7 Ocak 2010 Perşembe

Küba Günlüklerim - 8. Gün

7 Ocak 2010: Sabah tura yetişmek için erkenden uyandık bugün. Elda’nın hazırladığı kahvaltıdan sadece meyve sularını çabucak içip ekmek arası jambonlarımızı yanımıza alıyoruz günün ilerleyen saatlerinde gerekebilir diye. Arnavut kaldırımlı sokaklarda nereden geldiği belli olmayan sulara basmamak için çabalayarak Parque Central meydanına nefes nefese varıyoruz. Büyük, eski ama bakımlı bir kamyon var binmemiz için. Neşeli ve konuşkan tipik bir tur rehberi bizi karşılayarak üzeri açık ve sandalyeler dizili kamyona binmemize yardımcı oluyor. Sandalyeler sıkıca bağlanmış birbirine ve kamyona. Yine de ilginç bir yolculuk olacağı belli ilk dakikalardan. Diğer turistlerin binmesini beklerken bir yandan da köşe başlarındaki büfelerden ekmek arası jambon almak için sıra bekleyen Kübalılar’ı izliyoruz. Kamyon yola çıkarken bizi el sallayarak uğurluyor bazısı.

Şehirden uzaklaşıp önce ana yola çıkıyor, oradan da Topes de Collantes yönüne tırmanmaya başlıyor kamyon. Virajlı yollarda kamyon üzerinde bir sağa bir sola sallanıyoruz ve iyi ki de montları yanımıza almışız. Herkes birkaç kat daha giyinip sarınıyor iyice rüzgardan korunmak için. Bir süre sonra kamyon duruyor; bir kafenin yer aldığı bu noktada birkaç kişi tuvalete doğru koşarken biz de diğerleriyle birlikte merdivenleri takip ederek bir inşaatın çatısına çıkıyoruz manzara için. Trinidad, Ancon ve La Boca’yı birarada görebiliyoruz buradan. Daha sonra da bindiğimiz kamyon hakkında bilgi edinmek üzere tur rehberini sorguya çekiyoruz. Rus yapımı ZIL marka kamyon, Angola’ya yardım için gönderilmiş 70’lerde Angola’nın bağımsızlık savaşı sırasında. Savaştan sonra da Küba’ya geri getirilerek turistik amaçlarla kullanılmaya başlanmış. Tur rehberi de bizim nereli olduğumuzu soruyor. Türk’üz cevabını duyar duymaz rakı muhabbetine giriyor. Şaşkınlıkla soruyoruz biz de rakıyı nasıl bildiğini. Meğer geçen sene bir Türk grubu varmış gezilerinde rehberlik ettiği. Onlar rakı getirmişler yanlarında Küba’ya, tur rehberine de ikramda bulunmuşlar tabii. Mola bitiyor ve kamyona doluşup, iyice sarınıp bir sonraki noktaya harekete geçiyoruz.


Eskiden hastane şimdi ise özel terapi ve rehabilitasyon merkezi olan 210 odalı dev Kurhotel’e geliyoruz. Otel çalışanları nedeniyle çevrede bir de yerleşim alanı oluşmuş, okulu hatta üniversitesi ile. Las Villas Üniversitesi 1980’den beri faaliyette. Buradan kahve müzesine geçiyoruz. Fransızlar’ın adaya yerleşmesi ile kahveyi ve kahve üretimini öğrenen halk, iklimin kahve bitkisi yetişmesine uygunluğu ve toprağın bereketi sayesinde önemli bir pazar haline getirmiş Küba kahvesini. Küçük ve modern kafenin bahçesinde farklı köşelere yerleştirilmiş yeşil kahve meyvelerini, kuruyup kararmışları, öğütüldüğü el makinelerini, saklandığı kapları, sarıldığı yaprakları görüyoruz. Bu sırada aklımıza Türkiye’de bir kahve müzesi olup olmadığı takılıyor. Hiç duymadığımızı farkediyoruz üzülerek. Kafenin içi de müzenin devamı; duvarlarda eski fotoğraflar, kölelerin yaşadığı ve çalıştığı yerler gösteriliyor haritalarda ve resimlerde. Kahve pişirilen eski kaplar sergileniyor. O sırada tur rehberi bize dönerek, “Kahve Türkiye’den Avrupa’ya yayılmış siz daha iyi bilirsiniz gerçi” diyor. O sırada herkes bize bakınca utanıyoruz keşke Türk kahvesinin nasıl pişirildiği dışında kahve hakkında söyleyecek birşeylerimiz olsaydı diye. Haritayı inceleyip kahvenin Anadolu’ya Yemen’den geldiğini görünce yıllardır bilip kullandığımız sözün anlamını çözüyoruz: “Kahveler Yemen’den mi?” deriz ya hep uzun sürdüğünde pişirilmesi. Tanıtım bitince bizlere kahve ikramı yapılıyor; espresso* tarzı. Bu sırada diğer turistlerle tanışma ve muhabbet imkanı doğuyor. Aslen İngiliz ama Avustralya’da yaşayan bir aile 7-8 yaşlarındaki iki kızlarıyla yolculuk yapıyor. Güney Amerika’yı, Ekvator’u ve yağmur ormanlarını gezmişler ufaklıklar o yaşta. Tropik bitkileri sayıyorlar birbirlerine.

Tekrar kamyona bindikten sonra yürüyüş parkurunun başlayacağı noktaya varıyoruz birkaç kilometre sonunda. Uzun, zorlu bir parkur olacak diyor tur rehberimiz. Jambonlu ekmekleri yemenin tam zamanı. Adamın ardında tek tek sıraya dizilip, başlıyoruz uygun adım yürümeye toplam yirmi kişi, ikisi çocuk. Kahve bitkilerinin palmiye gölgelerinde yetiştiğini, palmiye ağacının her milimetresinin tütün bitkisi sarma, kahve depolama, mutfak inşaatı yapma gibi farklı amaçlarda kullanıldığını, dokununca kapanan bitkinin yapraklarını, leşlerin onlarca kilometre üzerinde uçan yırtıcı kuşları ve daha birçok şeyi anlatıyor bize arada bir durarak. Tepeden aşağıya doğru iniyoruz ve el değmemiş gibi görünen tabiatın keyfini çıkarıyoruz yol boyunca. Tarihte ilk defa bir turist turuna katıldık; ama tura katılmadan da buraları görebilmek çok zor olurmuş diye konuşuyoruz. Uzun bir yürüyüş sonrası şelalelerin başladığı noktaya varıyoruz nihayet. Senenin çok kısa bir süresinde su olurmuş buralarda ve şanslıyız ki biz ona denk geldik. Çünkü az ilerideki durgun suda yüzmek için soyunmaya başlıyor gruptan insanlar. Su öyle soğuk ki soyunup giyinmeyi göze alamıyorum. O sırada Baran nehre atlıyor bile diğer birkaç kişiyle. Ufak kızlar da yüzüyor; ama ben cesaret edemiyorum; su buz gibi. Tur görevlisi de kışın biz yüzmeyiz diyor; tabii 25ºC onlar için kış. Serinlemiş ve ferahlamış olarak sudan çıkanlar üzerlerini değiştiriyor yanımızda; kabin, tuvalet tarzı yerler yok. El değmemiş, değmesine de izin verilmeyecek bir yer burası.



Dönüş için giyinmesi, atıştırması biten yola koyuluyor. Tur rehberi “İnerken en önde, çıkarken en sonda olurum” diyor. Biz de yavaştan tırmanmaya başlıyoruz Baran’la. Artık öğle saati olduğundan taşların üzerinde güneşlenen kertenkeleleri fotoğraflıyor, etrafımızda ötüp bir uçan bir konan Küba ulusal kuşu tocororoyu** gözlemliyoruz. Yukarı doğru çıktıkça hava ısınıyor, üzerimizdekileri bir bir çıkartıyoruz. Arada bir çatallaşan yollarda yönünü şaşıran bizden öncekilerle birlikte indiğimiz yolu bulmak için beyin jimnastiği yapıyor, bir süre ilerledikten sonra doğru veya yanlış yolda olduğumuzu farkediyoruz. Başlangıç noktasına döndüğümüzde yorgun ve açız. Bakıyoruz bizden önce varanlar yerlere atmış bile kendilerini. Şelalede üşüyüp suya girmeyen ben bile çeşmenin altına kafamı sokuyorum serinlemek için. Herkes toplandıktan sonra tekrar kamyona doluşuyoruz turun son durağı olan restorana gitmek üzere. Dağlar arasındaki bu güzel yerin turlar ve turistler için olduğu belli, yani devletin yeri. Herkes yemeğe saldırıyor bir an evvel, kalite ve lezzet arayan yok; biz dahil. Yemek olarak domuz rosto, yanında haşlama sebze ve kurabiye tarzı aperatifler var sadece. Mecburen yiyoruz; çünkü yiyecek başka birşey yok. Masadan kalkıp kendimizi çimlere atıyoruz kahve eşliğinde. Güneş altında yemek sonrası tam siesta yapılası bir yer. Tur rehberi bu civarda oturduğu için bizden ayrılıyor bir traktöre otostop çekerek. Biz de ona el sallayıp kamyonla Trinidad yoluna gidiyoruz.


Parque Central’da bitiyor tur ve herkes ayrı bir yöne dağılıyor. Biz de casa’ya gitmeyip önceki gün seçtiğimiz birkaç resmi satın almak için Plaza Mayor’a çeviriyoruz rotamızı. Baran iki değişik müzik aleti satın alıyor kendisine; ama pazarlık yapabilir miyiz diye çat pat İspanyolcamızla uğraşırken adam kafamdan bir kolye geçiriyor hediye olarak kuru baklagillerin dizilip boyanmasıyla yapılmış. Ben de iki ufak resim seçiyorum eve getirmek için. Viazul otogarına gidip ertesi sabah için Varadero biletlerini ayarlıyoruz. O sırada karşı kaldırımdan tanıdık iki sima geçiyor. Onlar da bizi tanıyor ve el sallıyor yanımıza doğru ilerlerken. Silvia ve Maurizio, Vinales’te, birlikte mağara aradığımız İtalyan çift. Ayaküstü selamlaşıp akşam yemeğinde buluşmak üzere yer ve saat kararlaştırıyoruz hemen. Lonely Planet’te okuduğum bir yeri, Kübalı bir ailenin işlettiği Sol & Son adlı lokantada buluşmayı öneriyorum onlara. Biz oraya gitmeyi önceden kararlaştırmış ve Elda’ya akşam yemeği hazırlamamasını söylemiştik sabah. Akşama hazırlanmak için casa’mıza doğru ilerlerken, sanki eski bir dostla Küba’da karşılaşmış gibi hemen nasıl da yemek için sözleştik onlarla diye konuşuyoruz.


Casa'ya dönünce Elda ve Felix'le hesabı kapatıyoruz. Felix bize sürpriz olarak çalıştığı şeker fabrikasından şeker kamışı getirmiş. Çok şaşırıyoruz, bizim için onu kesip, ki bayağı sert bir odun, soyarak ortasından çıkan beyaz lifli bitkiyi dilimliyor. Nasıl yiyeceğimizi de gösteriyor; ağzımıza atıp çiğniyor, tüm suyu emiyor ve lifleri çıkarıyoruz. Öyle tatlı bir su çıkıyor ki çiğneme sonucu sanki az sulu bol toz şeker yiyoruz. Esmer ve beyaz şeker arasındaki farkı soruyorum Baran'ın tercüme yapmasıyla, hiç bir fark olmadığını, kamışın dallandığı yerlerin kahverengi olduğunu ve dolayısıyla oradan elde edilen şekerin de kahverengi olduğunu söylüyor. Avrupa'da organik şeker diye kahverengi şeker çılgınlığı yaşandığını anlatıyoruz; gülüyor, hiç bir fark yok arasında diyerek.

Sol & Son’a vardığımızda onların bizden önce gelerek dört kişilik bir masaya oturduğunu gördük. Eski eşyalarla dolu bir ev burası bazısı içeride bazısı bahçede 7-8 masası bulunan. Yan masada gündüz turda beraber olduğumuz birkaç kişi de var. Yemek için tavuk istedim, güzel yaptıklarını okumuştum önceden. Tombul orta yaşlı bir adam yapıyor servisi; sahibi yani evin babası olsa gerek. Bize bir porsiyon tavuk kaldığını, balıkların bittiğini, sadece domuz etli birkaç çeşit yemeği kaldığını anlatıyor. Bu tür yerlere paladares deniliyor, casa particular gibi aile işletmesi. Her istediğiniz her zaman bulunmuyor, mutfakta malzeme kalmayınca da kalanlardan ne varsa yiyorsunuz. O nedenle çok taze ve lezzetli herşey. Sabah ve öğle domuz yediğimi duyunca tavuğu bana bırakıyorlar nazikçe. Yemekler geldiğinde birbirimizinkinden tadıyor, yine İngilizce, Türkçe, İtalyanca muhabbet ediyoruz. Hatta bir ara Maurizio tavşanı Bugs Bunny diye tarif ediyor ingilizcesini bilemeyince, epey gülüyoruz. Onlar İtalyan, biz Türk olunca ortak çok konu çıkıyor konuşacak başta yemekler, zeytinyağı, Avrupa Birliği gibi. Ardından önceki akşam gittiğimiz bara götürüyoruz onları. Trinidad’a yeni geldiklerinden biz üç gündür edindiğimiz deneyimleri paylaşıyoruz onlarla. Gece sonunda biz onları Londra’ya çağırıyoruz, onlar da bizi Toskana’ya davet ediyorlar. Güzel bir gece geçirmenin keyfiyle e-posta değiş tokuşu yaptıktan sonra ayrılıyoruz. Dünya’nın başka bir yerinde bu çiftle karşılaşsak yine böyle muhabbet olur muydu, yoksa Küba’nın sıcak havası, ortamı ve doğası mıydı bu tılsımı sağlayan?

* Espresso: Konsantre kahve içeceği, sıcak suyla basınç altında ince öğütülüp demlenir. Diğer kahve çeşitlerine göre en yoğun olanıdır ve latte, macchiato, mocha gibi kahveler espresso baz alınarak üretilir; krema, süt ve esanslar katılarak. Türk kahvesi gibi küçük fincanlarda içilir; tek farkı telve bulunmaması.

* Tocororo: Cuban Trogon da denilen Küba resmi bayrağının renklerini (mavi, beyaz ve kırmızı) aldığı Küba’ya özgü ufak cinste bir kuş. Nesli tükenmek üzere olan bu kuş Küba’nın Sierra Maestra ormanlarında yoğun olarak görülüyor.

6 Ocak 2010 Çarşamba

Küba Günlüklerim - 7. Gün

6 Ocak 2010: Evde taze meyve suları ve kahve eşliğinde kahvaltıdan sonra havanın güzelliğinden etkilenip mayolarımızı da giyiyoruz ne olur ne olmaz diyerek. Sokaklar sabah işe ve okula giden insanlarla dolu. İlk olarak cambio’ya (banka) uğrayıp biraz daha döviz bozduruyoruz. Her zamanki gibi turistlerden ve Kübalılar’dan oluşan uzun bir sıra var önünde. Önceki gece kapalı olan turizm ofislerinden nerede ne var diye sorup soruşturup Playa Ancon’a* (Ancon plajı) nasıl gideceğimizi öğreniyoruz. Her saat başı şehri dolanan ve plaja da uğrayan servisler burada da var tıpkı Vinales’teki gibi. Durakta uzun bir sıra var önümüzde turistlerle dolu. Biz de beklemeye koyuluyoruz. Taksiler de yolun karşısında sıraya girmiş. Baran gidip öğreniyor ücretini; hemen hemen aynı fiyata götürüyor eğer yanımıza iki kişi daha bulursak. Arkamızda bekleyen turistlere teklif ediyoruz taksi paylaşmayı. Kabul etmiyorlar. O sırada otobüs geliyor; ama o kadar dolu ki ancak ön sıralardan birkaç kişi binebiliyor. O sırada biz ne olduğunu farkedene dek taksiler atak davranan müşterilerle yola koyuluyor. Önümüzde duran orta yaşlı bir çift bize taksi paylaşmayı teklif edince hemen kabul ediyoruz; ama bu kez de ortada taksi kalmıyor. Biraz bekledikten sonra kanun dışı çalışan bir araç sahibiyle anlaşıyoruz. Bizi 1947 model yeşil bir Plymouth** ile plaja götürecek. Otobüse binip diğer taksileri kaçırdığımıza üzülmüyoruz arabayı görünce; hatta seviniyoruz. Böyle bir araçta seyahat fırsatı her zaman ele geçmez.


Arabadaki diğer çift Alman. Bizim Türk olduğumuza şaşırıyorlar ve Berlin’deki Türkler’den bahsediyorlar: kebapçı olarak bilinen Türkler’den. Yol boyu İstanbul, Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri, Alamancılar ve futbol üzerine konuşuyoruz. Tabii bir de bindiğimiz araba hakkında. Erkek olan arabanın kendisiyle yaşıt olduğunu söylüyor gülerek. Dönüş için saat kararlaştırıp bizi gelip almasını rica ediyoruz arabanın sahibinden. Alman çift bir gün önce de bu plajdaymış; bize görülmesi, yapılması, yenilmesi gerekenleri anlatıyor ayrılmadan önce. Bizse sabırsızız, kumlara koşmak istiyoruz hemen. Deniz türkuvaz renkli, güneş tepemizde parlıyor, kumlar altın rengi incecik, hafif rüzgar ise yüksek palmiye ağaçlarını sallıyor. Hemen üzerimizi değiştirip atıyoruz kendimizi serin sulara ve ardından ılık kumlar üzerine.

Biraz uyku ve tembellikten sonra acıkmış olarak Almanlar’ın bize önerdiği pizzacıda soluğu alıyoruz. Burası bir otele ait olduğundan devletin yeri ve servis inanılmaz derecede yavaş. Garsonlar hesabı almak için bile gelmiyor masaya. Vinales’te konuştuğumuz birkaç turistle karşılaşıyoruz pizzacıda. Herkes bizimle aynı güzergahı paylaşıyor gibi geliyor bana bir gün eksik bir gün fazla. Nihayet dışarı çıktığımızda akşamüzeri serinliğini farkediyoruz rüzgarı daha sert estiren. Sahilde yürüyüş yaparak Alman çiftle buluşma vaktini bekliyoruz hafiften bronzlaşmış olan derimizde tuz izlerinin keyfiyle.


1947 yaşındaki arabayı bekliyoruz; ama gelmiyor. 15 dakika bekledikten sonra adamın belki başka bir işi çıktığını ya da daha iyi kazanç sağlayacağı müşteri bulduğunu Alman çiftin erkeğine anlatmaya çalışıyoruz. Fakat o inatla, o aracı beklemek istiyor. Herhalde Alman mantığı olsa gerek; gelecek denildiyse gelecek. Otellerde çalışan Kübalılar’ın binmesi için halk otobüsleri geliyor. Bizim orada beklediğimizi görenler bizi otobüse davet etse de Almanlar ısrarla beklemekte kararlı. Yaklaşık yarım saat bekleyiş sonunda nihayet pes ediyorlar ve başka bir taksiye atlayıp gün batımı için Casa de la Musica merdivenlerine yetişiyoruz böylelikle. Plaza Mayor’da birçok dükkan var el yapımı müzik aletleri, takılar ve yağlı boya resimler satan. Dükkanları gezip resimleri inceliyoruz uzun uzun eve hatıra birkaç şey götürmek üzere. Ben resimlere kilitlendim daha çok, Baran da Afrika kökenli müzik aletlerine. Turizm ofisleri kapanmadan Topes de Collantes*** turu ayarlıyoruz ertesi güne. Ev sahiplerimiz orayı mutlaka görmemizi istemişlerdi ve tura katılmaktan başka ve ekonomik gidiş yolu yok ne yazık ki.
Elda sofrayı hazırlarken ben de 2 yaşındaki torunuyla oynuyorum. Kıvırcık saçlı, melez, yerinde duramayan bu erkek çocuğu zaptetmek çok güç. Onu bir süre balıklarla oyaladıktan sonra annesi gelip alıyor yemeğimiz hazır olduğu için. Balık ağırlıklı bir menü var sofrada bu akşam yanında siyah fasülyeli pilavla. Evin erkekleri de arkadaşlarını ağırlıyor terasta neşeli bir içki sofrasıyla. Bize tanıdık geliyor bu muhabbetler.

Gece hava oldukça serin ve belki de bu sebeple bir önceki akşamın eğlencesi yok meydanda. Çin’li Yuna ile karşılaşıyoruz burada da; dünya mı küçük yoksa bizi mi takip ediyor diye şakalaşıyoruz bile. Canlı müzik olan başka bir mekan buluyoruz; kapıda bilet kesiyorlar; ama meydana göre daha korunaklı olduğundan içeri giriyoruz ve iyi ki de burayı seçiyoruz. Şovlar, dans ve müzik bu gece burada. Oturacak yer buluyor ve eğlenmeye bakıyoruz. Afrika kökenli dansçılar burada çıkıyor bu gece farklı danslarla. Arada bir turist bir Kübalı eş oluyor yine salsa yapmak için. Rüzgardan korunaklı bu barda iyi vakit geçiriyoruz tatilimizin yarısı bitti diye kadeh kaldırarak.

* Playa Ancon: Küba'nın güney sahillerindeki en iyi kum ve plaj burada. Trinidad'a araba ile 15 dakika uzaklıkta bu tatil yöresinde üç otel bulunuyor. Tek kötü yanı ki oteller sizden saklar, gün doğumu ve gün batımında ortaya çıkan sinekler. Serbest ve tüplü dalışın yanı sıra balıkçılık turları da turistler tarafından ilgi görüyor.

** 1960’lara dek Küba Amerikan arabalarının en büyük alıcısıymış. Zamanında geniş, ağır, aile arabalarını tercih etmişler hep ithal ederken. Amerikan ambargosundan sonraysa ancak Rus Lada marka arabaları satın alabilir olmuşlar ki bunlar da birkaç on yıldan fazla dayanamamış. Halbuki adadaki Amerikan arabaları hala kullanımda ve çoğu turistlere hizmet ediyor. Kendi arabasını satın almak da güç bir Küba’lı için. Hem pahalı hem de benzin fiyatlarını karşılamak imkansız ekonomik olarak.

*** Topes de Collantes: Küba’nın en yüksek tepelerinden biridir. Trinidad ve Şeker Fabrikaları Vadisi gibi iki önemli dünya mirası eteklerinde yer alır ki tüm bölge doğal koruma alanıdır. Kahve üreticilerinin yaşadığı bu bölgeye, Batista eşinin hastalığı nedeniyle dev bir tüberküloz tedavi merkezi yapar. Yönetim değişikliğinden sonra, önce okula daha sonra da rehabilitasyon ve özel tedavilerin yapıldığı bir otele dönüşen dışarıdan çirkin görünümlü bu binanın odalarında birçok ünlü ressamın resimleri yeralır. Etrafında ise doğal bir cennet saklıdır yürüyüş parkurları arasındaki şelaleler, mağaralar, kanyonlar, nehirler ve göllerle.

5 Ocak 2010 Salı

Küba Günlüklerim - 6. Gün

5 Ocak 2010: Tatildeyiz demeden sabah 6’da kalkıyoruz; Trinidad’a gitmek için ayarladığımız taksi saat 7 civarı bizi almaya gelecek çünkü. Salı günleri hariç hergün Vinales’den Trinidad’a Viazul işliyor. Salılar için de 4 kişiye özel taksiler ayarlanıyor hemen hemen otobüsle aynı fiyata denk geliyor. Yoksa önce Havana’ya oradan da Trinidad’a geçmemiz gerek yolu biraz uzatarak. Lumino’nun enfes kahvaltısı sonrası yanımıza verdiği bir şişe guava suyunu da alıp uzun bir vedalaşma sahnesi yaşıyoruz. Hatta Baran dayanamayıp tekrar tekrar sarılıyor Lumino’ya yakın bir akraba misali. Lumino da bize “Seneye sizi bebekle bekliyoruz, siz gezersiniz ben bebeğe bakarım” diyor bir anne gibi.

Tesadüfen arabada birkaç gün önce karşılaştığımız Arjantin’li çift var Trinidad gezisinde bize eşlik edecek olan. Onların hem İspanyolca hem de İngilizce bilmeleri sayesinde şöforle ilişkimiz kesilmiyor yaklaşık yedi saatlik yol boyunca. Malia ve Gabriel ile tanışıyoruz ve arka koltukta sıkışıp kaynaşıyoruz iyice. Bir aylığına gelmişler Küba’ya; kıskanıyoruz tabii. Arjantin’de Sosyoloji üzerine master yapıyorlar ve üniversite öğretim görevlileri aynı zamanda. Malia üniversite değişim programıyla Avrupa’da yaşamış bir sene, İngilizcesi oldukça iyi. İkisi de başta Che Arjantin kökenli olduğundan Küba’dalar. Bir de sosyoloji okuduklarından komünist düzende yaşayan insanları gözlemlemek amaçları. Bu sebeple genelde bizim gibi turistlerden kaçıp halk arasına karışmışlar seyahatlari boyunca. Tek lüksleri bindiğimiz bu taksiymiş iki haftadır süren yolculuklarında. Trinidad sonrasında Che ve adamlarının Küba’nın güney doğusunda Sierra Maestra’dan başlayan yolculuk güzergahında, ormanlar-parklar içinde bir tur yapmayı düşünüyorlar. Yolculuk boyunca konuşacak çok şey buluyoruz; ama sıcaktan yorgun düşünce birbirimize yaslanıp uyuduğumuz da oluyor. Baran ve Gabriel uzun boylu olduklarından sırayla öne geçiyorlar her molada. Vinales’ten Havana’ya doğru gittikçe kapalı ve serin hava yerini sıcak ve bunaltıcı havaya bırakıyor. Öğle civarı yol üzerindeki köylerden birinde duruyoruz. Bütün domuz çeviren bir adamın tezgahında uzun kuyruklar oluşmuş ekmek arası domuz eti almak isteyenlerden. Şoför de sıraya giriyor; Arjantinliler de inip hemen alıyorlar birer domuz etli sandiviç. Biz de alsak mı derken o sırada domuz ve ekmekler üzerinde gezinen sinekleri görünce iştahımız kaçıyor. Trinidad’a az kaldı diyerek Londra’da depoladığımız bisküvilerle idare ediyoruz. Hayat kurtarıcı bu abur cuburlar burada. İyi ki forumları okuyup almışız yanımıza.

Havana’nın biraz güneyinden geçerek ilerlediğimiz rotamızda güzel ve eski bir şehir olan Cienfuegos’a geliyoruz Trinidad yolunda. Burası da Trinidad kadar ünlü, turistik ve dünya mirası listesinde. Denize tekrar yaklaşmış olduğumuzun belirtisi soluduğumuz havada. Bu yolculuk sırasında bir kez daha Küba’yı gezmek için araba kiralamadığımıza memnunuz. Yollarda ne bir tabela, ne yön gösteren oklar ne de trafik işaretleri var.

Trinidad’da kalacağımız yeri Lumino ayarladı. Küba’da her casa sahibinin başka şehirlerde tanıdığı casa’lar var müşterini paslaştığı. Birbirlerini yüzyüze tanımasalar da telefon vasıtasıyla biliyorlar ve kendi misafirlerinin ne yöne gideceklerini öğrendikten sonra önerilerde bulunuyorlar. Lumino bize arkadaşında yer olmadığını; ama arkadaşının bize başka bir yer ayarladığını söylemişti. Sabah şoföre de bizzat kendisi adresi tarif etmişti. Taksici bizi arnavut kaldırımlı Trinidad sokaklarından geçirdikten sonra, yüksek kırmızı tahta kapılı bir casa önünde bırakıyor. Malia ve Gabriel ile kısaca vedalaşıyoruz yine görüşürüz buralarda diyerek. Casa sahibi yaşlıca bir adam; bizimle tanıştıktan sonra haydi bakalım diyerek çantaları yüklenip asıl casa’mıza, Casa Elda'ya doğru yola koyuluyoruz. Adam önde biz arkada epey bir yürüdükten sonra Santa Ana kilisesi karşısında bahçeli tek katlı bir eve giriyoruz. Tipik Trinidad evi olmaması canımızı sıkıyor ilk etapta. Orta yaşlı kısa kıvırcık saçlı, hareketleri ağır ama gülümseyen bir bayan (Elda) ve eşi Felix ile tanışıyoruz. Odamızı gösteriyorlar; hayli geniş, örtü ve çiçeklerle süslü bir oda bahçenin bir kenarında. Yemek masası avluda, etrafında büyük akvaryumlar var içinde renkli balıklar yüzen. Elda bizi merdivenle çatıya çıkarıyor, manzara da odaya dahil. Şimdilik herşey iyi görünüyor; ama Lumino’dan sonra hiçbir casa sahibine ısınamayacağımızı anlıyoruz. Casa sahipleri genelde evin hanımı; casa isimleri de evin hanımının ismi. Ev sahipleriyle tanışma faslını geçip odaya kaydımızı yaptırdıktan sonra dolaşmak için dışarı atıyoruz kendimizi. Tabii öncesinde Elda’dan bize akşam için yemek hazırlamasını rica ediyoruz.


On dakikadan az bir yürüyüş mesafesinde şehrin göbeği; Plaza Mayor. Havana ve Vinales sonrasında burası bambaşka bir yer. Aynı ülkede bu kadar farklı mimari, farklı ülkeler tarafından işgaller’den* kaynaklanıyormuş. Buraya da Fransızlar gelip yerleşmiş Haiti’deki isyandan kaçıp. Evler yüksek tavanlı, küçük pencereli, renkli tahta kapılı genelde. Trinidad’da da Havana’daki gibi dolandırıcılar olduğunu okuyup dinlemiştik hep; ama buradakiler bizi pek rahatsız etmiyor. Kimbilir belki de biz alıştık. Biraz arnavut kaldırımlı dar sokaklarda dolaştıktan sonra, ki Trinidad da bir açık hava müzesi gibi, şimdilerde müze, 1500’lerde zengin bir şeker tüccarının evi olan geniş avlulu yapıya doğru ilerliyoruz. Saat 5’e yaklaştığından görevli bayan içeriye girmemize izin vermiyor; ama biz biraz ısrar biraz da rica ederek kendimize bilet kestiriyoruz. Amacımız kuleye çıkarak Trinidad’ı kuşbakışı tanımak. Biraz sıra bekledikten sonra dar, tahta merdivenlerle yukarı çıkıyoruz ve muhteşem manzara bizi bekliyor orada. Tüm gün arabada tıkılmışlığın acısını çıkartıyoruz; kuşlar bir gösteri yapıyor uzaklarda dağlara doğru, gün batıyor diğer yanda denize. Aşağıda Trinidad sokakları cıvıl cıvıl rengarenk. Müzik sesleri yayılıyor her yönden aynı ritim farklı ezgilerle. Yorgunluk gidiyor, ferahlıyoruz. Aşağıya inip sokak arasında bir kafe buluyoruz bol turistli. İçerisi çok güzel döşenmiş. Toprak kaplar içerisinde rom, limon ve şekerle yapılan bir içki servisi var. Onu yudumlayıp tabii ki bir köşede çalan canlı müziği dinliyoruz yine.

Evde Elda yengeç hazırlamıştı bize. Lumino kadar çok ve çeşitli yapmasa da, yanındaki mezeler ve salatalar ile ideal bir akşam yemeği yiyoruz. Hava gün batımında serin buralarda da. Yemek masası ise avluda. Buradaki ailenin asmalı konak tarzı bir evi ve kültürü var gibi geliyor bize. Elda ve Felix dışında ailenin araba tamircisi (tamirhane de evin diğer ucunda) oğlu ve gelini iki yaşındaki bebekleriyle evin bir odasında yaşıyor. Öte yandan oğlunun ilk eşinden olan on yaşında bir erkek çocuğu da burada yaşıyor ve cici annesiyle araları oldukça iyi. Evin gelini gündüz çalışıp akşamları çocuklarla oyunlar oynuyor. Biz bahçede yemeğimizi yerken, onlar da aynı vakitlerde mutfakta yiyorlar yemeklerini. Önce çocuklar, sonra erkekler ve en son da kadınlar sırasıyla.


Giyinip süslenip, montlarımıza da sıkıca sarınıp Plaza Mayor yolunu tutuyoruz. Kilise yanından geniş bir merdivenle yukarı doğru giden çıkmaz sokak geceleri açık hava barına dönüşüyor Casa de la Musica adıyla. Dileyen (tabii ki turistler) masalara, dileyen merdivenlere oturuyor. Canlı müzik yapan kalabalık orkestranın müziği şehrin sokaklarında yankılanıyor. Biri turist biri Küba’lı eşler pistte salsaya başladı bile. Trinidad’ın da salsa ve gece hayatı meşhur. Tüm gençler burada, adım atmaya yer yok. Bar önünde epey bir sıra bekledikten sonra birer sek rom alıp plastik bardaklarda, Pinar del Rio’dan satın aldığımız puroyu yakıyoruz denemek için. Ben sevmiyorum pek; ama Baran az da olsa havaya giriyor bir Baba 3 misali tüttürüyor dumanı. Üşüyünce biz de kendimizi piste atıyoruz; kime ne onlar kadar güzel salsa yapamıyorsak? En azından çabalıyoruz. Daha sonra ilerdeki merdivenlerde oturan yolda beraber geldiğimiz Arjantin’li çifti görüp yanlarına gidiyoruz. O sırada sahnede çoğu zencilerden oluşan dansçılar var. Kölelikten bugüne gelişlerini anlatan uzun ve güzel bir gösteri sergiliyorlar. Burada da birkaç şarkı arası para toplama veya cd satma olayı var; ama hakediyorlar. Bu tür gösterilere bilet almak için Avrupa’da bir dünya para ödeniyor.

* Küba’nın işgalleri: Christopher Columbus tarafından 1492’de keşfedildiğinde İspanyollar sahip çıkıyor adaya ta ki 1762’de Havana İngilizler’in hakimiyetine geçene dek. 1900’lere dek Amerika ve İspanya Küba için sürekli savaşıyor. Yerli halk İspanyollar’ı sevmese de şeker ve tütün yetiştirmeyi onlardan öğreniyor. Hatta Afrika’dan köleler getiriliyor yeterli iş gücü sağlansın diye. Havana’nın işgali sırasında İngilizler de yanlarında kölelerini getiriyor dışarıdan. 1791’de Haiti de köle sayısı soylu sayısını geçip de devrim olduğunda Haiti’den kaçan Fransızlar soluğu Küba’da alıyorlar ve onlara Avrupa’da Türkler’den öğrendikleri kahveyi ve nasıl yetiştirileceğini öğretiyorlar. Küba 1800’lerde şeker sayesinde altın devrini yaşıyor. Daha sonra ise köleleğin kaldırılması, Amerika ve bağımsızlık mücadeleleri ile bugünlere geliyor.

4 Ocak 2010 Pazartesi

Küba Günlüklerim - 5. Gün

4 Ocak 2010: Sabah erkenden Lumino bize sesleniyor, kapıdan işaret ediyorum üzerime kalın birşeyler alıp geleceğimi. Hava sabahları ve akşamları oldukça serin. Bu sabah bir taksiyle anlaşıp Pinar del Rio’ya tütün fabrikasına gideceğiz; o nedenle Lumino erkenden kahvaltıyı hazırlamış bile. Heriberto’nun eşi ilkokul öğretmeni. O okula, biz de taksi durağına evden birlikte çıkıyoruz.

Planımız bir saati tütünlerin nasıl sarıldığını öğrenerek geçirmek, birkaç saati de Pinar del Rio merkezini görerek geçirmek ve gün batmadan Vinales’e dönmek. Taksici bizi bekleyecek şekilde anlaşıyoruz. Buradaki esnaf gerçekten Havana’dakilerden çok farklı, bize güven veriyorlar. Havana’da sözleşip anlaştığın taksiler seni almak için gelmeyebiliyormuş. Yarım saat yolculuk sonrası Partagas tütün fabrikasının kapısına vardığımızda fabrikanın kapılı olduğunu tur otobüsleriyle gelen yüzlerce turistle birlikte öğreniyoruz. İşin garibi, bayram değil seyran değil ve kimse o gün kapalı olacağını bilmiyor oranın, tur rehberleri dahil. Hayal kırıklığı içerisindeyiz ve Küba’da bazı şeylerin keyfi kararlara bağlı olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Havana’daki fabrikayı görürüz dönüşte diye teselli ediyoruz birbirimizi. Taksicimiz bize çok yakında bu bölgeye özgü bir rum(rom)* fabrikası olduğunu söyleyip bizi oraya götürmeyi teklif ediyor. Tanıdıkları sayesinde turist kafilesine katılmamıza gerek kalmadan özel tanıtım yaptırtıyor bizim için. Rom içkisinin nasıl yapıldığını öğrendikten sonra tatmak ve satın almak için yapılmış bölüme geçiyoruz. Bu bölüm turistlere hizmet verdiği halde içerideki atmosfer tam bir köy bakkalını andırıyor. Farklı çeşitlerini tadıp; Pinar del Rio yöresine ait bir şişe rom ve akşam denemek için de birkaç çeşit puro satın alıyoruz. Pek hoşumuza gitmeyen Pinar del Rio’da toplam bir saat bile geçirmeden tekrar Vinales’e dönüyoruz. Yolda taksiciye bizi tanıdığı bir tütün çiftliğine götürüp götüremeyeceğini soruyoruz. Olmaz mı? Hemen kendimizi mogoteler arasında bir bahçede tütün bitkileri arasında buluyoruz.

Hasır şapkası, yanık teni ve güneşten kısılmış gözleriyle bahçe arasından 50 yaş üzerinde görünen; ama ancak 40’larında biri geliyor ve elimizi sıkıp tanıştıktan sonra garip sesler çıkarıp kümes hayvanlarını çağırıyor yanına. Onları yemleyip bir süre sevdikten sonra bizi palmiye ağaçlarından örülmüş ve içerisinde tütün yaprakları kurutulan yüksek çatılı tütün evine doğru götürüyor. Gün ışığından birden karanlığa geçince gözlerimiz kararıyor ve tütün bitkilerinin nemli kokusu ciğerlerimizi dolduruyor. Sigara sevmememize rağmen bu koku bizi rahatsız etmiyor. Yeni asılmış ıslak, yarı kurumuş ve tam kurumuş yapraklar büyük bir özenle dizilmiş. Bize yaprakları tek tek elletip kokmamızı istedikten sonra palmiye yaprağına sarılı kuruma işlemini tamamlamış yapraklardan çıkarıyor birkaç tane. Eliyle olabildiğince düzleştiriyor ve içerisine tütün yerleştirip asma yaprağı sarar gibi iki yaprağı beraber kullanarak bir puro sarıyor. Sonra da bir ucunu keserek yakıp içiyor karşımızda. Şapkasını çıkarıp ne kadar sağlıklı olduğundan bahsediyor saçlarını göstererek; çünkü puro içmenin bir kuralı ciğerlerine çekmemek sigaranın aksine diye anlatıyor. Bir şiir okuyup bize de birer tane sarıyor hediye amaçlı. Olay sonuna doğru bir şova dönüşse de biz tütün hakkında çok şey öğreniyoruz orada.



Öğleden sonra için, ana caddeden beyzbol sahası’na** doğru ayrılan yoldan devam eden bir yürüyüş parkuru oluşmuş ya da oluşturulmuş mogotelere doğru giden. Bölge insanlarının iki gündür verdiği güven ve azıcık ilerlettiğimiz İspanyolca’mızla kendimizi bahçeler arasında, kah çamurlu kah at pislikli ama her daim kıpkırmızı topraklarda yürür buluyoruz. Ortalıkta kimseler yok bizden başka, zaman zaman at üzerinde turistler ve köylüler geçiyor; selamlaşıyoruz. Öyle huzurlu bir yer ki, keşke yarın gitmek zorunda olmasak diye geçiyor içimizden. Hava güneş tepede olduğu sürece sıcak. Bugüne dek görmediğim yakıcı Ocak güneşi mutluluk veriyor bana. Huzur içinde kuş sesleriyle birlikte yürüyor, Küba hakkında muhabbet ediyor, Londra’dan getirdiğimiz abur cuburları atıştırıyor ve arada bir durup fotoğraf çekiyoruz.

Bir saatten fazla yürüdükten sonra ileriden kadın ve erkek sesleri geldiğini farkettik birden. Yaklaştıkça, bağrışarak bize doğru gelen bir çift turist olduklarını görüyoruz. Bize sesleniyorlar uzaktan geldiğimiz yönü göstererek; anlamıyoruz. Ellerindeki haritalara bakıp tartışıyorlar. İyice yaklaşınca konuşmalarından İtalyan bir çift olduklarını ve haritalarında işaretli bir mağaraya gitmek istediklerini anlıyoruz. Önce bildiğimiz birkaç İspanyolca kelime ile iletişim kuruyoruz; ama aldığımız İtalyanca cevaplar karşısında Baran’ın yedi sene önce bir İtalya gezisi nedeniyle öğrendiği İtalyanca’sı işe yarıyor ve ne demek istediklerini tahmin ediyoruz. Bizi önce İspanyol zannediyorlar, ama Türk olduğumuzu söyleyince İtalyanca’yı nasıl öğrendiğimizi sorguluyorlar o arada. Otuzlarında, hayli neşeli bir çift. Bize, onların peşine takılmamızı teklif ediyorlar gidecekleri mağarayı överek. Böylece Silvia ve Maurizio ile tanışıyor ve onların peşine düşmeye karar veriyoruz; ama ortam o kadar garip ki bizim İspanyolca bildiğimiz kadar Silvia İngilizce biliyor ve Baran’ın İtalyanca bilgisi başlangıç seviyesinde. Ben İtalyanca bilmiyorum, Maurizio da İngilizce bilmiyor. Sessiz kırmızı topraklı patika bir anda dört farklı dilin konuşulduğu kahkaha dolu bir ortama dönüşüyor. Maurizio çok komik, meraklı ve bilgili bir adam. Her gördüğü otu, böceği, yaprağı elleyerek “Silvia mio love, ...” diye birşeyler anlatıyor eşine. Arada bir bize de dönüp ne olduğunu söylüyor İtalyanca; anlamadığımızı farkeden Silvia araya girip çatpat İngilizcesiyle bize açıklamaya çalışıyor. Bazen de Baran İtalyancayı anlayıp bana Türkçe çevirisini yapıyor. Bu şekilde arada kaybolup arada geçenlere yol sorup ilerlemeye devam ediyoruz Vinales vadisinde ta ki uzakta bir tütün evi görene dek. Maurizio hemen tütün evi içine kafasını sokuyor, içeriden davet alınca da bize dönüp eliyle gel gel işareti yapıyor. Dışardan bir tütün evi gibi de olsa içeride çeşitli meyveler, purolar ve çuvallar dolusu pirinç var. Evin sahibi ve eşi hindistan cevizinin tepesini kesip bize ikram ediyor içmemiz için. Bir çift de İngiliz var kendi özel rehberleriyle içeride oturan, onlar da mola vermişler burada, tanışıyoruz herkesle. Şeker kamışı suyu bile içiyoruz, kendi kurdukları şeker kamışı suyu sıkma aletiyle. Biraz dinlenip muhabbet ettikten sonra, tabii herkes anadilinde konuşuyor, yola devam ediyoruz yine bahçeler arasında.




Mısır tarlalarının yanındaki bir kulübede birkaç kişi görüyoruz taraçada oturan. Maurizio onlara da mağaranın yerini soruyor ve mağara görevlisini buluyor sonunda. Öyle gizli saklı bir yerde ki, kendimiz bulamazdık, tıpkı Los Aquaticos’ı kendi başımıza bulamayacağımız gibi. Gaz lambaları yakılıyor, çantalardaki fenerler çıkarılıyor. Önde Küba’lı görevli, arkasında İtalyan çift ve en arkada da biz başlıyoruz kaygan ve ıslak kayalar üzerinde karanlığa doğru ilerlemeye. Maurizio, görevliden daha çok konuşuyor mağaranın oluşumu, sarkıtlar ve dikitler hakkında. Her dediğini bir anlayabilsek! Epey büyük bir mağara Cueva del Silencio; en dibe kadar gidip dönüyoruz hepbirlikte. Çıktığımızda görevliye bahşiş bırakıyoruz; ama Maurizio gene adamı sorguya çekmeyi sürdürüyor ağaç, kuş, böcek hakkında. Sonunda mağarayı birlikte bulup keşfetmenin hazzıyla İtalyan çiftle yollarımızı ayırıyoruz memnun olduk diyerek. Onlar bizim bir önceki gün yaptığımız geziyi yapacaklar Cuevo del Indio yönüne, biz ise son Vinales saatlerini yine mogoteler arasında geçirmek istiyoruz.


Şarkılar söyleyerek, arada durup fotoğraf çekerek ya da çantadaki abur-cuburla piknik yaparak tüm yolu geri yürüyoruz Vinales’e doğru. Beyzbol sahasından geçerken gözümüz sahanın doluluğuna takılıyor, farklı yaş gruplarındaki çocukların oyunlarını izliyoruz bir süre. Sonra odaya dönüp ertesi sabah için hazırlanmayı aklımızdan geçiriyoruz; ama eve vardığımızda Lumino’nun mojito teklifine hayır diyemiyoruz. Bana özenle mojito yapmasını öğretiyor, derdi evimize döndüğümüzde Baran’a aynısını hazırlamam. Baran’ı benden daha çok seviyor gibime geliyor. Taze nanesi bahçeden ve romu da peso marketten mojitoyu hazırlıyorum; hoşuna gidiyor Lumino’nun. Ufak bir şişe rom hediye ediyor bize. Baran da benim için hazırlamak istiyor bir tane; ona çok gülüyor. Küba’da da kadın erkeğe hizmet eder anlayışı yaygın. Karşılıklı mojitomuzu yudumlarken Heriberto da sek romuyla muhabbete dahil oluyor ve başlıyoruz sakallıları*** çekiştirmeye. Halkın inek eti yemesinin yasak olduğu Küba’da yasadışı yolla inek kesen birine 25 yıl hapis cezası veriliyor ya da süt çok pahalı olduğundan çocuklara belli bir yaşa kadar bedava dağıtılıyor diye anlatıyor Heriberto.


Bu akşam Küba’nın geleneksel yemeklerinden kızarmış tavuk var ana yemek olarak yanında yine bir sürü çeşitle. Lumino defterini getiriyor bize yazmamız için, Türkiye ve Küba’nın da yerini gösteren bir dünya haritası çiziyoruz ona, bir de yaptığı yemekleri. Eminim bizi de anlatacak arkamızdan başkalarına. Hesabı kapattıktan sonra getirdiğimiz ilaç, kalem, sabun vs türü şeyleri bırakıyoruz. Öyle mutlu oluyor ki Lumino, keşke daha çok getirseymişiz diye üzülüyorum. Sabaha görüşmek üzere diyerek Lumino bizi meydandaki Casa de la Musica’ya yolluyor salsa yapmamız için.

Girişte turistlerin 2 CUC, Kübalılar’ın ise 2 peso ödediği salsa gece klübünde sahnede yine canlı müzik ve çılgınca dans eden insanlar var. Yaptıkları figürler öyle karışık ki gözümüzü ayırmadan izliyoruz. Genelde bir Kübalı bir turistle eş olup dansediyor gece boyunca. Okuduklarıma ve duyduklarıma göre bir içki ya da klübe giriş için Kübalı bay veya bayan, turist kişiye dans öğretiyor gece boyunca. Tüm masalar doluydu ve hatta Çinli Yuna’yla merhabalaştık, kaldığı casa’nın sahipleriyle oturuyordu bir masada. Vinales’te sevdiğim şey buydu. Havana’da turistlerin olduğu hiç bir yere Kübalılar giremiyordu pahalılıktan veya yasak olduğundan. Burada ise aynı masayı paylaşabiliyorduk bir eğlence akşamında. Geceyi tamamlamadan önce biz de kendi çapımızda dans etmeye başladık bir köşede; ne de olsa seneler önce birkaç aylığına salsa dansı öğrenme maceramız olmuştu.

* Rum (Türkçe karşılığı rom): Pekmez türevleri ile şeker kamışının mayalanması ve damıtılması sonucu üretilir. Damıtma sonucu ortaya çıkan saf beyaz sıvı meşe ağacından varillerde bekletilir. Başlıca üretim yeri Karayipler ve Güney Amerika. Havana Club da Küba’nın en meşhur ve en iyi romu. 3 yıl beklemişleri genelde Cuba Libre, Pina Colada, Mojito türü kokteyl yapımında kullanılırken 12 yıllık, 7 yıllık ve hatta 25 yıllık Matusalem sek içmek için en iyisi.

** Beyzbol ve Küba: 1860’larda Amerika’ya eğitim amacıyla gidip dönenler tarafından yayılan bu oyun Küba’nın resmi sporu. 1959 Devrimi’nde tüm diğer sporlarla birlikte bir süreliğine yasaklanmış olsa da, günümüzde hemen hemen her köyde bir amatör takım bulunmakta, her köşe başında beyzbol muhabbeti dönmekte.

*** Sakallılar: Heriberto eliyle sakal işareti yapıyordu ne zaman Fidel ve adamlarından bahsetse. Onlar hakkında konuşmak yasak olmasa da her köşe başında Fidel’in adamları bulunmakta ve haklarında konuştukları duyulursa konuşan ciddi bir şekilde cezalandırılmakta imiş.

3 Ocak 2010 Pazar

Küba Günlüklerim - 4.Gün

3 Ocak 2010: Lumino'nun "Deniiii... Deniiii" diye seslenmesiyle kendimi kapıda buluverdim. Kahvaltı masasını yumurta, meyve suyu, reçel, ekmek, çay ve kahve ile donatmıştı bile. Birer ceket giyip oturduk yerlerimize. Küba'da kapalı mekan yok; kafeler, restoranlar, barlar hep açık hava. Yemek masaları da balkonlarda tabii. Şansımıza sabahlar ve akşamlar oldukça serin olduğundan biz de yemekleri ceket giymeden yiyemez olduk Vinales’te.

Bugünün gezisi, Lonely Planet rehberindeki bir tura katılmak. Başlangıç noktası birkaç kilometre ilerdeki Valle de Viñales National Park olduğundan Lumino’yla muhabbeti kısa kesip ana caddede bir taksi çeviriyoruz. Turun başlaması gereken yerde kimseler yok. Yoksa bu Lonely Planet gene bize bir oyun mu yaptı? Hemen taksiye tekrar atlayıp Vinales’ın diğer ucundaki La Ermita otelinin turlarına katılalım dıyoruz ve 10 dakikadan az bir zamanda varıyoruz otele. Gerçekten de tüm turistler burada. Biraz bekleme sonunda aradığımız turu bulamıyoruz ve onların önerdiği atlı turist gezisine de katılmak istemeyip kapı önündeki durakta turistler için şehir servisini bekliyoruz bir süre. Onun sayesinde farklı yerlere gidip, inip, gezip tekrar biner ve hemen hemen her yeri görürüz diye düşünüyoruz.

Bizim ilk durağımız Muralla de la Prehistoria. Evrim teorisinin kayalara resmedildiği ve etrafının da restoran, park, bar türü yerlerle çevrelendiği turistik bir mekan. Pek hoşumuza gitmiyor; yani bize göre Vinales dokusuna uymuyor burası, çok turistik ve posh. Yan yolda, ağaçlar arasındaki dar patikadan vadi içerisine doğru yürüyüş yapalım diğer araç gelene dek diyor ve mogotenin etrafında turlamayı düşünüyoruz. Haritada Los Aquaticos işaretli, belki onu da bulabiliriz diye yanımızdan geçenlere soruyoruz. Sonunda at arabası üzerinde genç bir tütün işçisi bizi oraya götürebileceğini söylüyor. Bizden para isteyen bir dolandırıcı mı acaba diye keyfimiz kaçıyor önce; ama adam para istemem diyerek bizi utandırıyor. Ufak at arabasına atlayıp yol denilemeyecek patikalardan yokuş yukarı tırmanıyoruz. Baran adamla çat-pat İspanyolca konuşuyor, bense etrafa bakıp düşmemek için sıkı sıkı tutunuyorum. Muz bahçeleri arasından geçiyor ve bir evin yakınında duruyoruz. Anlaşılan adamın evi; evdekilerle selamlaşıp ayakkabılarını değiştiriyor ve başlıyoruz tarlalar içinde iki ufak köpeği ile adam önde biz gerisinde yürümeye. Bir süre sonra yol iyice karmaşıklaşıyor ağaçların arasında. Baran dönüp “Yolu ezberlemeye çalış, ne olur ne olmaz” diyor. İçimde bir tedirginlik başlıyor. Öyle güzel yerlerden geçiyoruz ki bu tedirginlik yüzünden tam anlamıyla zevk alamıyorum muhteşem doğadan. Keşke tüm parayı yanımıza almasaydık diye geçiriyorum içimden; birşey olduğu takdirde eve dönecek paramız bile olmayabilir dönüşte. Bu düşüncelerle birlikte önce patikalardan yokuş aşağı iniyor, daha sonra mogoteye iyice yaklaşıp tırmanmaya başlıyoruz. Patika zamanla yok oluyor; sanki ilk biz geçiyoruz bu çalılar arasından. Zamanla üzerimizdekileri de tek tek çıkarıyoruz hava gittikçe ısınıyor. Etrafta biz ve bitkilerden başka canlı yok. Yılan korkumu gidermişti Heriberto burada asla olmaz diyerek bir gece önceki muhabbette. Keşke köylülerin güvenirliği hakkında da birşeyler sorsaydık diyorum ki o sırada yüksekçe bir yerdeki mağara ağzına varıyoruz. Neyse ki şimdilik doğru yerdeyiz diye rahatlıyorum tabii doğruluğu ne kadar doğru ise. Biraz oturup soluklanırken yolda bulduğumuz rehberimiz bize bu mogote tepelerinde yaşayan insanlar olduğunu anlatıyor Los Aquaticos’a yıkanmaya gelen. Akraba ve tanıdıkları ancak at binerek onları ziyaret edermiş. Avustralya’daki Aborjinler ve Walkabout* geliyor aklıma.

Mağara önündeki sinekler ısırmaya başlıyor, ben de kaşınmaya. Bize haydi mağaraya inelim diyor; sallapati yapılmış merdivenimsi tahtaları göstererek. Ben hayatta inmem diyorum Baran’a ucu bucağı görünmeyen karanlığı işaret edip. Zaten şimdiden açıkta kalan her yerimi sinekler yedi ve adamın bizi aşağıdaki mağarada bırakıp kaçmayacağı ne malum diye söyleniyorum. Baran’ın da hevesini kırıyorum; ama sen git, birşey olursa ben burdayım diyorum. O da beni mağara ağzında yalnız bırakmak istemiyor. Vazgeçiyoruz Los Aquaticos kaynağına inmekten. Rehberimiz de üzülüyor suyu görmediğimize. Geriye dönüş yolunda artık daha rahatız, rehberimize güven duymaya başlıyoruz. Evine vardığımızda 6CUC bahşiş verip vedalaşıyoruz. Biraz da adam hakkında kötü düşündüğümüz için kendimize kızıyoruz. Modern dünya insanları olarak güvensizlikten kaynaklanan bu huzursuzluk içimizde bizi taa Küba’da, Pınar Del Rio’nun Vinayes mogoteleri arasındaki uçsuz bucaksız doğada bile yalnız bırakmıyor.

Muralla de la Prehistoria’ya geri dönüp servise biniyor ve Cueva del Indio’ya varıyoruz. Az önceki Los Aquaticos’tan öyle farklı ki, turist otobüsleri ve turistler canımızı sıkıyor. İçeri girmekten vazgeçip yol kenarından Vinales’e doğru yürüyor; bahçesinde büst olan okullar, verandasında iki sallanan sandalyeli tahta evler, 1950’lilerden kalma arabalar, at binen köylüler, yol kenarına bağlanmış keçiler, koyunlar ve tütün bahçeleri eşliğinde Cueva de Santo Tomás’a varıp mola veriyoruz. Arkamızda Çinli bir kız olduğunu farketmiştik önceden; molada kız yanımıza gelip “Hi” diyor. Anlaşılan turistlerden kaçış yok burada bile. O sırada başlayan yağmurdan dolayı güneşten korunmak için yapılan tahta şemsiye altındaki bir çifte yaklaşıp biz de onlara “Hi” diyerek şemsiyelerine sığınıyoruz; artık 5 turistiz. Çinli Yuna, tek başına İngiltere’den kalkıp gelmiş gezmek için. Sürekli Küba’nın geri kalmışlığından, yemeklerinden, insanlarından şikayet ediyor şemsiye altında. Diğer çiftin de Arjantinli olduğunu öğreniyoruz; nihayet o sırada camları olmayan aracımız geliyor. Esen rüzgar ve çarpan yağmur damlalarıyla üşüyoruz şimdi de. Vinales girişinde Casa de Caridad Botanical Gardens var; şoföre rica edip iniyoruz. Böylece turistlerden de kaçtık.



Botanik bahçe, yardımseverlerin gayretiyle oluşturulmuş. İçinde muz ağaçlarından palmiyelere, adını bilemediğimiz nice tropikal ve rengarenk bitkilerin yer aldığı bir ufak bahçe. Türkiye’de salonlarda görmeye alışık olduğumuz bazı bitkiler, burada ağaç olmuş. Sahibine bahşiş önerdiğimizde önce makbuz kesip sonra bize kaldığı evin içini de gösterdi. Sonrasında tabii ki meydana ve ardından Patio del Decimista’ya gittik müzik eşliğinde bir yorgunluk kahvesi içmeye. Eve dönerken Trinidad yolculuğunu ayarladık; malesef bu sezon yer bulmak zordu otobüslerde.



Lumino, isteğimiz üzerine o akşam balık pişirmiş. Öncesinde çorba, yanında siyah fasülyeli pilav, muz kızartması, tamales, salata ve sonrasında Baran’a özel papaya tatlısı. Tamal bize en fazla değişik gelen oldu. Heriberto’yu çağırıp nasıl yapıldığını tarif etmesini istiyoruz. Mısır kabukları içine hamur ve mısır karışımı iç malzemeyi yerleştirilip pişirmiş Lumino. İlk kez yediğimizi duyunca şaşırıyorlar; papaya, guava, ananas gibi meyvelerin Türkiye’de yetişmediğini duyunca neler yetiştiğini duymak istiyorlar. Ayva, armut, nar onlara yabancı geliyor. Sonrasında Lumino’ya gezdiğimiz yerleri anlatıyoruz neşeyle. Heriberto’ya bakıyor anlamadığı yerlerde tercüme yapsın diye. Sonra onlar da bildiklerini ekliyorlar; örneğin 2008 Gustav** kasırgasında botanik bahçesinin nasıl korunduğunu. Daha sonra bize evinde ağırladığı müşterilerini ne kadar sevdiğinden bahsediyor, bazı komik hikayelerini anlatıyor onlarla ilgili. Ziyaretçi defteri tutuyormuş her gelene bir sayfa yazdırarak ve oğlu Heriberto’ya beni bu defterlerle beraber göm diye tembihliyormuş. Üçüncü defterini doldurmuş bile şimdiden. Her birini hatırlıyor yazılanları okuyamasa da; çünkü yazılanlar herkesin kendi dilinde genelde. Bu muhabbetlerle o akşam öyle çok yiyoruz ki Lumino gücenmesin diye, yemekten sonra sırt üstü beş dakika yatayım diyor ve sabaha dek kalkamıyorum.

* Walkabout; Ergenlik çağına gelen Avustralya Aborjinleri’nin manevi ve dinsel olarak olgunlaşmalarına neden olacağı düşünülen 6 ay süren yolculuk.

** Gustav Kasırgası; 2008 yazında Küba’da Isla de Juventud ve Pınar del Rio bölgelerinde saatte 240km hızla esen rüzgarla kendisini göstermiş 4. şiddette kasırga. Selden korunmak için 250 bin kişi evlerini boşaltıp güvenli yerlere alınmış ve 500 binden fazla tütün yaprağı çuvalları da güvenli ve kuru bölgelere taşınmış. 90 bin ev yıkıldığı halde can kaybının görülmediği Pinar del Rio’da, görünen o ki Küba kasırgalarla başa çıkmasını öğrenmiş.

2 Ocak 2010 Cumartesi

Küba Günlüklerim - 3. Gün

2 Ocak 2010: Geceden saati kurmamıza rağmen henüz çalmadan uyandık sabah erkenden yeni yolculuk heyecanıyla olsa gerek. Taksi ayarlayıp Manuel’le vedalaşıp Viazul* otogarına doğru yola çıktık. Taksinin ilerlediği yolları bilir, yönümüzü tayin eder olmuştuk iki günde. Viazul garı Vedado’da Devrim Meydanı’na yakın sayılır. Oradan arabayla geçerken bir önceki günün yorgunluğu ve sıcağı geldi aklıma.

Viazul ofisi birçok farklı dil konuşan turistlerle dolu. Kapının önünde küçük Lada taksiler beklemekte; her birinin şoförü sırayla yanımıza gelerek Vinales’e (Vinyales) götüreceği fiyatı teklif ediyor turistlere. Biz biletimizi henüz Londra’dayken almıştık. Baran bina içerisinde internet çıktısını bilet ile değiştirirken ben valizlerin başında taksicilere taksilerine ihtiyacımız olmadığını anlatmak zorunda kaldım; kısaca “No” diyerek. Birkaç turistle anlaşıp bizden önce yola koyulanlar oldu bile. Bense o şehirlerarası üç buçuk saatlik yolculuk için nasıl olur da en az 20 yıllık Lada taksilere güvenip binerler inanamıyorum. Kendi ülkelerinde “Health and Safety” diye en ufak bir olayda ortalıkları kaldıranların burada Lada taksi ile kaza yapmaları halinde sigorta şirketlerinin bile ödeme yapacağından süpheliydim.

Nihayet valizleri görevliye teslim edip, tıpkı uçaktaki gibi, otobüse doğru ilerledik. Bu sırada kahvaltı yapmadığımız aklıma geliyor ve kafeteryada tek yiyecek olan ekmek arası jambondan yaptırıyoruz. Hayatta yediğim en kötü sandviç; ama yedim, hatta bitirdim. Otobüsler Küba’nın en lüks otobüsleri olmasına rağmen bana çocukluğumda İzmir-Burhaniye arası bindiğim otobüsleri hatırlattı. Koltuk numarası bilette yazsa bile, yoktu. Ortamdaki tuhaflıklar karşısında bir an diğer yolcularla gözgöze gelip gülümsüyorduk anlarcasına kafalarımızdan geçenleri. Yola koyulduktan bir süre sonra hemen hemen herkes uyumuştu. Bense bir an için bir görüntü kaçırmamak için pür dikkat etrafı izliyorum.

Şehirden çıktıktan sonra her yol birleşim yerinde insanlar bekleşmekte yol kenarlarında yanlarında çocukları, çantaları ve hatta bazısı köpekleriyle. Bunlar camion (kamyon) dedikleri arkasına oturma yerleri yapılmış, üstü brandalı bildiğimiz kamyonları ya da kendi peso otobüslerini(Astro) bekliyorlar. Boş yer olsa dahi bizim bindiğimiz Viazul tipi otobüslerle yolculuk yapmaları yasak. Zaten fiyatı onlar için çok yüksek. Bir de sarı giysili Amarillo denilen görevliler var ki bunlar geçen arabaları durdurup onun gittiği ve senin gitmek istediğin yöne göre seni araca yerleştiriyor ve az bir ücret karşılığı bol muhabbetle yolculuk yapabiliyorsun. Bizim yolculuk için halk yöntemlerini seçmememizin tek amacı vaktimizin darlığı. Arıza yapan bir otobüs ve olmayan ortak bir dil tatilimizi tamamen değiştirebilir. Risk almamayı seçmiştik; pişman da olmadık.

İki saati geçmişti ki otobüsümüz Laz Terrazas ayrımına döndü. Heryer yemyeşil. Alışık olduğumuzdan çok farklı bir bitki örtüsü sağlı sollu yol kenarlarından sarkmakta. Bir süre sonra muhteşem bir göl kıyısında mola verdi otobüs. Barakalardan oluşan ekolojik bir köy burası ve Çinli dolu. Hemen göle doğru koştuk inince; öyle sakin ve huzur dolu bir yer ki cennet resmedilse burası olur. Çöp tenekeleri bile palmiye ağacı yaprağından. 1968'de planlamaları yapılan ve büyük bir özenle kurulduğu belli olan çevreye duyarlı bu eko-köy bugün ne kadar turistlere yönelik ne kadar Kübalılara tartışmaya açık.




 Bulutlanmaya başlayan hava bu bölgeye mi özgü; yoksa Londra’dan güneş bulmak için kaçtığımız Küba tropik iklimi nedeniyle dün tenimizi yakarken bizi üşütecek mi bugün? Bunları tartışarak geriye kalan 45 dakikalık yolu da tamamlayıp Viazul dakikliğiyle saat iki civarı Vinales’e varıyoruz. Otobüs meydanda durdu ve birden etraf ellerinde beyaz kağıtlar tutan insanlarla doldu. Hatta dikkat edince birisinde “Casa Lumino** – Denis” okunuyor. Kağıdı tutan kadına el salladık bizimki diye sevinerek; ama kadın anlamıyor ve hala diğer 50-60 kişiyle birlikte elindeki A3 kağıda yazılı ismi heyecanla kaldırmaya devam ediyor. Böyle bir görüntüyle hiç karşılaşmamıştık daha önce, havaalanlarının bekleme salonlarında bile. Valizleri alıp önümüzü kesen diğer casa sahiplerine “No” deyip Lumino’nun yanında bittik “Hola” diyerek. Hemen sarılıp öptü bizi ve eliyle takip edin işareti yapıp İspanyolca konuşarak etrafı anlatmaya başladı anlamadığımızı bildiği halde.

Birkaç dakika yürüdükten sonra evlerin arasından dar bir patika yolla Lumino’nun evine yani önümüzdeki üç geceyi geçireceğimiz casa’mıza vardık. Balkonda oturup taze sıkılmış meyve suyu içerken bir yandan da kayıt-imza işlerini oğlu Heriberto ile yarı İngilizce yarı İspanyolca tamamladık. Çok neşeli, samimi, sevgi dolu ve misafirperverler. Hatta biz oradayken çarşafları değiştirecek kadar da aileden hissettirdiler. Nerdeyse etrafı görmekten vazgeçip onlarla oturup muhabbet etmeyi tercih edeceğiz.




 Akşamüzeri olmuştu bile Hotel Jasmine’ye yürüyüşe başladığımızda. Otoyol kenarından yürümek zevkli olmadığı gibi sürekli yokuş yukarı; ama bir saat sonunda gördüğümüz manzara bize o yolu her gün yürütecek kadar güzel. Mogoteler***, tütün bahçeleri, tek katlı küçük evler, atlar, inekler, eski tip arabalar ve göz alabildiğince yemyeşil doğa... Dönüş daha hızlı oldu; ama uğramak istediğimiz tütün evi kapanmış bile. Ana cadde üzerindeki canlı müzik yapan kafede de yer bulamayıp, çünkü tüm turistler bizden önce dönmüştü gezilerinden, yolun karşısındaki yeni açıldığı belli olan diğer kafeye oturup yorgunluk kahvemizi içtik. Havana’dan sonra burası oldukça sakin, dinlendirici, güven verici ve serin.




Akşam yemeğini Lumino hazırlamış, harika bir yengeç yemeği, tatlı patates, siyah fasülyeli pilav (Moros & Cristianos), salata ve meyvenin yanında içimiz ısınsın diye de çorba yapmış. Hayatımızın en büyük ve lezzetli yengecini ve diğer tüm yemekleri Lumino’nun muhabbeti eşliğinde balkonumuzda yeyip canlı müzik olan Patio del Decimista’ya gittik. Beş kişiden oluşan müzik grubunun yaş ortalaması 50'nin üzerinde. Her biri birbirinden yetekli ve yılların verdiği müzik tecrübeleriyle bu yaşlarında sadece bahşiş toplayarak akşamları bar balkonun bir köşesinde çalan bu insanları hayretle dinliyoruz tüm gece boyunca. Üç şarkıda bir masaları gezen bahşiş kutusuna gerek birkaç CUC/peso attık gerekse kendi ortamlarında kaydettikleri ve ancak eve döndüğümüzde dinleyebileceğimiz CD'lerinden satın aldık. Yaklaşık on ufak masadan oluşan bu barda, Havana'dakilerin aksine Kübalılar da oturup müzik dinleyebiliyorlar. Bir kısım insan ise oradan geçerken balkonun önündeki kaldırımda arabalara yaslanıp çoluk çocuklarıyla birkaç şarkı dinleyip yollarına devam ediyorlar. Grubun solisti 70'lerinde olmasına rağmen bir çırpıda dans ediyor, ara verildiğinde çantasından sokak köpeklerine yiyecekler çıkartıp onları besliyor, hatta yol kenarında kendilerini izleyen çocukları bara gönderip içecek ısmarlıyordu. Biz de şaşkınlık içerisinde bu güzel adamları merakla takip ediyoruz daha neler yapacaklar diye. Grubun arkasındaki sandalyede oturan kadını, ancak gitar çalan kişinin bir aşk şarkısında ona doğru dönüp şarkıyı söylemesinde farkettik. Eşi veya sevgilisi olmalı, ve sessizce sandalyesinde oturup gözünü kırpmadan dinliyordu normal ev kıyafetleriyle. Herşey inanılmayacak kadar doğal Küba'da. En gizemli grup elemanı 60'larında en az, sürekli saatine bakıyor, ara verdiklerinde müzik enstrümanlarını toplayıp balkondan aşağı inip karanlık sokakta kayboluyor, bir 10 dakika sonra tekrar geri gelip enstrümanlarını yerleştiriyor ve grubun etrafa dağılmış diğer elemanlarına çıkışıp yine saatine bakıyordu. Her ara verdiklerinde bu şekilde davranması oldukça garibimize gitti. Diğer genç müzisyen ise, kendisini dinlemeye gelen sevgilisini en ön masaya oturtmuş, içecek ısmarlamış ve her ara verildiğinde yanına gidip sohbet ediyordu. Biz de Baran'la bir küçük Küba kasabasında böylesine güzel müzik yapan bu grubun İstanbul'da bir konsere davet edilmesi halinde biletlerinin en az 50 TL'den satılacağı ve Vinales'te bir gecede kazandıklarıyla, İstanbul konseri sonrası kazançlarının ne kadar farklı olacağı hakkında yorumlar yaptık müzik aralarında mojiholarımızı ufak plastik bardaklarda yudumlarken.

Ertesi günün planını yapıp, Lumino'ya kahvaltıyı sabah 8'de hazırlamasını rica ettik. Güzel geçirmiştik Vinales'te ilk günü ve geceyi.

* Viazul; turistlere hizmet veren Küba şehirlerarası otobüs şirketi. Dakikliği, serin klimaları ve yoğunluğu ile meşhur. Araba kiralamanın bir turist için pek akıllıca olmadığını, yollarda trafik işaretleri, levhaları bulunmadığını ve trafik kuralları olmadığını okumuştuk forumlarda. Viazul biletleri internetten de satılmakta.

** Casa Lumino'yu bulmamın hikayesini anlatmadan edemem. Kalacak yer ararken trip advisor sitesinden yorumlara da bakarim genelde. Üst sıralarda yer alan birkaç casa’ya e-posta göndermiştim; şu günler arası Vinales'te olacağız, yeriniz var mı diye. İnternete erişimleri kolay olmadığından hemen cevap vermelerini beklemiyordum; ama birinden anında cevap geldi; C. isimli bir bayandan. Kanada'da yaşadığını, bir sene önce Lumino'da kalıp onları çok sevdiğini, Kanada’ya döndükten sonra Casa Lumino adına e-posta adresi alarak onlara internet üzerinden müşteri ayarladığını ve birkaç güne kadar Lumino'yu telefonla arayarak benim için oda durumunu kesinleştireceğini yazıyordu. Çok etkilenmiştim bu durumdan; akrabası, arkadaşı olmayan bir kişinin sadece birkaç günde tanıdığı bir insana böylesine yardımcı olması her an karşılaşılacak bir olay değildi günümüzde. C. İle birkaç defa daha yazıştık gitmeden önce Küba’ya; bize hemen hemen her konuda tavsiyelerde ve öğütlerde bulundu biz daha sormadan. Mümkünse oradakilere pek yaygın ya da ucuz olmayan bazı gerekli malzemelerden götürmemizi tembihledi hediye olarak; örneğin İspanyolca gazete/dergi, kalem, sabun, ilaç, kullanılmayan giysi gibi.

*** Mogote; Dinazorlar döneminde oluştuğu bilinen ve kıyıya yakın yerlerde görülen kalkerden tepecikler. Dünyada sadece Küba’da ve Çin’de bu doğal yapılara rastlanılmış. Yüksekliği 25 metreyi geçmeyen bu köşeleri yuvarlanmış yapıların genişliği ise 10 ile 200 metre arasında kaydedilmiştir. İç kısımlarında mağaralar, şelaleler ve göller bulunabilen bu tepeler yürüyüş, tırmanma ve mağaracılık için mükemmel yerler.

1 Ocak 2010 Cuma

Küba Günlüklerim - 2. Gün

01.Ocak. 2010; Yeni yılın ilk gününde Havana’da sıcak bir güne uyanmak gibisi yok. Bugünün planı Vedado bölgesini gezmek ve bu nedenle uzun bir sahil yürüyüşü yapmayı planladık Malecon boyunca. Sabah kahvaltı edecek yer bulamamamız yürüyüşü biraz gerginleştirse de, parlak güneşli bir gün bizi bekliyor. Fotoğraf çekmek için hava çok aydınlık, bu işi akşamüzerine bırakıp adımlarımızı hızlandırdık. Bir yandan da yanımızda koşan spor yapanlara aklımız takıldı. Görünümleri Kübalı olmadıklarını gösteriyordu; ama hangi turist yeni yılın ilk sabahı koşuya çıkar ki? Sonunda Küba’da çalışan konsolosluk çalışanları olduklarına karar verdik.




Malecon okyanusun hırçın havası ve dalgalarına dayanamayarak eskimiş binalarla boylu boyunca bir kordon havasında bir caddeydi. Geniş otoyoldan her eski araba geçtiğinde Baran'la birbirimizi dürtüyorduk heyecanla; ama en ilginç taşıtlardan biri de coco taksi dedikleri sarı renkli, yumurta şeklinde olan motorlu araçlar. Ruslar’dan kalma Lada taksileri de unutmamak lazım ki onların limuzin şeklinde iki tanesinin birleştirilmiş halini bile gördük.

Hotel Nacionel tüm heybetiyle karşımızda yaklaşık bir saatlik yürüyüş sonunda. Baran, Amerikalılar zamanında Florida’daki bir otelin kopyası olarak yapılan bu otelin içine de gözatmak istedi bu kadar yakınına gelmişken. Son derece şık bir otel Havana için. 1950’lerde kumarhane olarak Amerikalılar’a hizmet veren bu otelin bahçesindeki atmosfer bizi Küba’dan alıp gelişmiş bir Akdeniz ülkesi sahiline götürdü. Yorgunluğumuzun, açlığımızın ve sıcağın etkisiyle bir masaya kurulup hayatımızın en pahalı kahvaltısını yine hayatımızda içtiğimiz en güzel ananas suyuyla tamamladık. Sabahın stresini de böylece üzerimizden attıktan sonra gelsin Vedado sokakları derken; aslında Malecon’un Kuzey Amerika şehirlerine ne kadar benzediğini farkettik. İkinci durağımız yine yakınlardaki Hotel Libre. Küba libre kokteyliyle alakası var mı bilmiyoruz; ama Hilton Otel olarak açıldıktan 8 ay sonra Batista’nın devrilmesi sırasında Fidel ve adamlarının silahlarla oteli basarak 24. kata yerleştiği, duvarındaki resimlerden de anlaşılacağı üzere, gerçekti. Havana’da genel tuvaletler yok. O nedenle bu otel ziyaretlerini hem kültürel açıdan hem de ihtiyaç molası olarak gördük yolcuğumuz boyunca.


Bir sonraki rotamız üniversite (Universidad de la Habana). Merdivenlerine oturup hayal dünyasına daldık; acaba bu şehirde üniversite okumak nasıl bir şey? Gelmeden önce evde izlediğimiz Oscar adayı olmuş Çilek ve Çikolata (Fresa i Chocolate) filmi geldi aklımıza. Fotoğraflarla bu anı da belgeledikten sonra merdivenlerini tırmanmaya başladık kütüphane binasına doğru; ama birden etrafımızda birkaç kişi belirdi bağıraşarak. Nihayetinde anladık ki, binalar ziyarete kapalıydı ve bizim yukarı çıkmamızı istemiyorlardı. Etraftaki tek turist de biz olmadığımız için olay bir karmaşaya dönüştü ve üniformalı askerler belirdi. Yerin kulağı vardı bu ülkede gerçekten birden onca görevli nerden çıktı?

Şimdiki amacımız Plaza de Nacionel’e gidip ünlü Che yapısını görmek. Bunun için üniversite çevresini yürüyerek geçmeyi planlamıştık; ama yolun yarısına gelmeden sıcaktan ve jetlagden dolayı aşırı yorgun hissediyorduk kendimizi. Sürekli molalar veriyorduk; sanki bacaklarımızda hal yoktu adım atmak için. Bu sırada garip Havana ağaçlarıyla* tanıştık.





Ve sonunda Plaza de Nacionel denilen meydanına vardık; ama benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu burası. Beton yığını çok geniş bir alanın ortasında Havana’nın en yüksek yapısı Jose Marti anıtı, etrafında gri, çirkin hükümet binaları ve bu binalardan ikisinde kabartma olarak Che ve Fidel figürleri bulunmakta. Bir ağaç bile olmayan meydanın ortasına çöktüm. Tek bulut bile yoktu gökyüzünde ve sıcak gittikçe azalan enerjimizi tüketmekteydi. Yine de yakınlardaki Küba tiyatrosuna (Teatro Nacional de Cuba) uğradıktan sonra Necropolis Cristobal Colon’a gitmek üzere yola koyulduk. Burası Güney Amerika’nın en büyüleyici anıtlarla dolu mezarlığı. Yolu bulmakta zorlandık; çünkü haritalarda kapısı tam olarak belirtilmemiş.

Coppelia** zamanı gelmişti. O gün öğleden sonra 2’de açılacağını önceden öğrendiğimiz ünlü dondurmacı bize tüm yolları geri yürütmek için gereken enerjiyi verdi. Farklı bir yoldan geçip Vedado’nun eski Havana’ya göre çok modern olan sokaklarında tek yada iki katlı evlerden oluşan binalar arasında 23. cadde ile I caddesi arasındaki Coppelia imparatorluğuna ulaşıyoruz nihayet. İlk sorup soruşturmalardan sonra öğrendiklerimiz; birkaç kapısı bulunduğu, her kapıda farklı çeşit dondurmalar olduğu, her kapıdan girdiğinde farklı bölümlerde oturduğun ve her kapının önünde en az 20 kişilik bir sıra olduğuydu. Tabii turistler için bazı kolaylıklar yapmışlar, büfe tarzı yerlerde CUC ödeyerek sıra beklemeden hizmet alabilirdik. Tahmin edildiği üzere biz halkın beklediği sıraya girerek yarım saat diğer Kübalılar’ı gözlemleyip sonunda yerimizi çikolata ve vanilyalı dondurma bölümünde alıyoruz. Sırada beklerken beni en çok düşündüren ise, hemen hemen her evin buzluğunda olan Carte D’or marka dondurmalara ulaşan çocuklarla burada sabırla bekleşen ve dondurma yemek için saniyeleri sayan çocukların zıtlığı. Burada herkesin aldığı hizmet eşit; her masaya su dağıtılıyor, bu sırada diğer garson her masayı gezerek nasıl dondurma istediğini soruyor, her masanın siparişi tamamlandıktan sonra sırayla dondurmalar geliyor. Sıra kelimesini çok fazla kullanmamdan belli olacağı gibi sıraya girmek Küba’da çok önemli. Hatta sokak kavgalarının hemen hemen tümü sıra kavgası nedeniyleymiş.





Dondurma sonrası kendimizi tekrar Malecon'da sahilde bulduk; bu casa'ya dönüş yolculuğunda sık sık durup fotoğraf çekip dinlendik. Balık tutanlar, turistler, evlerin pencerelerinden taşan müzik sesleriyle balkonda dans edenler, kornalarını çalıp müşteri arayan taksiciler, pencerelere çamaşır asanlar, kısacası tüm sahilde yine bir cümbüş var bu akşamüzeri; ama bu hareketlilik fazla sürmeyecekti; yarım saat içerisinde hava birden değişip fırtına ve yağmura döndü. Biz de o arada 9. kata çıkmış, bu ansızın bastıran yağmura odamızda yakalanmıştık. Sokaklar şimdi bomboştu. Bu vakti dinlenip ertesi sabahın valizlerini hazırlamakla geçirdik. Alt kattan gelen müzik sesine alışmış, reggaeton müziği ağzımıza takılır olmuştu bile. Manuel ile hesabımızı kapatıp dönüşte tekrar bize oda ayarlamasını rica ettik. İstediğimiz tarihlerde odaları doluydu, ama belki başka bir yerler ayarlayabilim dedi.


Akşam yemeği saatinde yağmur dinmiş, güzel bir koku bırakmıştı şehre. Sokaklarda haritasız yürüyebiliyor, yönümüzü şaşırmadan bulabiliyorduk. Böylece yanımıza gelip para isteyen birileri çıkmadı o gece. Yine Prado ve Obispo'da takılıp Cafe Paris'de geceyi elbette canlı müzikle noktaladık. Dönüşte tekrar uğramak üzere birkaç yeri not ettik.

* Havana ağaçları; Sonradan öğrendiğimize göre bunlar Banyan ağaçlarıydı; yani Hint incir ağacı. Dalları yerlere inip tekrar kökleniyor ve bu şekilde ağaç sürekli büyüyerek ölümsüzleşiyormuş.

** Coppelia; 1966'da başlayan bu dondurma markası günde 30 bin kişiye hizmet veren dünyanın en büyük dondurmacısı. Okuduğumuza göre 70'lerde Fidel dondurmayı çok sevdiği için, bazen burada hangi gün hangi çeşit dondurma çıkacağına bile kendi karar veriyormuş. Fresa i Chocolate filminde de önemli bir sahne burada geçiyor.