iş çıkardım gene kendime. Olsun, yazmak da bir keyif, hele de bebek mışıl mışıl uyurken...

Keki de ben yaptım hazır değil. Warm chocolate fudge cake; babalar günü hediyesiydi eşime.

Tarifi;
1- 140gr çikolata ve 50gr margarin benmari usülü eritilecek
2- Bir bardak toz şeker ilave edilip karıştırılacak
3- Kaynamış sıcak 100ml su da karışıma eklenip karıştırılacak
4- 250gr un, kabartma tozu ve 2 kaşık kakao önce birbiriyle karıştırılıp, sonra da çikolatalı karışıma ilave edilecek
5- Hazırlanan karışım yağlanmış fırın tepsisine dökülecek
6- Bir yumurta çırpılıp tepsideki karışıma yedirilecek
7- İkinci yumurta çırpılıp o da tepsideki karışıma yedirilecek
8- 160C ısıtılmış fırında 35 dakika pişecek (Benim fırına 35dk fazla geldi, üzeri sünger gibi bastırılınca inip geri gelecek)
9- 10dk dinlenmeye bırakılıp üzerine pudra şekeri serpilecek
10- Dondurma, krema, meyve ne isterseniz onunla servis edebilirsiniz...
Afiyet, bal ve şeker olsun!

6 Haziran 2012 Çarşamba

"Kadına Şiddete Hayır" Eylemine Katıldım



Türkiye ziyaretimiz sırasında Burhaniye'de olduğum günlerde kürtaj konusu çıkmıştı ortaya. Nasıl olur ne hakla derken bir de baktık Mayıs ayında Burhaniye'de iki kadın, anne ve kızı namus yüzünden öldürülmüş. Kadın cinayetlerine ve kürtaj yasağına buradaki kadınlar ve erkekler de HAYIR diyordu. Ben de annemle Alaz'ı da alıp katıldım bu eyleme yerel 150 kadar kişiyle. Hatta bir turist kafilesi de Cumhuriyet Meydanı'nı geziyordu o sırada. Neler oluyor diye meraklandılar, anlatılınca işin aslı onlar da birer pankart kaptılar. İşte Burhaniye Belediyesi Kadın Danışma Merkezi Sorumlusu'nun içimize işleyen konuşması:

Son yıllarda ülkemizin pek çok yerinde olduğu gibi, Burhaniye’mizde de iki kadın cinayete kurban gitti. Birçok cinayette olduğu gibi, bu cinayetler de namus maskesi ile işlendi.
Çocuklara tecavüz edenlerin hafif cezalarla kurtulduğu, karakolda tecavüze uğrayan kadının adı açık açık yazıldığı halde, tecavüzcüsünün adının saklandığı ülkemizde, iki kadın daha namus adına öldürüldü.
Onlarca kişi tarafından küçücük çocuklara tecavüz edenlere “çocuklar istediği için birlikte oldu” diyerek ceza indirimi uygulayan zihniyet, bu kadınlar kendilerine dayatılanı istemedikleri için onlara bu ölümü hak gördü. Zihniyet diyorum çünkü, bizim için önemli olan kadını öldüren el değil, o ele o hakkı veren zihniyettir.
Bir süredir sistemli olarak, ülkenin geleceğini değiştirmek isteyenler, kadına sormadan, kadın adına kararlar almaya başladılar. Kadına kaç çocuk istediğini sormadan, kaç çocuk doğurması gerektiğini söyler oldular.
Oysa biz biliyoruz ki, bir ülkeyi köleleştirmenin yolu, kadını köleleştirmekten geçer. Kadın doğurup eve kapansın ki, iş hayatından çekilsin. Kadın iş hayatından çekilsin ki, erkeğe muhtaç olsun. Kadın erkeğe muhtaç olsun ki, haklarını isteyemesin. Sussun, suskun çocuklar yetiştirsin.
Her gün, hatta günde beş kez “bir kadın cinayeti daha” başlıklı haberler alıyoruz. Kimimiz erkek şiddeti ve erkek egemenliğine rağmen hayatlarımızı değiştirebiliyor, kimimiz tek başına bırakılıyoruz ve maalesef kimimiz boşanmak istediği, yeni bir hayat istediği, itaat etmediği için, en yakınımızdaki erkekler tarafından öldürülüyoruz. Şiddetle mücadele ettikleri, savcılıklara başvurdukları halde, yargıdan medyaya,  yasamadan yürütmeye hiçbir kurum üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmediği için, kadınlar göz göre göre öldürülüyorlar.
Kurtuluş savaşında ülkemizi ve ulusal bağımsızlığımızı savunmak adına, sizinle omuz omuza savaştık. Siz öldünüz bizde öldük.Siz yaralandınız yaralarınızı sardık.Cepheye aşınızı,ekmeğinizi merminizi taşıdık.Biz birlikte özgürleştik.Şimdi birileri kalkmış bize sen içeride kal diyor.Ülkeni savunan sen, bedenini savunamazsın diyor. Ülken adına her karara katılan sen, artık kendin hakkında karar veremezsin diyor.Sen namusuna sahip çıkamazsın diyor ve erkekleri başımıza namus bekçisi dikiyor. Aslında sistem yalnızca kadınları değil, siz erkekleri de işlevsizleştiriyor. Sizler biz kadınların namusu ile uğraşırken işinizi kaybediyorsunuz, haklarınızı kaybediyorsunuz, ülke topraklarını kaybediyorsunuz. Aslına bakılırsa hepimiz kaybediyoruz. Susan her kadınla siz de susuyor, ölen her kadınla siz de ölüyorsunuz.
Ama artık biz ölmek istemiyor, sizlerin de büyük katillerin tetikçileri olmanızı istemiyoruz. Sizleri yalnızca kadınları değil, hepimizi kurtarmak adına özgürleşme hareketine davet ediyoruz.
İktidar sahipleri, şimdiki sözüm de size.
Bedenimiz bize aittir. Kaç çocuk doğuracağımıza bu çocukları hangi yöntemle dünyaya getireceğimize , kürtaj yaptırıp yaptırmayacağımıza, nereye kadar okuyacağımıza ve hangi işi yapacağımıza biz karar veririz.
Elinizi bedenimizden ve hayatımızdan çekin!
İktidarsızlığınızın iktidarını bizim hayatımız üzerinden yaşamayın.
Bizim beklemeye, tek bir kadını daha kaybetmeye tahammülümüz yok.
Tüm kurumları ile erkek egemenliğine ve erkek şiddetine itiraz ediyoruz. Sonucunda ölüm de olsa direnmeye, hayatımızı değiştirmek için mücadele etmeye devam edeceğiz. Sizleri hemen, üstlendiğiniz sorumluluğu yerine getirmeye çağırıyoruz.


28 Şubat 2012 Salı

Eyvah Kocam Horluyor!


Evlenir evlenmez bu sorunu yaşayanlar için ne acı bir durumdur! Bizde 5. evlilik yıldönümümüzden sonra başladı fısır fısır fısırdayarak uyumalar. Ses etmemiştim birşey olmaz diye; ama görüyorum ki bir sene sonunda fısırdamalar gök gürültüsüne dönüyormuş. Bence siz siz olun da benim gibi geç kalmayın, fısırdarken sorunu çözün...

Horlayan kocanız belki de sizi rahatsız etmiyordur, ne güzel! Uyumaya devam öyleyse...

Yeni anneler - benim gibi - en ufak bir bebek mırıltısını bile duymaya, başka odada da olsa bebeğin döndüğünü bile anlamaya başladıklarından eşinin yanında hafiften horlaması bile çok fazla desibelli gelir. İlk zamanlar boş odaya eşimi gönderen ben, artık aradaki kapıları da sıkı sıkı örtüp kendim kaçar oldum gecenin bir vakti. Sonra da bebişin kapısını kapatıyorum ki o da gürültüden rahatsız olup da uyanmasın. Malesef bazen, dün akşamki gibi mesela, kapılar yetmiyor gürültüyü örtmeye, bebek de uyanıp ağlıyor; uykunuz açılıyor zaman geçtikçe, uykunuz kaçtıkça horultuyu daha çok duyuyorsunuz, horultuyu duydukça daha çok sinirleniyorsunuz, sonra aklınıza blog yazmak geliyor bu konuda sabahın 2'sinde. Ne yazacağınızı düşünüyorsunuz ve tabii uykunuz kaçtığı için eşinize teşekkür maili gönderiyorsunuz öncelikle!

Horlayan kocanız mı var, işte çözümler diyen internet sayfalarında bir umut geziniyorsunuz...

1- Akşamları az yemek; denedim, işe yaramıyor...
2- Düzenli egzersiz; deniyor, işe yaramıyor...
3- Pijamasının sırtına top dikme; sırt üstü yatmasın diye ama bizimki yüzükoyun da horluyor, denedik işe yaramıyor...
4- Burun üzerine takılan bantlar; denedi, işe yaramadı...
5- Carvol adlı buğu yapıcı ve nefes açıcı cihaz; bebek için almıştık, bizim odada denedik, oda mentollü orman gibi koksa da işe yaramadı...
6- Yüksek yastık; bazen işe yarasa da bir süre sonra yastıklar yeri boyluyor...
7- Fazla kilodan mı dedik; kilo verdi, olmadı...
8- Yeşil çay; Earl Grey, siyah çay ve diğer bitki çayları da denenmiştir...
9- Doktor tavsiyesi; gittik ama egzersiz yap falan filan demekle yetindi...
10- Akşamları karbonhidrat ve süt ürünleri yememek; denedik, birşey farketmedi...
11- Eşinizi ve horlamasını blog yazınızda kullanıp herkese ilan etme; deniyorum, akşama göreceğim...

Eee denenmiş ve başarıya ulaşmış yöntemleriniz varsa acil cevap beklerim...

Resim: http://www.flickr.com/photos/wallyg/2959791979/

15 Şubat 2012 Çarşamba

Bu Benim Blog'um!

Baktım ki bebek yazıları, Alaz'ın gezme hikayeleri almış başını gidiyor; buna bir son vermeye karar verdim. Bloğumu Alaz'ın bebek yazılarına, tabii ilerde de çocuk yazılarına kaptıracak değilim. Zaten tırnağımın ucuna dek beni, eşimi, evimizin bir odasını, yavaş yavaş salonu ve mutfağı, annemi, ailemin diğer fertlerini, akşam pub'a gidip bira içme özgürlüğümü, romantik akşam yemeklerini, kafamıza estiği an çıkılan tatilleri, hadi deyip arabaya atladığımız günleri, gece deliksiz uykularımı, elime kitap alıp okuduğum anları, işi gücü bırakıp koltuk ve televizyona ayırdığım akşamları ve daha aklıma gelmeyen neler neleri elimden aldı. Bir de göz göre göre bloğuma el koymasına izin vermiyorum!

Sonunda bir site satın aldım; bundan böyle Alaz'ın gezilerini gezginanne'den takip edebilirsiniz.

27 Aralık 2011 Salı

Bebeklerin Ek Gıdaya Geçişi


Alaz 5. ayına yaklaşınca (biliyorum zaman su gibi geçiyor hiç bir şey anlamadım desem yeri) ek gıdaya başlama, neler yiyebilir, nasıl yapılır-edilir, neler satın almalı, vs. diye araştırmalarıma başladım. Gariptir ki, ek gıdaya başlama zamanı ve kuralları(!) ülkeden ülkeye değiştiği gibi, aynı ülkede yıldan yıla bile değişiklik göstermekte. İngiltere'de önerilenler ile Türkiye'de duyduklarım arasında bir karşılaştırma yapayım dedim ben de.

İngiltere'de baby rice (pirinç unu tarzı birşey) ve porridge (yulaf ezmesi) bebeğin içmekte olduğu süte karıştırılıp veriliyor. Besin değeri açısından bir değeri olmasa da bebeklerin mide ve bağırsaklarının sütten başka birşeye alışmasında faydalı. Bunları vermeyip doğrudan meyve ve/veya sebze püresiyle de başlanabiliyor ek gıdaya. Patates, bal kabağı, bezelye, havuç, şalgam haşlanarak, buharda veya fırında pişirilerek püre haline getiriliyor. İçerisine pişme suyu veya bebeğin içtiği süt katılarak uygun kıvam sağlanıyor. Bunlar İngiltere'de genelde çok miktarda hazırlanıp buz kalıplarında dondurularak başka zamanlarda kullanılmak üzere saklanıyor. Böyle yaptığımı annem ve kayınvalidem duyunca 'At kızım artanı, taze taze hergün yeni yap' dediler tabii ki! Bir de cam rende olayı var... İngiltere'de cam rendeyi duymadım, mutfak robotunda veya el mikserinde püre yapılması uygun görülüyor. Türkiye'de bir cam rende olayı almış başını gitmiş... Besin değeri açısından ne kadar fark ediyor bilmiyorum? Bana göre zaman kaybı.

Meyve püreleri olarak da; muz, elma, armut, avokado, mango, şeftali favoriler arasında. Bunlar da buharda pişirilerek veya doğrudan çatalla ezilerek hazırlanıyor. Muz Türkiye'de bir yaşına kadar verilmemesine rağmen İngiltere'de 4. ayda bebeğe verilebiliyor. Turunçgiller ise 7-8 aydan önce verilmemekte. 

Ek gıdaların günde tek çeşit olarak birkaç gün ardarda verilmesi önerilmekte. Nedeni ortaya çıkabilecek alerjilerin engellenmesi. Bir de yeni denenen besinlerin sabah/öğle vakitlerinde verilmesi öneriliyor. Bebekler bir reaksiyon gösterirlerse gün içinde anlaşılsın diye. Öte yandan ilk 2 hafta günde tek öğün, ardından birkaç hafta günde 2 öğün ve sonrasında 3 öğüne çıkarılması uygun görülüyor. Üç öğüne geçildiğinde artık bebek 7. ayında olduğundan artık hemen hemen herşeyi yumurta, et, tavuk, balık vs yemeye başlayabiliyor. Fakat inek sütü, bal ve fıstık ürünleri 1 yaşına dek yasak listesinde. İnek sütü yasak olmasına rağmen, ürünleri önerilmekte tabii pastörize olduğu sürece; peynir, yoğurt serbest yani. Kabızlığı önlemek için yemekle birlikte su veya süt de verilmeli. Suyu biberonda değil de yaşına uygun bir sulukta vermek en iyisi içmeyi öğrenmesi açısından.

Ben de bunları okuyup bir de gidip Annabel Karmel kitabı, silikon sığ kaşıklar, Tommie Tippee suluk aldım bebişime. Hemen hemen yukarda saydıklarımı verdim; kimini sevdi kimine yüzünü buruşturup yemedi. Henüz 6. ayı doldurmadığından üç öğüne geçmedik ve sadece meyve/sebze püreleriyle devam ediyoruz şimdilik. Epey bir işmiş ama bu ek gıda olayı. Çıkar memeyi besle bebeyi yakında tarih olacak malesef!

* Bu arada Alaz dönmeyi becerip yüzükoyun yattığı için yazıma ara veriyor ve kontrole gidiyorum...

Resim kaynağı:http://www.flickr.com/photos/magicrobots/3684999173/

17 Mart 2011 Perşembe

Hamilelikte Gezi






28 haftalık hamilelikte gezmelere yavaştan son vermek gerekiyormuş. Ama kime göre?
Bebişimle birlikteliğimizde 26. haftayı doldurduğumuz şu günlerde bir yolunu bulsam da bir yere kaçsam diye tilkiler dolaşıyor beynimde. Öte yandan elimde rehber, sırtımda çanta, sabahtan akşama yürüyecek halim yok sokaklarda büyümüş göbeğimle.

Bu haftaki randevumda doğum uzmanına onu sordum; bir yerlere gitmek istesem rapor almam gerekiyormuş diye. Kadıncağız ben senin yerinde olsam gitmezdim, dedi kısaca ki ben sorunsuz hamilelerden biriyim. DVT (deep vein thrombosis) yani bacaklarda oluşan uzun süre oturmaktan ve hareketsizlikten olabilecek olan bir çeşit damar tıkanıklığı yüksek risk taşıyormuş gebeliğin son aylarında. Bu sadece uçakta başımıza gelebilir gibi gelse de, aslında otobüs, araba ve tren yolculuklarında hatta işyerinde uzun süre bilgisayar başında oturmakla bile olabilir. O zaman ne yapmalı saatte bir koltuğa elveda demeli ve yürümeli. Aslında 3 aylık hamileyken Amerika uçuşu için aldığım anti-DVT çorabını mı giysem acaba işe gelirken artık ekstra önlem olarak?

Ayrıca tatile çıkacağımızı düşündüğünden güneşte fazla kalmamam gerektiğini söyledi. Bu Mart kara kışında güneş olsa da görsem diyecektim kendisine; ama kibarlıktan vazgeçemedim. Zaten uzun bir uçuş düşünmediğimizi, en fazla Avrupa’ya bir kaçamak yapacağımızı söyledim.Çok fazla onaylamadı gene de; eğer birşey olursa erken doğum gibi, orada mahsur kalacağımı, doğumu her nerdeysem orada, oranın şartlarıyla yapacağımı ilave etti. Gözüm korkmadı değil; ama bu doğum başlamadan birkaç gün önce hiç ipucu vermez mi ki hemen eve döneyim?

Bunlar da araştırmalarım; THY, Pegasus, EasyJet, BA ve diğer havayolları hamilelikte 28 haftayı doldurduktan sonra uçuş için mutlaka “sağlamdır, uçakta doğurmayacaktır” raporu istiyor. Hem giderken hem de dönerken. Bu raporlar da bir hafta geçerli. Eurostar yolcuyu kendi haline bırakıyor, “istiyorsan gel bin; ama ben sorumluluk almam” diyor. Feribotların çoğu da rapor isteyenlerden. En güzeli benim gibi geç kalmadan, 28 hafta dolmadan son gezileri bitirmek.