27 Aralık 2011 Salı

Bebeklerin Ek Gıdaya Geçişi


Alaz 5. ayına yaklaşınca (biliyorum zaman su gibi geçiyor hiç bir şey anlamadım desem yeri) ek gıdaya başlama, neler yiyebilir, nasıl yapılır-edilir, neler satın almalı, vs. diye araştırmalarıma başladım. Gariptir ki, ek gıdaya başlama zamanı ve kuralları(!) ülkeden ülkeye değiştiği gibi, aynı ülkede yıldan yıla bile değişiklik göstermekte. İngiltere'de önerilenler ile Türkiye'de duyduklarım arasında bir karşılaştırma yapayım dedim ben de.

İngiltere'de baby rice (pirinç unu tarzı birşey) ve porridge (yulaf ezmesi) bebeğin içmekte olduğu süte karıştırılıp veriliyor. Besin değeri açısından bir değeri olmasa da bebeklerin mide ve bağırsaklarının sütten başka birşeye alışmasında faydalı. Bunları vermeyip doğrudan meyve ve/veya sebze püresiyle de başlanabiliyor ek gıdaya. Patates, bal kabağı, bezelye, havuç, şalgam haşlanarak, buharda veya fırında pişirilerek püre haline getiriliyor. İçerisine pişme suyu veya bebeğin içtiği süt katılarak uygun kıvam sağlanıyor. Bunlar İngiltere'de genelde çok miktarda hazırlanıp buz kalıplarında dondurularak başka zamanlarda kullanılmak üzere saklanıyor. Böyle yaptığımı annem ve kayınvalidem duyunca 'At kızım artanı, taze taze hergün yeni yap' dediler tabii ki! Bir de cam rende olayı var... İngiltere'de cam rendeyi duymadım, mutfak robotunda veya el mikserinde püre yapılması uygun görülüyor. Türkiye'de bir cam rende olayı almış başını gitmiş... Besin değeri açısından ne kadar fark ediyor bilmiyorum? Bana göre zaman kaybı.

Meyve püreleri olarak da; muz, elma, armut, avokado, mango, şeftali favoriler arasında. Bunlar da buharda pişirilerek veya doğrudan çatalla ezilerek hazırlanıyor. Muz Türkiye'de bir yaşına kadar verilmemesine rağmen İngiltere'de 4. ayda bebeğe verilebiliyor. Turunçgiller ise 7-8 aydan önce verilmemekte. 

Ek gıdaların günde tek çeşit olarak birkaç gün ardarda verilmesi önerilmekte. Nedeni ortaya çıkabilecek alerjilerin engellenmesi. Bir de yeni denenen besinlerin sabah/öğle vakitlerinde verilmesi öneriliyor. Bebekler bir reaksiyon gösterirlerse gün içinde anlaşılsın diye. Öte yandan ilk 2 hafta günde tek öğün, ardından birkaç hafta günde 2 öğün ve sonrasında 3 öğüne çıkarılması uygun görülüyor. Üç öğüne geçildiğinde artık bebek 7. ayında olduğundan artık hemen hemen herşeyi yumurta, et, tavuk, balık vs yemeye başlayabiliyor. Fakat inek sütü, bal ve fıstık ürünleri 1 yaşına dek yasak listesinde. İnek sütü yasak olmasına rağmen, ürünleri önerilmekte tabii pastörize olduğu sürece; peynir, yoğurt serbest yani. Kabızlığı önlemek için yemekle birlikte su veya süt de verilmeli. Suyu biberonda değil de yaşına uygun bir sulukta vermek en iyisi içmeyi öğrenmesi açısından.

Ben de bunları okuyup bir de gidip Annabel Karmel kitabı, silikon sığ kaşıklar, Tommie Tippee suluk aldım bebişime. Hemen hemen yukarda saydıklarımı verdim; kimini sevdi kimine yüzünü buruşturup yemedi. Henüz 6. ayı doldurmadığından üç öğüne geçmedik ve sadece meyve/sebze püreleriyle devam ediyoruz şimdilik. Epey bir işmiş ama bu ek gıda olayı. Çıkar memeyi besle bebeyi yakında tarih olacak malesef!

* Bu arada Alaz dönmeyi becerip yüzükoyun yattığı için yazıma ara veriyor ve kontrole gidiyorum...

Resim kaynağı:http://www.flickr.com/photos/magicrobots/3684999173/

17 Mart 2011 Perşembe

Hamilelikte Gezi






28 haftalık hamilelikte gezmelere yavaştan son vermek gerekiyormuş. Ama kime göre?
Bebişimle birlikteliğimizde 26. haftayı doldurduğumuz şu günlerde bir yolunu bulsam da bir yere kaçsam diye tilkiler dolaşıyor beynimde. Öte yandan elimde rehber, sırtımda çanta, sabahtan akşama yürüyecek halim yok sokaklarda büyümüş göbeğimle.

Bu haftaki randevumda doğum uzmanına onu sordum; bir yerlere gitmek istesem rapor almam gerekiyormuş diye. Kadıncağız ben senin yerinde olsam gitmezdim, dedi kısaca ki ben sorunsuz hamilelerden biriyim. DVT (deep vein thrombosis) yani bacaklarda oluşan uzun süre oturmaktan ve hareketsizlikten olabilecek olan bir çeşit damar tıkanıklığı yüksek risk taşıyormuş gebeliğin son aylarında. Bu sadece uçakta başımıza gelebilir gibi gelse de, aslında otobüs, araba ve tren yolculuklarında hatta işyerinde uzun süre bilgisayar başında oturmakla bile olabilir. O zaman ne yapmalı saatte bir koltuğa elveda demeli ve yürümeli. Aslında 3 aylık hamileyken Amerika uçuşu için aldığım anti-DVT çorabını mı giysem acaba işe gelirken artık ekstra önlem olarak?

Ayrıca tatile çıkacağımızı düşündüğünden güneşte fazla kalmamam gerektiğini söyledi. Bu Mart kara kışında güneş olsa da görsem diyecektim kendisine; ama kibarlıktan vazgeçemedim. Zaten uzun bir uçuş düşünmediğimizi, en fazla Avrupa’ya bir kaçamak yapacağımızı söyledim.Çok fazla onaylamadı gene de; eğer birşey olursa erken doğum gibi, orada mahsur kalacağımı, doğumu her nerdeysem orada, oranın şartlarıyla yapacağımı ilave etti. Gözüm korkmadı değil; ama bu doğum başlamadan birkaç gün önce hiç ipucu vermez mi ki hemen eve döneyim?

Bunlar da araştırmalarım; THY, Pegasus, EasyJet, BA ve diğer havayolları hamilelikte 28 haftayı doldurduktan sonra uçuş için mutlaka “sağlamdır, uçakta doğurmayacaktır” raporu istiyor. Hem giderken hem de dönerken. Bu raporlar da bir hafta geçerli. Eurostar yolcuyu kendi haline bırakıyor, “istiyorsan gel bin; ama ben sorumluluk almam” diyor. Feribotların çoğu da rapor isteyenlerden. En güzeli benim gibi geç kalmadan, 28 hafta dolmadan son gezileri bitirmek.

27 Ağustos 2010 Cuma

Life in the UK Testi

İngiltere’de yerleşim hakkı alabilmemiz için biz göçmenleri bir çeşit sınava tabi tutuyorlar Life in the UK diye bilinen. Sınavın amacı İngiltere’nin geçmişi ve kültürünü öğretmek. Devletin işleyişi, kadın – çocuk - çalışan hakları, eğitim sistemi, dinler ve diller hakkında genel bilgi kazanmamızı sağlamak. Yani bir nevi, bakın biz buyuz, böyleyiz, burada yaşadığınız 5 sene içinde bunu öğrenemediyseniz bu sınavla öğretiriz-dir amaç. Elbette hak verip bakıyorum sınav sorularına; garip bazı ezber soruları yanında çok mantıklı ve beni şaşırtan bilgiler de var. İşte bazılarından örnekler:


Kadınlar açısından en çarpıcı bilgi, nüfusun %51’ini, iş gücünün %45’ini oluşturmaları ve çalışan kadınların ¾’ünün aynı zamanda çocuk sahibi olması. Türkiye’de durum oldukça farklı. Çalışan kadın çocuk sahibi olduğunda genelde işi bırakmak durumunda kalıyor.


Eğitim ve öğretim 5-16 yaş arasında zorunlu. Sanırım Türkiye’de de durum aynı bugünlerde. İlginç olan buradaki gençlerin 1/3’ünün üniversiteye devam etmesi. Çoğu doğrudan mesleki kurslara devam ediyor veya bir işe giriyor.


Dine gelince herkes seçimde özgür. %75 bir dinin varlığına inanıyor, geriye kalan %15 Ateist. %75’in ancak %71’i Hristiyanlık dinine mensup onun da %10’u Katolik, geriye kalanı Protestan. Kuzey İrlanda hariç Birleşik Krallıkta din kavgaları olmuyor. Türkiye’den örnek vermek istemiyorum; doğar doğmaz sorulmadan herkesin nüfusundaki haneye Müslüman damgası basılıyor ve nüfusun %90 küsürü Müslüman olduğu halde azınlık dinler hala hor görülüyor.


Devletin yazılı bir Anayasa’sı yok. Şimdiye dek gerek de duyulmamış. Sağduyu işliyor. Türkiye malum!


Gelelim mahkemelere. Kanunlar mecliste tartışılıp kabul ediliyor. Jüri kişinin suçlu olup olmadığına karar veriyor, hakim de jürinin kararına göre cezayı belirliyor. Türkiye’de nasıl?


Hükümet ve devletin polis ve medya üzerinde etkisi yok. Medya hükümeti etkilemeye çalışıyor; polis gücü de yerel otoritelere bağlı. Türkiye’de ise hükümet medyayı da polis gücünü de elinde oynatıyor. Yasalarda nasıl bilmem; ama görünürde böyle.


Ülkedeki yetişkin nüfusun 2/3’ü ev sahibi. Türkiye’de de bu tabloyu görmek güzel olurdu.


Sağlık olayına hiç girmeyeyim. NHS (Ulusal sağlık kurumu) 1948 yılından beri herkese bedava sağlık hizmeti sunmakta. Özel hastane sayısı yok denecek kadar az, olanda da akapunktur gibi yan hizmetler var. Kısacası hiçbir hastanede vezne yok. İlaçlar için sabit bir ücret ödeniyor ilacın fiyatına bakılmaksızın. Öğrencilere, 60 yaş üzerine, çocuklara, işsizlere ve hamilelere ilaç ve dişçilik hizmeti de bedava. Türkiye’deki durum sürekli değişiyor bugünlerde; ama çocuğunun ilaç parasını babası ödüyor diye biliyorum.


İşe girdiğin an elinde yazılı bir kontratın oluyor, maaşını, yapacağın işi, izin günlerini, işten ayrılma durumunda neler olacağını gösteren. Çalışanlara en az 4 hafta tatil vermek zorunda iş sahibi. Türkiye’deki durumum 2 hafta izindi ve ilk senemi doldurmadan izne çıkamamıştım. İşten çıkarmak da kolay değil. Önce uyarını yapıyorsun ve durum düzelmezse işten çıkarabiliyorsun. Bunun için özel mahkemeler var çalışanı destekleyen. İşe girişte ve başvuru esnasında, yaş, memleket, medeni durum, çocuk durumu, hastalık, cinsiyet, din, dil, ırk, politik görüş hatta ev adresini sormak yasak. Ayrımcılığa giriyor. Hamilelere işyerinden en az 26 hafta izin, devletten de asgari maaş var. Baba olana da 2 hafta maaşlı izin veriliyor. Türkiye’de izin var; ama şartları nasıl?


Çocuklar 14 yaşından itibaren devletten alınan özel bir izinle çalışabiliyor. Kesici aletler ve kimyasal maddelerle ilgili iş yapmaları yasak, süt dağıtmaları bile.


Başta çok sıkıcı ve saçma gelmişti bu sınava çalışmak; ama okudukça fikrim değişti. Güzel olan ise Cumhuriyet ve demokrasi ile yönetilen gelişmekte olan ülkemi, şartlı Meşrutiyet ve demokrasiyle yönetilen gelişmiş bir ülkeyle kıyaslayabilmek.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Sheppy’s Cider House



İngiltere uçsuz bucaksız uzanan yeşil tabiatıyla ünlü. Çok bilmediğimiz bir ünü ise cider(saydır diye okunur) yani elma şarabı.

Güney batı İngiltere’nin Somerset diye isimlendirilen bölgesinde yüzlerce cider üretim merkezi var elma bahçeleri arasında. Biz de onlardan birini Sheppy’s Cider House’u görmeye gittik. Bu büyük çiftlik eski birkaç bina ve içinde birçok farklı elma ağacının olduğu bahçelerden oluşuyordu. Önce kırsal yaşam müzesini gezdik. Elma ağaçlarının dikilmesinden, elma meyvesinin toplanmasına, yıkanıp temizlenmesinden, püre haline getirilmesine, elma suyunun sıkılarak fermantasyon işlemine tabi tutulmasından, mayalanmasına ve nihayetinde çeşitlendirilip şişelenerek servis edilmesine kadarki süreci anlatan bir video oynatılıyordu sürekli. Daha sonra bu işlemlerde kullanılan araçları, tabii en eski zamanda kullanılanından en modernine görebildik.

Bahçede ise her hayvanın bölgesi (koyun, kuzu, eşek, domuz) ayrı; dileyen aralarında dolaşabiliyor. Biz 1960’larda dikilmiş elma bahçesini gezdik ilk. Daha sonra mevsim sebzelerinin bulunduğu tarlayı dolaştık. Ardından English Longhorn sığırlarının da bulunduğu ilk kez 1880’de dikilen, ama 1980’de yenilenmiş olan elma ağaçlarının arasında bulduk kendimizi. Tabii sığır pisliklerine basmamaya dikkat ederek. Elma ağaçlarının tümü çiçekteydi. Kasım ayında başlarmış hasat.

Farklı cider’ları tatmak ve biraz da almak için dükkanının yolunu tuttuk. İçeride organik reçellerin yanı sıra et, peynir gibi birçok besin maddesi de satılıyor. Bizim alışverişimiz cider’lardan yanaydı. Galonla alıyordu bölgede yaşayanlar. Draught çok tatsız, sweet tatlı gelince medium olanında karar kıldık. Özel günler için de köpüklüsünden aldık.

Çiftlikte 12:00-14:00 arası öğle yemeği servisi olduğu gibi, akşama dek açık olan bir de tea house (çay evi) var acıkanlar için.

Güzel bir gezi oldu bize, havadan yana şanslıydık da. Yine de cider denemek için Londra’dan Taunton’a üç saat yol yapmanıza gerek yok. Her pubda şişelenmiş olarak birçok farklı marka cider satılmakta. En azından hangi markayı deneyebileceğinizi biliyorsunuz artık.

12 Ocak 2010 Salı

Küba Günlüklerim - 13. Gün

12 Ocak 2010: Son gün olmasının getirdiği burukluk ve üşümeyle karışık bir durgunlukla başlıyoruz yeni güne. Valizlerimizi toplayıp kapattıktan sonra ev sahibinin gösterdiği yere bırakıyoruz akşamüzeri almak için. Geri götürmeye gerekli görmediğimiz eşyaları da ev sahibine bırakıyoruz, seviniyor.

Kahvaltı için önceki gün gittiğimiz yerdeyiz; bu defa değişik yiyecekler seçip günümüzü nasıl geçireceğimizi planlıyoruz. Merkezden fazla uzaklaşmak akıllıca olmaz diye karar veriyoruz; ne de olsa ulaşıma ve havaya güven olmaz. Bir gösteri bulamadığımız Gran Teatro de la Habana’nın içini görmek amacımız. Genç bir bayan geliyor bize anlatmak için; belli ki öğrenci, ama her sorumuzu yanıtlayacak kadar da bilgili. Bu gece Küba’da ünlü bir müzisyenin konseri olduğunu söylüyor sahneye doğru ilelerken. Tabii ki biletleri çoktan tükenmiş, ki zaten biz o saatlerde havalanıyor olacağız. Kısa ve hoş bir turdan sonra Hotel NH Parque Central içinde yer alan Cadeca’da son kez para bozduruyoruz puro fabrikasında harcamak üzere.

Puro* almak için bize göre en güvenli yer fabrika içerisinde yer alan mağaza. Orada tekrar sorup soruşturduktan sonra puro alışverişimizi tamamlıyoruz. Biz puro içen insanlar değiliz, kendimize eşe dosta vermek için bir kutu aldıktan sonra asıl alışverişi bize puro sipariş edenler için yapıyoruz. Bir çanta dolusu puroyu şehrin görmek istediğimiz son noktalarına bizle beraber taşıyoruz gün boyu. Örneğin çikolata müzesine, bir bardak sıcak çikolata içmeye.

Güneşin açtığı bu sıcak günle birlikte şehir sanki daha bir cıvıl cıvıl. Civciv ve kuş kafesleriyle sokak satıcıları, okul çocukları, işyerinden öğle paydosuna ayrılanlar, Obispo üzerindeki küçük pencerelerde ya da araba tarzı büfelerde yiyecek satanlar, almak için sıraya girenler, parklarda oturup muhabbet edenler. Biz gitmeyelim diye herşey daha bir güzel sanki, ya da bize öyle geliyor. Sanırım turistlerin çoğu gitmiş tatil sezonu sonunda ve şehir kendi sakinlerine kalıyor yavaş yavaş.

Malecon’da okyanusu da son bir kez görelim dedikten sonra, caddede dizili binalardan birinin ikinci katındaki paladara gözümüz takılıyor. Uçak yemeklerine başlamadan güzel bir ikindi yemeği ile gezimizi noktalayalım diyorum. Hatta henüz acıkmamış Baran’a duygu sömürüsü yapıyorum bir daha Küba’ya kim gelecek diye. Son derece sevimli orta yaşlı bir adamın bizi merdivenlerde karşılaması ile kendimizi bu uygunsuz saatte yemek siparişi verir buluyoruz okyanusa karşı bir balkonda. Paladar olduğu için yine belli yemekler ve yanında belli aperatifler geliyor. Hepsini iştahla bitirip Küba’nın son mojitolarını yudumluyoruz ev sahibiyle çat pat sohbet ederken. Balkondaki toplam beş masa akşam için rezervasyonluymuş bile. Hava serinlediğinden birkaç gündür balkonda üşüyormuş geceleri müşteriler; ama yapacak birşey yok diyor gökyüzüne bakarak.


Zor da olsa oradan ayrılıp casaya gidiyoruz valizleri almak üzere. Çağırdığımız taksi geç geldiği için biraz telaşlansak da tam vaktinde havaalanına varıyoruz küçük lada taksiyle. Valizleri teslim edip check-in yaptıktan sonra CUC alıp döviz satan büfede elimizde kalan son CUC’lardan kurtuluyoruz. CUC para birimi Küba dışında hiç bir yerde geçmiyor çünkü. Pasaport kontrol ve güvenlik sonrası uluslararası alana duty free mağazalarının olduğu bölüme geçiyoruz. Tabii ki burası Küba ve diğer tüm ülkelerin duty free’sinden farklı burası da. Puroları şehirden aldığımıza memnunuz; hem fiyat farkı yok hem de burada daha az çeşit var. Guava meyve püresi yanında bir şişe iyisinden Havana Club rom, bir de Lumino’dan öğrendiğim mojito denemeleri için beyazından rom alıyoruz. Kasaya geldiğimizde bizden CUC istiyorlar. Şaşırıp aldıklarımızı bir kenara bırakıyoruz tekrar döviz ofisinin yolunu tutarak. Bizim gibi yapan çok olduğundan heralde dış hatlar gidişte de döviz bürosu var.

Uçak saati gelince 4 saatlik bir gecikme açıklıyorlar. Yolcular perişan bir şekilde dağılmışken etrafa 3. saatte bizi uçağa alıyorlar. Uçuş geliş yolculuğundaki gibi değil. Aynı kabin görevlileri, aynı uçak olmasına rağmen herkes yorgun ve sessiz. Eve dönüş hüznü olmalı. Biz de yolculuğun büyük bir kısmında uyuyoruz, ta ki bir saat içinde Gatwick havaalanına iniyoruz anonsuna dek. Bir saat sonra inmeyi beklerken Londra’daki olumsuz hava koşullarından dolayı uçağın iniş için Paris’e yönlendirildiğini öğreniyoruz. Bundan sonrası kabus...

* Purolar belli mağazalarda satılıyor, ülkeden çıkarırken veya kendi ülkenize girerken göstermek üzere faturasını mutlaka alın. Paket üzerinde Küba Hükümeti’nin damgası olması gerekiyor. Sokakta satılanlar sahte veya çalıntı, yani yasadışı. Çeşitli uzunlukta, kalınlıkta, kalitede ve fiyatta puro mevcut. Belirli bir nem seviyesi gerekmekte puroları kurutmadan saklamak için. Tek tek veya 4’lü, 8’li, 12’li kutularda satılıyor. Cohiba en meşhur marka, ki Fidel bile ondan içiyormuş. Montecristo, Romeo y Julieta (Avrupalılar için üretilmiş, içimi kolay ve diğerlerine göre daha hafif olduğu söyleniyor) ve Partagas fabrikasının kendi markaları bizim seçtiklerimiz. Daha doğrusu forumlarda önerilenler.

11 Ocak 2010 Pazartesi

Küba Günlüklerim - 12. Gün

11 Ocak 2010: Kazak ve hırkalarımızı üstüste giymemize rağmen gece boyu sürekli uyanıyoruz üşüdüğümüzden. Bir an önce sabah olsun, güneş doğsun... Yıllar önce plajlarda sabahladığımız geceler geliyor aklıma; sabaha karşı mutlaka içimiz üşürdü mevsim yaz da olsa. Sabah ev ahalisinin, yan odadakilerin ve sokağın güne başlama sesleri arasında gözlerimizi açıyoruz. Gece pencereye taktığımız çarşafı sökerek güneşi arıyorum. Yine nazlı bugün, bulutlar arasından göz kırpıyor.

Sabah kahvaltısına Hotel Inglaterra yanındaki kafeteryaya gidiyoruz. Taze meyve suyu ve birçok nefis görünen hamurişi yiyecekler var yemek için. Fiyatlar CUC olmasına rağmen çok ucuz; zaten birkaç masada Kübalılar’ı da görüyoruz. Güneş gören bir masaya oturup hem ısınıyor hem de karnımızı doyuruyoruz birer de C vitamini takviyesi ile. Ardından El Capitolio’nun arka tarafında yer alan Partagas tütün fabrikasına gidiyoruz günün ilk turistik gezisini yapmak üzere. Ne yazık ki, kapıdan girer girmez fabrikanın bir ay boyunca kapalı olduğunu yazan tabelalarla karşılaşıyoruz. Böyle de şans olur mu? Küba’nın tüm tütün fabrikaları aynı zamanı mı bulur kapanmak için? Yanındaki tütün satılan dükkan açık neyse ki, oraya dalıp puro ve tütün hakkında bilgi alıyoruz. Biraz da fiyat araştırmasından sonra fabrikaya sırtımızı dönüp Parque Central’dan kalkan ve şehri gezen turist otobüslerine doğru ilerliyoruz. Burada da 5 CUC karşılığı şehrin üç farklı yönüne giden otobüslerle gün boyu gezilebiliyor. Uzak bir noktayı seçip Hemingway Marina’ya* giden araca biniyoruz. Malecon’da dalgalar yolu aşıp neredeyse binalara ulaşıyor. Tabii ki böyle havalarda okyanusun tuzlu suyu yolları ve binaları aşındırıp eskitiyor zamanla. Bu kez camları kapalı bir otobüste olduğumuz için şanslıyız; çünkü şoför silecekleri çalıştıracak kadar deniz suyuna maruz kalıyor aracımız. Plaza de la Revolucion ve Plaza Cristobal Colon meydanlarındaki duraklarda yolcu indirip bindirdikten sonra otobüsümüz Karayip Denizi kıyısından Miramar’a doğru ilerliyor. Saatler öğleye biz de adanın batısına yaklaştıkça güneş ortaya çıkıyor, hava ısınıyor. Miramar büyük otellerin, havayolu ve araç kiralama şirketlerinin olduğu gelişmiş bir yer. Havana’nın içinden ve hatta Küba’dan çok farklı, Varadero’nun az küçüğü denilebilir. Miramar’dan sonra da evler ve mahalleler merkezdekilere göre daha farklı görünüyor. Toplam bir saate yakın yolculuk sonunda marinaya varıyoruz. Şoför de öğle arası vereceğini, bir saat sonra dönüş olduğunu anons ediyor biz inerken.


Küba’da mevsimin kış olmasından dolayı, normalde plajlar ve eğlence yerleri olan bu marinada birkaç turist ve güvenlik çalışanları haricinde kimseler yok. Ortam çok huzurlu ve denizin rengi çok güzel. Eminim yaz mevsiminde adım atmaya yer olmuyordur buralarda. Yat limanında birçok bakımlı tekne ve yat var; bunlar kimin acaba diyerek ilerliyoruz yatlara doğru. O sırada bir güvenlik görevlisi gelip bizi uyarıyor yaklaşmamamız için. Yatların sahiplerini hatta isimlerini öğrenemiyoruz; ama heralde Kübalılar’ın olmasa gerek! Duyduğumuza göre ülkenin eski lideri Fidel de bu bölgede yaşıyor ve en az biri onun emrinde. Dükkanların hemen hemen tümü kapalı. En fazla turistin görüldüğü tarihte gelmiş olsak da Küba’ya, bir kez daha ülkenin turistler için değil Kübalılar için olduğunu anlıyoruz; çoğu ülkede aksi olur halbuki. Bir örnek, Kuşadası. Turist gemisi geleceği zaman hangi gün hangi saat olursa olsun sokaklar temizlenir, mağazalar açılır, restoranlar, kafeler servise hazır bekler.


Bir saatimizi marina civarında gezinerek ve güneşlenerek geçirdikten sonra tekrar otobüse biniyor ve Plaza de la Revolucion’a vardığımızda iniyoruz. Bu kez amacımız Teatro Nacional de Cuba’da akşam için konser, tiyatro, bale** gibi bir gösteri bulmak. Ne yazık ki bahçede çalışan birkaç işçi ve alıştırma yapan bir grup öğrenci dışında sorup soruşturacağımız kimse yok etrafta. Giriş kapısında kimselerin olmadığı ana binanın açık kapısından içeriye girip bilet satış ofisini arıyoruz; ama karşımıza o sırada merdivenler yıkandığı için üzerimize dökülen sular çıkıyor. Sonunda burada da birşey bulamayacağımızı farkedince Baran “Yapmak için gelip de yapamadığımız şeyler yüzünden servet birikti Küba’da” diye patlıyor. Gülüyoruz.

Plaza de la Revolucion’a yürüyerek otobüs durağında bir sonraki servisin bizi gelip almasını bekliyoruz bir süre. Etraf daha canlı, insanlar öğle paydosunda parklarda sigara içiyor veya çocuklarıyla oynuyor. Malecon da harika görünüyor dalgalar eşliğinde. Otobüsümüzün üstü açık bu defa. Dalgalardan biz de nasipleniyoruz; ama filmlere, resimlere konu olan Malecon’un bu yüzünü de görebildiğimiz için memnunuz. Bu seferimiz Canal de Entrada’ya. Parque Cespedes’te inip deniz kenarından ilerliyoruz San Pedro üzerindeki Havana Club fabrikasını gezmek için. Elbette yoğun bir turist kalabalığıyla karşılaşıyoruz. Girişteki rom fıçıları ve minyatür akım şemasına ilave burada her yarım saatte bir romun nasıl üretildiğini anlatan turlar düzenleniyor. Sonunda hediyelik eşya satan kısımda ilk günden beri aradığım dibinde Havana Club yazan tepsiden buluyorum. Buna ödeyeceğim parayla en iyisinden birkaç şişe rom alırım diye bakan Baran’ın CUC servetinden bir kısmını hayallerimin tepsisine harcıyorum. Kafede canlı müzik var; ama içecek servisi uzun sürünce vazgeçip Piaza Viela’ya geçiyoruz. Ufak Kübalı bir kız çocuğunun meydanda köpek görünce babasının sürdüğü bebek arabasından fişek gibi atlayıp sokak köpeğiyle sarmaş dolaş olmasını izliyoruz hayretlerle. İzin isteyip birkaç fotoğrafını çektikten sonra babası e-posta adresini veriyor resimleri göndermemiz için.


Obispo’ya doğru ilerlerken Simon Bolivar’ın eski evine uğruyoruz. Yılbaşı nedeniyle birçok mağaza ve restoran kapalı olduğu gibi burası da kapalıydı ilk geldiğimizde. İçeride bir de sergi var minyatürden Simon Bolivar’ın hayatının anlatıldığı. Doğumundan ölümüne dek başından geçen önemli olaylar tahtadan yapılma ufak karakterlerle anlatılmış bir bir. Çok hoşumuza gidiyor. Hatta Baran “Ben de Atatürk’ün hayatını anlatacağım böyle minyatürler yaparak” diyor. Obispo’dan peso pizza alıp bu defa birer tane, gezintimize devam ediyoruz. Hemingway’in ünlü ettiği turistik bar La Bodeguita del Medio’ya uğruyoruz. Mojito’nun doğum yeri olarak bilinen barın duvarlarında birçok ünlünün fotoğrafları mevcut. Garsonun makineleşmiş gibi durmaksızın mojito yapmasını izlerken bara oturup biz de birer tane içiyoruz. Her gelen müşteri duvarları imzalamış tavanlara dek; hatta birkaç ODTÜ’lünün yazdıklarını da okuyoruz akşam için Vedado’da önce bir paladara sonra da bara gidip caz dinleme planları yaparken. Ardından Katedral meydanındaki hediyelik eşyacılarda yağlı boya resimlere bakıp birkaç ufak hediye alıyoruz bizden anı isteyenlere.



Casa’ya döndüğümüzde balkona hiç çıkmadığımızı farkedip bir göz atıyoruz aşağıda uzanan sokağa. Karşı pencerede çamaşır asan güler yüzlü genç bir kızla merhabalaşıp, fotoğrafını çekmek için izin istiyorum. Diğer odada kalanların oda kapısı açık; ayrılmışlar biz dışardayken. Oda oldukça dağınık ve pis bir halde. Sigara izmaritlerinin kokusu sinmiş her yere. Buna rağmen pencerelerde cam olduğunu görünce ev sahibine dil döküyoruz bizim bu gece o odayı kullanmamız için. Önce biraz naz ediyor başkaları gelecek diye. Gece çok üşüdüğümüzü söyleyince orayı temizlemeye girişiyor sonunda. Biz de zaten kendi odamıza tam olarak yerleşmemiş olduğumuzdan taşınmamız birkaç dakikada tamamlanıyor. Ev sahibinin suratı yerlerde. Hemen evden kaçıyoruz gözüne görünmemek için.

Son gecemiz diye olsa gerek Vedado’da caz dinleme fikrinden vazgeçip şehrin en sevdiğimiz yeri, Katedral meydanındaki hayli turistik; ama bir o kadar da romantik restoranında buluyoruz kendimizi. Yemekler çok pahalı; garsonlar çok doğal ve doğal olmayan birşey yaptıklarında çok komik oluyorlar. Örneğin, biri şarap bardağına şarap koyar misali dolduruyor birayı bardaklara. Şarap yerine Cristal ve Bucanero marka biraları tercih ediyoruz Küba’da bira içeceğimiz zaman bize Efes’i hatırlattığından. Şarapların çok kötü olduğunu okuduğumdan forumlarda, şarap içmeyi denemiyoruz bile Küba’da. Garsonlar arada bir işi gücü bırakıp kapı önünde muhabbete girişiyorlar tanıdıklarıyla, en doğal halleri işte bu zamanlar.

Yemeğin ardından hep önünden geçtiğimiz; ama müzik arası veya özel bir gece olduğundan girmediğimiz Mercaderes üzerindeki Cafe Taberna’da güzel bir müzik grubuna denk geliyoruz. Turist yoğunluğu olan bir kafe de olsa, çalışanlar ve müzisyenlerle muhabbet ortamı güzelleştiriyor. Tabii ki burasıyla yetinmeyerek geceyi ilk göz ağrımız Cafe de Paris’in müzikleri ve kokteylleri ile bitiriyoruz. Odaya gitmemek için elimizden geleni yapıyoruz bir bakıma. Obispo’dan Parque Central’e ilerlerken ara sokaklardan birinde, sokakta dans eden insanlar görüp onlara katılıyoruz benim ısrarımla. Sokağa girince anlıyoruz ki bir binanın alt katı disko; ama üç yanı açık olduğundan içeri girmekle sokakta dans etmek arasında bir fark yok. Ya da şöyle demek daha doğru olur; turistler içeride, Kübalılar dışarıda.

* Amerikalı yazar Hemingway yirmi yılı aşkın bir süre Küba’da yaşamış. Hatta Çanlar Kimin İçin Çalıyor ve Yaşlı Adam ve Deniz adlı romalarını Küba’da yazdığı söyleniyor. Bu nedenle Küba için hayli önemli bir kişi. Fidel’le de yakın oldukları söyleniyor.

** Küba Ulusal Balesi 1948 yılında Alicia Alonso ve eşi tarafından kurulmuş. 60’dan fazla ülkede yüzlerce uluslararası ödül almış günümüze dek. Kızların katılımı kadar erkeklerin de katılımına destek veren okulun 8 yıllık sıkı eğitimini tamamlayan balet ve balerinler çalışmaya başladıklarında bir doktor ile aynı maaşı alıyorlarmış, yani 30CUC. Fidel Castro kuruluşundan beri Gran Teatro’da eğitimleri sürdüren bale okuluna destek vermekte. Dünyanın önde gelen balerinlerini yetiştiren Alicia Alonso 72 yaşında sahneyi bırakmış, ama 90’ında ve hala dansçıların başında.


10 Ocak 2010 Pazar

Küba Günlüklerim - 11. Gün

10 Ocak 2010: Güzel sayılan bir otelin rahat ve geniş yatağından, sınırsız içecek ve yiyeceklerinden arkamıza bakmadan kaçıyor olmamız garip gelebilir; ama biz Varadero’yu sevemiyoruz. Hava durumunun etkisi büyük tabii ki. Son kez sahile inip bayrak kontrolü yaptıktan sonra denize bugün de girilmeyeceğini anlamış olmanın rahatlığıyla taksiye atlayıp Viazul ofisine gidiyoruz.


Otobüsün içi tıklım tıklım dolu geldiğinde otogara ve içeride iğrenç bir koku var tuvaleti andıran. Bu otobüs Santiago de Cuba’dan gece yola çıkıp Havana’ya giden olsa gerek. Arka sıralarda iki kişilik yer bulup oturuyoruz; ama o an tepemizde kocaman bir delik olduğunu farketmiyoruz. Taa ki otobüs çalışıp o delikten buz gibi güçlü bir esinti gelene dek. Başka bir yer bulmamız imkansiz, otobüs dolu. Böylece buranın neden boş kaldığını anlamış oluyoruz. Deliğe kağıt sıkıştırmayı teklif ediyor arkamızdakiler; ama esinti öyle güçlü ki kağıt tutunamıyor orada. Top gibi birşey olsa derken, o sırada günlerce önce Vinales’te bizi Los Aquaticos’a götüren rehberimizin ağaçtan koparıp bize hediye ettiği dev mandalinler geliyor aklıma. Nasıl olup da günlerdir yememişiz (herşey dahil kültüründen ötürü olsa gerek) veya bırakmamışız bir yerde (benim aç kalırız korkumdan ötürü olmalı); ama işte o an o mandalin hayat kurtarıyor. Doğru zamanda doğru yerde bir mandalin, bize üç saat boyunca üfleyecek buz gibi esintiyi engelliyor. Kafamıza giyeceklerimizi örtünce pis kokuyu da bertaraf ediyoruz Matanzas üzerinden Havana’ya ilerlerken.


Üç saat sonunda Havana’da bildiğimiz Maximo Gomez Meydanı’nda, Prado üzerindeki Casa Evora’nın yakınında bırakıyor otobüs bizi. Bildik sokaklardan kalacağımız casaya doğru ilerliyoruz. Consulada üzerinde bir apartmana varıp zili çalıyoruz. Yukarıdan ipe bağlı anahtar iniyor, onunla dış kapıyı açtıktan sonra dar ve dik merdivenli bir apartman girişindeyiz. Gün geçtikçe ağırlaşan bavulumuzla iki kat merdiven çıkıyoruz. Gençten bir bayan bir elinde sigara diğerinde telefon bir yandan konuşup bir yandan da bizi içeri buyur ediyor. Garip bir yer; nasıl Lonely Planet’te övülmüş ki burası diyecek kadar. Kadın daha sonra bize evin dolu olduğunu; ama arkadaşlarından birini ayarlayacağını söylüyor. Birkaç telefon görüşmesi sonunda başka bir kadın bizi almaya geliyor. Aşağıya inip onu takip ediyoruz. Yaklaşık on metre ileride Colon sokağı üzerinde bir apartman önünde duruyor kadın ve yukarıya doğru birisine sesleniyor. Bağırmalarına karşılık verilmeyince balkonda oturan komşulardan birine apartman kapısını açmasını söylüyor. Bu kez üçüncü kata çıkıyoruz kadınla birlikte. Kapıyı Kübalı siyahi bir adam açıyor ve bizi içeri buyur ediyor, yolu gösteren kadınsa adamla konuştuktan sonra ayrılıyor. Kapıdan girince önümüzde balkonlu uzun ince bir oturma odası var. Oda karşı duvardan başlayan koridorla evin diğer kısımlarına bağlı. Kısa koridorun iki yanında farklı odalara açılan, ki biri mutfak, kapılar var. Bize verilen oda bu küçük evin en küçük odası. İki ayrı yatak ve ortak kullanılan banyo - tuvaleti var. Yani bir diğer odada da başkaları kalıyor anlaşılan. Hiç içimize sinmeyerek çantaları öylece bırakıp kendimizi dışarı atıyoruz. Belki kalacak başka yer buluruz.


Hava Varadero’dan daha iyi burada; en azından yapacak birşeyler var. 1929’da Amerika’daki Capitolio’nun kopyası olarak inşa edilen El Capitolio’nun içine giriyoruz az bir giriş parası ödeyerek. Burası Küba’nın tüm dünyaya şeker ve tütün sattığı zamanda yani Küba’nın zenginlik zamanlarında yapılmış; dev yapıdan içeriye girince daha çok anlaşılıyor zenginliği. Dünyanın bina içinde yer alan en büyük üçüncü heykeli, Küba’nın sıfır kilometresini gösteren noktaya gömülü 25 karatlık pırlanta*, merdivenler, salonlar, mobilyalar, resimler... Devrim öncesinde meclisin de yer aldığı hükümet binası, şimdilerde Küba Bilim Akademileri’ne evsahipliği yapıyor. Görevli bir bayan bizi yanına çağırıp tanıştıktan sonra kilitli odalara girmemizi sağlıyor. Odada yeralan mobilyaları yakından gösterip kimlerden nelerin hediye geldiğini anlatıyor yağlı boya tabloları överek. Eski başkan odasının arka kapısından eskiden kullanılan, meclisin toplandığı odaya çıkarıyor bizi. Bir yandan da üşüyor kollarını kavuşturup, Havana böyle soğuk görmedi yıllardır diye anlatıyor. Hiç kimse bu serin havaya alışkın değil, binalarda her yer açık, her araç camsız. Üzerlerinde ceket bile yok doğru düzgün biz North Face yağmurluklarımızla gezerken. İşin garibi, biz de soğuk iklimden gelmemize rağmen sürekli üşüyoruz gölgede, rüzgar estiğinde ya da hava karardığında son birkaç gündür. Alışkın olmadığımız bir iklimde bulunduğumuzdan dolayı olsa gerek.






Çıkışta yakındaki Gran Teatro’ya uğrayarak varsa akşam gösterisi için bilet soruyoruz; fakat gişedeki adamla bir türlü anlaşamıyoruz. Bir turistin yardımıyla gösterilerin dolu olduğunu öğreniyoruz. Eski Havana’yı dolaşıyoruz tekrar bıraktığımız yerden. Bu defa ara sokaklara korkmadan, çekinmeden girebiliyoruz. Bu sırada günler öncesinde Nacional de Cuba otelinde afişini gördüğümüzde aklıma takılan, forumlarda da okuduğum hoş ve boş Cabaret Parisien’e gitme fikrini ortaya atıyorum. Hemen gişeyi arayıp yer soruyor Baran; şanslıyız ki indirimli gündeymişiz ve akşamına da yer var görünüyor kabere izlemek için. Onun coşkusuyla kalacak yer bakmadan casaya geri dönüyoruz üzerimizi değiştirmeye.


Çıkardığı sesten kapıyı anahtarla açamadığımızı anlayan casa sahibinin eşi, orta yaş üzerinde, hafif kilolu bayan siyahi ırka özgü neşesi ile bizi eve buyur ediyor. Kapıyı nasıl açacağımızı göstererek tekrar tekrar uygulattırıyor. Giriş formlarını doldurup çarşafları teslim aldıktan sonra pencerelerde tahta geniş aralıklı panjurlar olduğunu, cam takılı olmadığını görüyoruz. Bunun üzerine mis deterjan kokulu bir battaniye vermeyi öneriyor ev sahibi. Otelde gösteriye gideceğimiz için biraz daha giyimimize önem verip yemek yiyecek bir paladares arıyoruz eski Havana’da. Farkediyoruz ki, bir hafta önce kapalı olan birçok restoran, kafeterya, dükkan şimdi açık. Yılbaşı haftası olmasından dolayı uzun bir tatil yapıyorlar, özellikle aile işletmeleri. Daha önce kapalı olduğundan bulamadığımız Katedral Meydanı’ndaki paladarese giriyoruz. Sokağın hemen üzerinde sadece üç masasıyla aynı anda en fazla 12 kişiye hizmet verebilen bir yer. Hayli babacan tavırlı bir adam var ufak barın arkasında. Bize ne tür menüler verebileceklerini saydıktan sonra siparişlerimizi hazırlatmak için arka tarafa geçiyor. Bu sırada başka bir turist çift gelip diğer masaya oturuyor. Duvarlar fotoğraflarla süslü yerden tavana dek. Sanki bir ailenin salonunda oturuyoruz havası var etraftaki eski ev eşyaları ile. Ana menüsü balık olan güzel bir yemekten sonra, ki yine salatası, fasülyeli pilavı ve tatlısıyla hayli doyurucu, şehrin öbür ucundaki Hotel Nacional’a gitmek üzere yola koyuluyoruz. Şansımıza küçük beyaz-ımsı Lada taksilerden biri geliyor, tabii ki camları kapanmayanı. Malecon’da okyanusun kızgın dalgaları çarpıyor arabaya. Cadde su içinde kalmış.




Otel gişesinde biletlerimize kavuştuktan sonra gösterinin yapılacağı salona ilerliyoruz. Küba’ya yakışmayan çok modern bir sistemle içeri alınıyoruz. Ufak masalardan ve ufak sandalyelerden oluşmuş, büyük bir salon; kırmızı ağırlıklı. Bize gösterdikleri yere oturuyoruz, yerimiz güzel sayılır, önümüz açık. Az sonra yanımıza genç bir çift geliyor. Masalar sıkış tepiş olduğundan sığmakta biraz zorlanıyoruz. Garsona pina colada siparişi vermemiz sırasında yanımızdaki çiftle tanışıyoruz. Hollanda’dan gelen bu çiftin son gecesi imiş Küba’da. Birleşmiş Milletler’de çalışıyoruz deyip yaptıkları işleri ve iş için gittikleri ülkeleri anlatınca kıskanıyoruz; neyse ki o an gösteri başlıyor.


Başlangıçta bir konusu olduğunu düşünüp gösteriyi kendi kendime yorumlasam da ikinci yarıda ortada konu monu olmadığını kabul etmiş bulunuyorum. Otuz sene önce güzel bir gösteri olduğuna inanırım; ama günümüzde ancak büyük annelerin veya kreş çocuklarının eğlencesi olabilir. Tabii çıplaklıklar kaldırılınca. Yine de bu serin Havana gecesini kapalı bir mekanda geçirdiğimiz için mutluyuz. Cabaret Parisien’i izlemek öyle ya da böyle Havana’da mutlaka yapılması gerekenlerden biri. Çıkışta yeni arkadaşlarımızla taksi paylaşıyoruz kalacağımız yerlere gitmek üzere. Bize birşeyler içmeyi teklif ediyorlar indiğimizde; odaya ne kadar geç gidersek o kadar iyi olur diye atlıyoruz tekliflerine.


Gece eve varıp kapıyı açtığımızda üzerlerine battaniye alıp koltukta uzanan ve neşeyle televizyon izleyen casa sahiplerini buluyoruz karşımızda. İyi geceler diledikten sonra odaya geçip kat kat giyiniyoruz ilk iş. Tek kişilik yatağa sıkışıp (bir battaniyemiz olduğundan), diğer yatağın çarşafıyla panjurun hava deliklerini kapatmaya çalışıyoruz. Umuyorum ki uyandığımızda hasta olmayalım...


* Ana holde yere gömülü olan sahte 25 karatlık pırlantanın değişik bir öyküsü var. Gerçek pırlantanın asıl sahibi Rus çarı II. Nicholas olarak biliniyor. Küba hükümetine bu pırlantayı satan ise bir Türk tüccar. 1946 yılının Mart ayında pırlanta çalınıyor; ama 1946’nın Haziran’ında o sıralar başkan olan Ramon Grau San Martin’e esrarengiz bir şekilde geri dönüyor. 1973’te ise aslının bir kopyası ile değiştiriliyor.