13 Ağustos 2013 Salı

Ayşe Arman Çocuk İstismarlarını Yazıyor!


Ve okudukça insanın aklını kaçırası geliyor. Hele de kendi evinizde gözünün içine baktığınız, azıcık bir yeri incinse koşup kucakladığınız, savunmasız, küçücük, masum bir çocuk varsa.

İnsan, bazı insanların nasıl canavarlaştığına akıl sır erdiremiyor. Ne içiyorsun, ne kokluyorsun da bunu yapabiliyorsun diyorsun. Ben de içtim, sarhoş olup kustum, sızdım; ama utanacağım, suç olan hiçbir şey yapmadım. O nedenle kimse ilacın, içkinin arkasına sığınmasın açıklamasında. Keza saklansa ne olur? Başbakana laf eden hapiste, çocuğuna oral seks yaptıran evinde hala o psikolojisi kimbilir ne halde olan çocuğuyla birlikte!...

Ne yaparız? Nasıl yaparız? Kendimizi korumayı geçtim, çocuklarımızı korumak için neler yapabiliriz. Onlara neler öğretebiliriz? Vücutlarına biri dokunduğu an gel, bana söyle mi demeliyiz? Sürekli zehir hafiye gibi baba-kız/oğul başbaşa kalmalarını mı takip etmeliyiz? Kimseyle bir yere göndermemeli miyiz? Ne yapmalıyız da bu akıl almaz canilikleri engellemeliyiz?

İngiltere'ye ilk geldiğimde, parkta gördüğüm bana gülen sevimli çocuklara ilgi gösteriyordum. Bazen oyuncaklarını veriyorlardı elime. Eşim sürekli uyarıyordu beni. Burada yanlış algılanır dikkat et diye. Çocuk oyun parklarına yanında çocuk olmadan bir yetişkinin girmesi yasak mesela. Türkiye'de olsam ben bunu kucaklar severdim ne soğuk bu İngilizler diyordum. Zamanla ben de alıştım onlara saygı göstermeye bir çocuk, bebek dahi olsa. Zaten kendi çocuğum olunca, Türkiye ziyaretlerimizde yoldan geçenlerin bile oğlumun yanağından makas alması beni rahatsız ediyordu. Çocuk istismarı açısından düşünmedim hiç, ben hijyen açısından rahatsızdım. Kimbilir o el nerelere değdi? En son ne zaman elini yıkadı? türünden endişelerdi benim hissettiklerim. Biraz daha büyüyünce yürümeye, koşmaya, benden uzaklaşıp oyuna dalmaya başlayınca ya biri kaçırırsa demeye başladım. Hala da sürüyor ve sürecek. Cinsel istismar şu ana dek aklımın ucundan geçmedi; çünkü genelde bizimle birlikte ya da kreşte. Bir geceyi bile ayrı geçirmiş değiliz kendisiyle. Ama yeri gelecek olacak ve o zaman paranoya başlayacak!

Ayşe Arman yazıları için:
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24496232.asp

Aynı zamanda İngiltere'de...

Change.org duymuşsunuzdur. İngiltere'de bu imza kampanyası, mahkeme tarafından serbest bırakılan çocuk istismarcısı için 3 günde 45bin imza toplanmasını sağladı. Böylece birçok önemli gazetenin manşetine ve ana habere çıktı. Dahası başbakan Cameron desteklediğini açıkladı ve mahkeme dava sonucunu inceleme kararı aldı. Üstelik sadece çocuk istismarı davalarına bakacak uzmanlara da yer verilen özel bir heyet kurulması konuşuluyor.
Aşağıdaki link imza kampanyasının linki;
https://www.change.org/en-GB/petitions/crown-prosecution-service-cpsuk-take-action-over-sexual-predator-court-comments?utm_source=action_alert&utm_medium=email&utm_campaign=30952&alert_id=zTibYKefvZ_fKjbXTJOer

8 Ağustos 2013 Perşembe

Neden Beyaz Şort?

Londra'da olması gerektiği gibi bir yaz mevsimi yaşıyoruz son bir aydır. Sadece Türkiye'deki tatillerde giydiğim yazlık elbiseler, şortlar, askılı bluzlar, sandaletler ortaya çıktı. Üç sene önce çok severek, iyi de para ödeyerek satın aldığım beyaz şortum da.


İlk senemizde özene bezene giydim. Hem yeniydi; hem kirlenmesin, lekesi çıkmaz diye öyle olur olmaz her yerde giymedim. Zaten hava şartları da ancak birkaç kez giymeme izin verdi.

İkinci yazımızın başında karnım burnumda hamileydim, içine girmem imkansızdı. Keza doğumdan sonraki birkaç ay da. O nedenle kaldırıldığı kutusundan hiç çıkmadı bile 2011 yazında.

Üçüncü yılımızda ortaya çıkardım. Çok şükür içine girebiliyordum; ama hava şartları el vermedi. Askıda asılı kaldı birkaç ay, sonra da tekrar kutusuna geri döndü.

2013 yazı, tam şort giyme yazı olduğundan, oğlumun doğumgününde St James Park'ta ailecek piknik yapalım dedik. Onun hatırına giydim şortumu. Evden çıkıp 10 dakika uzaklıktaki tren istasyonuna vardık. Gelmesine birkaç dakika var diye, treni beklerken oğlumu bebek arabasından indirmiştim. Sonra birden kucağıma gelmek istedi, haliyle aldım. Ayağındaki ayakkabılarıyla bacaklarıma, belime sarıldı. İyice kendini yerleştirdi ayak hareketleriyle kucağıma. Tren geldi, bebek arabasına oturtmak üzereyken bir baktım beyaz şortum kahverengi toz lekeler içinde. Ne kadar silkelesem faydasız. Evden çıkalı 15 dakika olmadan, henüz buluşma noktasına varamadan üstüm başım kirlenmişti. Epey bir söylendim kendi kendime. Yedek kıyafet de almadığımdan, öyle kirli şortla gezdim Londra sokaklarında gün boyu.

Bu da bana ders oldu, epeydir beyaz bluz giymiyordum 2 yaş bebesinden ötürü, neden hala beyaz şort giymemeliymişim onu da anladım!

Resim: http://www.flickr.com/photos/foxybelle/

12 Haziran 2013 Çarşamba

NEDEN Gezi Parkı Direnişi?



Politik-Sosyal-Kültürel Araştırmalar Merkezi
12 Haziran 2013 Çarşamba
Taksim Erdoğan’ı Nasıl Yener?
Ümit Özdağ tarafından yazıldı.

Başbakan Erdoğan’ın Taksim Gezi Parkından başlayıp, Ankara ve İstanbul’a sıçrayan gençlik muhalefetinin kolaylıkla kabul edilebilecek taleplerini kabul etmeyerek olayları uluslar arası medyanın ana gündem maddesi haline getirecek ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin uyarısına uzanacak kadar geliştirmesi 2014 seçim stratejisinin belkemiğini oluşturmaktadır. Bu strateji AKP tarafından daha önce Anayasa referandumu sırasında uygulanmış ve AKP % 42 civarında başladığı anayasaya destek oranını % 58’e kadar taşımıştır. Bu stratejinin özünde keskin toplumsal ayrışma üreterek, bloklaştırma ve saflaştırma vardır. Erdoğan’ın %50-%50 vurgusu, bu stratejinin sahaya yansımasıdır. Kendi % 50’si olarak gördüğü grubu konsolide ederek, diğer % 50 ile arasına baraj örmektir. Bazı çevreler, Başbakan Erdoğan’ın kibir ile hareket ettiğini, ne yaptığını bilmediğini ileri sürmektedirler. Oysa Erdoğan çok başarılı bir siyasi taktisyendir ve politikaya duygularını karıştırmaz. Başbakan Erdoğan başarı dışında hemen hemen hiçbir ölçü tanımadan sonuca odaklı bir siyaseti etkileyici bir şekilde sürdürmektedir.

Türkiye 2014 seçimlerine ilerlerken, AKP’nin önünde oyunu kemiren üç temel sorun bulunmaktadır. Bunlar sırası ile 1)PKK ile yürüyen müzakere, mütareke ve kirli pazarlık süreci, 2)İflas eden ve Reyhanlı gibi Cumhuriyet tarihinin en büyük katliamına neden olan bir saldırı ile ülkemizin karşı karşıya kalmasına neden olan Suriye politikasının başarısızlığı, 3)IMF’ye borcumuzu ödedik nakaratının arkasındaki dış borçlarımızın 2002’de 130 milyar dolar iken 2012’de 337 milyar dolar’a çıkmış olması gerçeği ve kırılgan bir buz üzerinde yürüyen bir borsa.

2014 yaklaşırken, Erdoğan seçmene yönelik yeni bir stratejik algı yönetimi kampanyası başlatmıştır.Asıl sorunlar seçmenin dikkatinden kaçırılacak, yeni bir gündem oluşturulacak, daha kolay manipüle edilebilecek bir sorun üzerinden seçmen bloklaşması sağlanacaktır. Erdoğan için İstanbul, Ankara ve İzmir’de orta ve orta üst gelir gruplarının ve özellikle bu grupların genç çocuklarının belkemiğini oluşturduğu kentli bir muhalefetin seçim sonuçlarını belirlemek açısından büyük bir tehdit oluşturması söz konusu değildir.Üstelik, böyle bir muhalefet hareketi, Erdoğan’ın gerçek oy zeminini oluşturan ve sadece devlet kaynaklarından son 10 yılda 27 milyon kişinin ekonomik yardım bağımlısı yapıldığı (belediyelerin ve özel şirketlerin yaptığı yardım bu sayının dışındadır) taşralı, muhafazakar, alt ve alt orta gelir grupları nezlinde çok kolay karalanabilecek, ötekileştirilecek hatta şeytanlaştırılabilecek bir yapı taşımaktadır. Böylece, taşralı, muhafazakar, alt ve alt orta gelir gruplarında kısacası Anadolu insanında PKK ile sürdürülen kirli barış sürecinden dolayı “ülke bölünüyor mu?” endişesinin ve “Bu hükümet de Suriye konusunda yanlış yaptı” ve “Reyhanlı’da katliama neden oldu” düşüncesinin yerini çok hızlı bir şekilde “Vay şerefsizler, ayakkabıları ile camiye girmişler ve bira içmişler” tepkisi almaktadır.

Erdoğan Taksim muhalefetinin kendisine yeni bir gündem oluşturma ve manipule etme fırsatını verdiğini anladığı andan itibaren stratejisi tırmandırma, radikalleştirme ve ötekileştirme stratejisi üzerine kurmuştur. Bir bölümü devlet güdümünde olduğu bilinen, radikal sol örgütlerin ve “profesyonel devrimci” kadrolarının Taksim’e damga vurmaları teşvik edilmiş, önü açılmıştır. Öyle ki, Başbakan Erdoğan grup toplantısında AKM’nin üzerinde günlerce asılı duran Marksist-Leninist örgüt pankartlarından bahsederken, “Devlet binasında bu pankartlar nasıl asılı kalır?” sorusunun cevabı aslında sorunun içinde gizlidir. AKM devlet binası olduğu için örgütler tarafından yasa dışı, toplumun genelinde tepki ile karşılanan ve Taksim gösterilerini temsil etmeyen pankartlar asılabilmiştir. 

Diyarbakır’da Öcalan’ın başı ağrıdığı için gösteriler düzenleyen PKK ise Güneydoğu Anadolu’da hiçbir eylem yapmaz iken müzakere ortağının elini güçlendirmek için Öcalan posterleri ile zaman zaman kendisini televizyon kanallarına göstermiştir. AKP Hükümeti de Güneydoğu Anadolu’da olay çıkmayacağının güvencesini almanın vermiş olduğu rahatlıkla Diyarbakır ve Van’daki TOMA’ları İstanbul ve Ankara’ya kaydırmış durumdadır.Taksim’i Erzurum’da, Nevşehir’de, Kütahya’da televizyonlardan sansürlü olarak seyreden, hafızasında Gezi Parkındaki barışçıl tutumdan, çadır-mescitten ve anti kapitalist Müslümanlardan çok Marksist grupların vandalizmi kalan vatandaş, Erdoğan’ın “camide bira içtiler” söyleminin peşinden gitmeye çok daha yatkın olmaktadır. Üstelik, Taksim göstericilerinin elindeki tek iletişim ve propaganda aracı twitter iken Başbakan Erdoğan’ın arkasında gönüllü ve gönülsüz dev bir medya karteli olduğu unutulmamalıdır. Twitterın dar alanda kaldığı, diğer alanda hükümetin nerede ise rakipsiz bir algı yönetimi stratejisi izlediği ortadadır.

Gençlik muhalefeti dar bir coğrafi alana sıkışırken, hükümet ise bütün Türkiye’de propaganda çalışmalarını sürdürmenin üstünlüğünü yaşamaktadır. Buna itiraz “Tahrir’de dar bir alandı” şeklinde olabilir. Ancak Tahrir’de Müslüman Kardeşlerin stratejik aklı temsil edilirken, vücudu bütün Mısır’a yayılmış durumdaydı. Oysa, Türkiye’de muhalefet, İstanbul’da Taksim, Beşiktaş, Bağdat Caddesi, Ankara’da Kızılay, Kuğulu Park, Dikmen üçgeni ve İzmir’de Gündoğdu Meydanına sıkışmıştır. Adana, Kayseri gibi şehirlerdeki muhalefet ise kısa soluklu olmuştur. 

Bütün bunların dışında tarafların hedefleri ve stratejileri arasında da bir dengesizlik vardır. Erdoğan’ın ulaşmak istediği hedef ve bunun için uyguladığı strateji açıktır. Bu hedef ve strateji konusunda parti içinde bir tartışmaya izin yoktur. “Lider emreder, kitle takip eder” ilkesi tartışmasız bir şekilde uygulanmaktadır. Taksim’in ise belirgin bir politik hedefinin ve stratejisinin olduğunu söylemek mümkün değildir. Politik mücadeleler de bu çok önemli bir husustur. Kötü bir politik hedefi ve stratejisi olan dahi olmayandan daha avantajlı konumdadır.

Bu noktada Taksim’in Erdoğan’ı nasıl yenebileceği üzerinde durulabilir. Yukarıda sergilenen güçler dengesinden sonra, sanki bir galibiyetin mümkün olmadığı düşüncesi akla gelebilir. Oysa, bu mümkündür. Galibiyete ulaşmanın ön şartları şu şekilde özetlenebilir:

1)Taksim’in gücü sahip olduğu yumuşak güçtür. Bir TOMA’yı Molotof ile yakmanın hiçbir anlamı yoktur ancak TOMA’nın fışkırttığı suya göğsünü açarak direnmek, tekerlekli sandalye ile TOMA’nın karşısına çıkıp suyu yemek, TOMA’nın yenildiği anı temsil etmektedir. Yumuşak gücün sert gücü nasıl etkisizleştirebileceğinin en somut tarihsel örneğini Gandhi Hindistan’da Britanya İmparatorluğunu yenerken sergilemiştir.

2) Taksim’in yumuşak gücü, komünist-marjinal örgütlerin molotof kokteylleri ile kirletildiği ölçüde zayıflamaktadır. Taksim’de barışçıl gösteriler yapanlar, kendileri ile komünist-marjinal örgütler ile aralarına belirgin bir mesafeyi tüm toplumun göreceği bir şekilde ve sert bir tavırla koymak zorundadırlar. Üstelik bu komünist-marjinal örgütlerin bir bölümünün iktidar güçlerine çalıştığı da göz önünde tutulmalıdır. Taksim’de gösterilerinin sembolü tekrar Türk Bayrağı haline gelmelidir. 

3) Taksim'de çok akıllı bir şekilde, Erdoğan’ın Taksim’i din düşmanı göstermesini engellemek için etkili engelleme yapmıştır. Muhafazakar tabanda büyük bir karşılığı olmayan kendilerini anti-kapitalist Müslüman diye tanımlayan grupların gösterilerde yer alması çok önemlidir. Buna rağmen Erdoğan, elindeki en önemli silah olan din siyasetini Taksim olaylarında da kullanmıştır. Taksim, dinin kendisine karşı istismarını engellemek için elinden gelen her şeyi yapmaya devam etmelidir. Bu aynı zamanda iktidarın Anadolu’da kılcal propaganda çizgileri üzerinden sürdürmekte olduğu olayların sorumlusu “Allahsız komünistlerdir” şeklindeki propagandayı etkisizleştirmese bile zayıflatacaktır.

4) Taksim, Erdoğan’ın % 50-%50 tuzağına düşmemelidir. Bloklaşmayı değil, birleşmeyi, ötekileştirmeyi değil, sahiplenmeyi dile getiren bir siyasal söylem ve eylem tarzı gerekmektedir. Demokrasi sadece muhalefete oy verenlere değil, bugün iktidar partisine oy verenlere de lazımdır. Erdoğan’a kızgınlık ne kadar büyük olur ise olsun, eleştiriler, aklın ve ahlakın ürünü olmalıdır. 

5) Taksim’in kazanmasının en önemli şartı, Taksim-Kuğulu Park-Gündoğan Meydanı üçgeninden çıkacak ve barış, milli birlik ve demokrasi talebini tüm Türkiye’ye sürekli-uzun süreli bir şekilde yaymalarına/bu potansiyeli göstermelerine bağlıdır. Aksi halde Taksim, anılan üçgende boğulacaktır.

6)Taksim’in gücü, demokrasi talebinden kaynaklanmaktadır. Demokrasi talebinin politik bir hedef olarak somutlaştırılarak ortaya konulması şarttır. Başbakan Erdoğan’ın otoriter rejim tesis ve Türkiye’nin bölünme sürecinin önündeki en büyük engelin TBMM’deki muhalefetten çok toplumsal muhalefet olduğunun belirginleştiği noktada Taksim bu gücünü çok akıllıca kullanılan bir yumuşak güç olarak kullanmayı başarabilmelidir. Polis ile çatışmak değil, polis ile çatışmamak Taksim’in ana gücünü oluşturmaktır. Kavga çığlıkları değil, barış, milli birlik ve demokrasi talep eden sloganlar Taksim’i güçlü kılmaktadır. Polis gaz atınca geri çekilmek, şehrin mekansal derinliğini stratejik bir derinliğe dönüştürmek, dağılmak ve toplanmak, sonra bitmek tükenmek bilmeyen bir kararlılık ile geri dönmek kaldığı yerden barış, milli birlik ve demokrasi talebini gündeme taşımaya devam etmek gerekmektedir.Ancak talepler somutlaşmadığı sürece bir sonuç alma umudu ortadan kalkacak ve doğal olarak sokaktaki muhalefet eriyecektir. Nitekim, gündüz işinde gücünde olan insanların sonu belirsiz bir süreçte “sabah kalemli gece bayraklı” sokak gösterilerinin içinde olması mümkün değildir. Halk muhalefeti sayısal olarak erirken, meydana gittikçe marjinal gruplar hakim olacaklardır ki, Erdoğan’ın istediği de budur. Bunu aşmanın yolu, Taksim’in taleplerini daraltmak, somutlaştırmaktır.

Taksim gösterilerinin amacı, Türkiye’nin demokratikleştirilmesini ve milli birliği sağlamak değildir, olamaz. Ancak Taksim bu sürece çok önemli bir katkıyı, bir çıkışı temsil edebilir. Bunun için Taksim gösterilerinin somut talepleri Gezi Parkına ne AVM ne de başka bir amaçla bir bina yapılmaması ve AKM’nin yıkılmaması ile sınırlanmalıdır. Somut talep, kitlede ulaşılabilir bir hedef etrafında birleşme ve direnme duygusunu oluşturur. Böyle bir sonucun alınması da kitlelerde bir kazanma, başarıya ulaşma duygusu uyandıracaktır. Yaşanan olaylar ne şekilde sonuçlanır ise sonuçlansın, Türk demokrasisi açısından önemli bir deneyim olmuştur. Halk, en olumsuz şartlar altında dahi gücünün var olduğunun farkına varmıştır. Erdoğan’da baskısının sınırlarının nerede bir taşa çarpacağını öğrenmiştir."

21 Mayıs 2013 Salı

Süper Babaanne, Olur muyum?

Dünyada bazı anneler gerçekten süper kadın. Sabah çocuğunu hazırlayıp okula bırakıyor, işyerine gidiyor. Tüm gün çalıştıktan sonra okuldan çıkan çocuğunu alıp parka götürüyor, belki markete uğruyor. Akşamında elleriyle hazırladığı yemeği yiyorlar ailecek. Çocuğun ödevlerine yardım ediyor, belki banyo yaptırıyor. Sonra yatırıyor ve kendine kalan zamanda evi, mutfağı toparlayıp belki ertesi günün yemeğini hazırlayıp ya da ütü yapıp dizi izliyor. Eşiyle muhabbet ediyor, her akşam güzel resimlerle süslediği blog yazısını hazırlıyor. Gün içinde twitter ve facebook ile güncel medyayı takip ettiği yetmiyormuş gibi gece yatmadan önce de vakit ayırıyor. Sonra saç, cilt bakımını yapıp yatıyor ve sabaha zinde bir şekilde neşeli olarak başlıyor. Hatta bazısının iki veya üç çocuğu var ve tempo aynen devam ediyor. Herşey tıkır tıkır işliyor.


Bunların onda birini bile yapamayan bir anne olarak kıskançlığımı belirtmeliyim. Değil hergün blog yazmayı, bloğa yazacak konuyu düşünmeye bile fırsatım olmuyor bazen. Akşamları tek lüksüm oğlum uyuduktan sonra çay içip dizi (Muhteşem Yüzyıl ve arada bir Yalan Dünya) veya film izlemek. Gündüzleri, henüz tam zamanlı okula başlamamış oğlum, benden on dakika ayrı kalabilirse, ne mutlu bana. Zaten o yanımdayken değil blog yazmak, bilgisayarı açıp ailemle skype üzerinden bile konuşamıyorum.


Aklıma takılan bu her işini kendi yapan mükemmel anneler, günde kaç saat uykuyla mutlu olabiliyorlar? Uyku mu yetmiyor bana... Ya da acaba iş yerinde patrondan gizli mi blog yazıyorlar? İş yerim evim olunca, patron ben oluyorum zaten... Yoksa hergün birileri evi çekip çeviriyor mu arkalarından? Temizlikçilerle anlaşsam iyi olacak... Bana bir itirafta bulunun lütfen! Şu da eksik kaldı, yapamıyorum deyin. Ben de oh be diyeyim :)

25 Aralık 2012 Salı

Plajda Havuzda


Şezlong kapma yarışı her yerde var sanırım. Plajlardan biliyoruz, Bodrum Ortakent'te sabahın 6'sında havlusuz şezlong bulabilirsiniz; ama 7'de hepsi dolmuştur. Birkaç yerli evi barkı olan insan vardır sahilde şezlonglarını sahiplenmiş hakkıyla. Fakat sahilin büyük bir çoğunluk başıboş havluların sahiplendiği şezgonlarla doludur. Gün içinde ne kadarı insanla dolar ne kadarı dolmaz bilinmez; bilinen o ki o havlular bir şezlonga döşenmeli tatil günü sabahın 7'sinde. Belki de bu işi parayla yapanlar var: Geceden anlaşıp şezlongunu seçiyorsun, parasını ve havlunu veriyorsun, adam senin için sabah 7'de döşüyor plajı!

Antalya'nın 5 yıldızlı otellerinde de vardı bu olay. Plajda değil de havuz başında. Hatta bunu yapan Türkler de değil bu kez, Ruslar ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinden gelenler. Kahvaltıya giderken döşerler havlularını, akşam yemek saatine dek havlular bir güzel kızarır bozarır o kavurucu güneş altında.

Şimdi Gran Canaria'da gene çok yıldızlı bir oteldeyiz. Sabah 6'da biz kalkıyoruz oğlan yüzünden. Hava karanlık oluyor o saatte. Öyle böyle 7'ye dek yatakta tutuyoruz kitapmış oyunmuş. Sonra giyin, kuşan, kahvaltı vs. Çevremizi saran  dağlar nedeniyle otelin havuzuna güneş 10 gibi vuruyor. Ağaçlardan gölgelenmeyen birkaç şezlong alanına da. Bugün gidip bakıyorum 11 gibi boş güneşli şezlong yok. Tüm yaşlı tontonlar vücutlarına bakmadan giymişler bikinilerini yatmışlar sere serpe şezlonglara. Tonton dedeler de onlara portakal suyu taşıyor bardan. Güzel yerde birkaç boş şezlongda gene havlular dizilmiş; ama üzerlerinde ya bir kitap ya da çanta. Belli ki pek uzakta değil sahipleri. Hadi diğer yazdıklarıma göre daha insanca. Havuzun en iyi göründüğü noktalardan biri bizim balkon. Saat 4 olmuş; bizim oğlan uyuyor diye balkonda tutsak kaldım, havuz görüntüsü ilham verdi. Bakıyorum da güneşle beraber şezlonglar da yön değiştirmiş. Hatta birçoğunun havlusu da sahibi de terketmiş, haydi uyan oğlum havuz başı bizi bekler!

Not: Yarın sabah 7'de gidip bakacağım o havlular orada olacak mı?

Yazan: Sahipsiz havlu polisi

12 Eylül 2012 Çarşamba

Temizlikçi İşi Bıraktı!


Genelde tersi olur ya, ben de anlamadım bizimkinin derdini?

İngiltere'de temizlikçi bulmak zor. İlk kez 2009'da evi taşırken kullandım bir temizlik şirketi. Doğu Avrupalı bir genç kız gönderdi şirket. Bomboş evi, özellikle de mutfak ve banyoyu iyice temizlemesini söyledim. Saat başına para alacaktı, o yüzden uzun süre kalır da temizler her yeri diye umdum. Biz başında değildik eşya taşıdığımızdan; ama bir geldik ki camlar silinmiş, yerler süpürülmüş, birkaç saatte nasıl yapmış şaşırdık. Tekrar söyledik mutfak ve banyo önemli diye, sonra çıktık. Bir sonraki görüşümüzde kız hazırlanmış çıkmak üzereydi. Parasını ödeyip gönderdik. Akşamında mutfak dolaplarını yerleştirmek için açtığımda ne göreyim? Her yer toz kir içinde! Temizlikçinin üzerine bir de ben temizlik yaptım... Bir daha da temizlikçi lafını anmadım birkaç sene.

Hamile kalınca özellikle ilk aylarda değil temizlik, yemek bile yapamıyordum. Eşim bir şirket aracılığıyla temizlikçi bulalım, rahat edelim dedi. Ben ev azcık dağınık veya tozlu olsun anında stres yapan ve etrafımdakileri de bu stresle canından bezdiren biriyim. Bu defa İngiliz bir kadın, kendi şirketini kurmuş kendi yapıyor temizliğini de, o geldi. Detaylı yazdık şunu şunu istiyoruz, diye üç saat yeter bana dedi. Biz de çalıştığımızdan bayan biz işteyken gelip temizliyordu. Bir gün izinliydim, ben evdeyken geldi. Çocuklarla Evlilik dizisini hatırlayan varsa Peggy tipinde bir bayan. Makyajı, saçı başı düzgün, kolunda boynunda takılar vs temizlik yapıyor. İki saat sonra benim işim bitti deyip gitti. Üç saat parası alıp iki saatte bitiriyor! Ardından evi kolaçan ettim, heryer toz içinde hala. Ertesi hafta yazdık şunu beğenmedik, şöyle yap, vs diye. Birkaç hafta idare ettik, baktık ki dediğimizin hiçbirini yapmıyor işine son verdik.

Ardından daha profesyonel bir ajans buldum. Orta yaşlı bir bayan geldi, Delia, Romanyalı. Dediğimizi yapıyordu; zaten bu saatten sonra bal dök yala bir temizlik bulamayacağımızı kabullenmiştik. Doğum iznimde evde olunca epey muhabbet etme şansımız oldu. Bana ajanstan ayrılmamı, saati 6GBP yerine 9GBP olarak ona direk ödememi önerdi. Benim için ödediğim miktar değişmeyecekti, zaten ajansa hiçbir şey yapmadığı halde para ödüyordum her saat için. Yaklaşık bir sene de böyle geçti. Tabii eskiden biz işteyken 3 saatte evi temizliyorum diyordu; ama ben evdeyken 2 saatte işi bitiriyordu. Bunu görünce önüne ütüleri de yığmaya başladım. Hatta bebek gezinmeye başlayınca her hafta gel dedim. Çok iyi yapmıyordu işini; ama dediğimizi yapıyordu ve küçük çocuklu bir anne için büyük bir yardımcıydı. Zamanla günleri değiştirdi, ardından saatleri, her hafta başka bir saatte gelmeye başladı. Sürekli diğer ev sahiplerinden yakınıyor, onlar yüzünden geç kaldığını, ya da temizlik saatini değiştirdiğini söylüyordu. Bana da çok iyi olduğumu...

Dün oğlumu tiyatroya götürdüm Londra'ya. Evden çıkarken anahtarımı bulamadım ve Delia da 12'de gelirim dediği halde ben çıkarken henüz görünürde yoktu. Trendeyken mesaj attım kendisine. Kaçta evden ayrılacağını, anahtarım olmadığı için sorduğumu söyledim. Ben onun çıkışına yetişemeyecektim; eşimle buluşup ondan anahtarı almaya karar verdim. Bana kaçta döneceğimi öğrenmek için mesaj atmış. Tabii ben tiyatro oyununda olduğumdan mesajını görmedim. Sonra beni 15dk bekleyebileceğini yazmış, ki ben hala oyunda olduğumdan haberim yok mesajlarından. Ardından bu yaptığımın kaba bir davranış olduğunu, bir sonraki temizliğe yetişmek için beni daha fazla bekleyemeceğini mesajladı. Ben de kendisine ortada bir yanlış anlaşılma olduğunu, benim ona beni bekle demediğimi, yazdım. Genelde aynı dilde bile insanlar birbirlerini yanlış anlıyorken, anadilden farklı dil konuşmak zorunda kalınca ki özellikle de sevgili Delia İngilizcesinin iyi olmadığından yakındığından yanlış anlaşılmalar olmuştu daha önce de aramızda, ortalık daha da karışabiliyordu. Benim garibime gidense daha önce başkalarını beklediği için defalarca bize geç gelen Delia'nın beni 20 dakika ekstra beklemesi işi bırakma nedeni olabilir miydi? Sanmıyorum. İsteseydi o 20 dakikanın ücretini bile öderdim ki bence bir hatam olmadığı halde. Bugün gündüz gözüyle baktım da, birçok yeri de temizlememişti. 'Şimdi gözüne batmıştır' dese de eşim bence durum farklı.

Öyle pis insanlar da değiliz ki, başkalarının dağınık ve pisliğinden şikayet edince ben de derdim kusura bakma bebek olunca yetişemiyorum, diye. Her defasında sizin ev çok temiz, bana bile gerek yok her hafta, derdi. Çok garipsedim, bir derdi mi vardı acaba diye de düşünmüyor da değilim hala. Yoksa ben mi insanları yanlış tanıyorum? Haddinden fazla önem veriyorum? Bilemedim!

Resim: http://www.flickr.com/photos/bulent/172267112/

2 Eylül 2012 Pazar

Kadının Soyadı Derdi


Beni gerdi... Geçenlerde okudum haberi, kadınlar evlendikten sonra kocalarının soyadını kullanmasınmış, kendi soyadlarını kullanmaları bir hakmış, kocasının soyadını kullanmak eşitsizlikmiş vesaire vesaire... Şaşırdım... Sanki Türkiye'deki kadınların her sorunu bitmiş de sıra soyadına gelmiş.

  • Sanki Türkiye'deki kadınlar evde, okulda, işyerinde, sokakta, yurtta, mecliste, meydanda ezik değil erkeklere karşı!
  • Sanki kadına şiddet yok!
  • Sanki tecavüze uğrayanlar madur değil, tecavüz edenler serbestçe gezinmiyor!
  • Sanki kadın cinayetleri devri kapandı!
  • Sanki kadının üzerinde mahalle baskısı yok; mini etek giyene kezzap atılmıyor!
  • Sanki kadının kürtaj hakkı elinden alınmıyor!
  • Sanki kadınlara sorulup sezeryan yasası çıkarıldı!
  • Sanki işe almada cinsel ayrımcılık yapılmıyor!
  • Sanki işyerinde maaş eşitsizliği yok!
  • Sanki kadınların kocalarına / babalarına karşı gelme hakları var!
  • Sanki çocuğa bakmak, ev işi yapmak kadınların görevi değil 9-6 çalışsa bile!
  • Sanki tecavüzcüsünden hamile kalanlar alnı açık gezebiliyor!

Daha çok sanki eklenir bu duruma; ama bu saydıklarım bile kadının kendi soyadı hakkından kat be kat önemli şeyler. Önce bunlara bir son verelim de sonra soyadı için birleşelim.

Hergün yeni bir tecavüz haberi okuyoruz, duyuyoruz. Hergün çocuk yaştaki genç kızlar mağdur ediliyor. Hergün kadınlar dövülüyor, şiddet görüyor, namus cinayetlerine kurban gidiyor bu yüzyılda bile. Soyadını geçelim baylar bayanlar bence bu şiddet ve vahşet haberlerini durduralım önce.

Fotoğraf: http://www.flickr.com/photos/missfortune/4833849777/