İşe bile gitmiyorsun, nedir derdin Pazartesi ile derseniz. Son 3 haftadır yaşadığım Pazartesi günlerimi anlatayım size.
Sabah 6-7 uyanma, 8'e dek kahvaltı ve ardından Alaz ve babayı okula/işe yollama. Sonrasında ise çamaşırlar, hafta sonu ev ve mutfak dağınıklığı derken Beliz'i uyutma, biraz blog işlerine biraz ev işlerine takılma 11'e dek. Buraya kadar güzel...
11'de Alaz'a ve Beliz'e öğle yemeği hazırla. Piknik yapılacak şekilde...
11:20'de hala uyanmamışsa Beliz'i kaldırıp hazırla ve evden aceleyle çık.
15 dakikalık yolda, yokuş yukarı bebek arabası it.
11:50'de Alaz'ı al.
Bebek arabası ve Alaz hızında göl kıyısına 10 dakikada in; çantadan yiyecekleri çıkar. Alaz ve Beliz öğle yemeği yesinler. 12:20'de yemeğin ortasında Alaz kıpırdanmaya başlasın: 'Kakam geldi anne...'
12:40'taki spor dersine 20 dakika var. Eve yürüsem 10 dakika, okula yürüsem 10 dakika. Kaka yapma süresi en az 10 dakika.
Ben: 'Emin misin? Kakanı tutabilir misin?'
'Anne, çok geldi.' diye poposunu tutar.
Toparlanmaya başlarım. Beliz'i bebek arabasına koyarken, itiraz eder. Eve gidersek derse yetişmemiz imkansız. 'Tamam, okulun tuvaletine gidelim'
Alaz: 'Hayır, eve gidelim'
Ben: 'Eve gidemeyiz, uzak, okula gidelim, bebek arabasının ucuna otur' derim.
Yokuş yukarı arabayı sürmeye başlarım. Bir an gelir, itmem imkansız olur: 'Alaz, şimdi in. Şu kısmı geçelim, sonra gene binersin'
Alaz: 'Kakam geçti, yok!'
Nee... Koştura koştura yokuşu Beliz 9 kg, sen 15 kg, bebek arabası 10 kg ittim ya ben!!!
(Geçen haftaki olayda, piknik esnasında aynı muhabbet ve yine bebek arabası üzerinde kakası gelmiş Alaz'ı eve doğru götürüyordum. Yolu yarıladığımızda şarkı söylüyordu. Len, dedim. Kakan var mı senin? 'Yook, geçti' dedi. O an 180 derece arabayı döndürüp, gerisin geri okula yürümeye başladım. Kan ter içinde elbette)
12:35 Okulun spor salonuna varırız. 12:40'ta ders başlar. Peki Deniz'in çilesi biter mi?
HAAYIIIIR...
Hafta sonu boşalan buzdolabına 1-2 birşey almalı, acil ihtiyaç listesi hazır. Koşar adım yine, 10 dakika mesafedeki; ama yokuş yukarı markete git. Markette kalan vakte göre hızlıca veya ağırdan alışveriş yap. Bu esnada Beliz'in eline birşeyler tutuştur, sıkılmasın.
13:15'te kasa işlemini bitirmiş ol, marketten çık. Okula yürü. Beliz huysuzlansın; çünkü uyku saati geldi. Üstelik sürekli bebek arabasındaydı, yerde gezinemedi, tepinemedi, tırmanamadı, annesinin kucağına gelip oynayamadı bile.
13:23 Okulun spor salonunda ol, dersi biten Alaz'ı giydir, giyinmesine yardım et.
Birbirlerini görünce kuduran Beliz'i ve Alaz'ı sakinleştirmeye çalışarak okuldan uzaklaş. Alaz'ın yürüme hızında eve doğru ilerle.
13:45'te (iyi ihtimalle) evde ol. Posta kutusu ve asansör önünde Alaz ile laf yarışı yap, eve çıkmaya ikna et. Nihayet evdeyiz; Beliz'i yere indir, o kapıdan dışarı kaçmaya uğraşırken ve Alaz onun üzerine çullanırken marketten aldıklarını yerleştir, sadece buzdolabına girecekleri.
Alaz'ı ellerini yıkamaya göndermek için söylen. Ayakkabılarını çıkarması için söylen. Beliz'i rahat bırakması için söylen. Kapıyı kapat.
Alaz'a söylenirken, Beliz'i kap, elini-yüzünü yıka. Kaka yaptığını farket ve bezini değiştir. Uyku saati geçtiğinden ahtapot gibi yerinde durmasın. Tulumunu giydir, emzirmek için yerine otur. Oh be dünya varmış, popom yer yüzü gördü diye rahatlayıp, meme verirken Alaz içerden bağırsın: 'Anne, kakam geldi'
Beliz'i memeden ayır, yatağa bırak, ağlamaya başlasın. Alaz'ı tuvalete oturt ve tembihle 'Sakın ben gelmeden kalkma, bitse de beni bekle'
Ağlayan Beliz'i sakinleştir. Meme ver, kucakla. Gazını çıkarmaya çalış, çıkmasın. Ayağa kalk, odada 2 tur at, normalde çabucak çıkan gaz bu kez çıkmasın. Biraz daha evirip, çevir, 4 tur at. Gazı çıkınca yerine yatır.
Alaz'a doğru yürürken terden ıslanmış kıyafetlerini çıkar. Bir bardak su iç. Alaz'ın kakalı popoyla yerinden kalktığını, etrafı kakaya buladığını gör. Çıldır! Etrafı ve Alaz'ın poposunu temizle, sonra 3 saattir tuttuğun çişini yap. Alaz'ın ellerini, yüzünü yıkamasına yardım et. O da aynı anda televizyon pazarlığı yapsın.
O an yorgunluktan herşeye ok, de. Sıcak beynini uyuşturmuştur zaten. Marketten gelenleri yerleştir, Alaz'a ve kendine yiyecek birşeyler hazırla. Saat 14:40 (iyi ihtimalle) koltuğa kendini at. Sadece 1 saatin var. Sonra akşam yemeği, oyuncak kavgası, acıktım mızırdanmaları başlar, baba eve gelene, herkes yemek yiyene dek...
Not: Hava son 3 haftadır her Pazartesi günü 30 derece üzerinde ve güneşli. Yani hesaplamaları yaparken oda sıcaklığını değil, 30 derece ve güneşi baz alın...
Öbür Not: Bu günlerde kilo kaybettiğim kesin. Zayıflamak isteyene önerilir...
31 Ağustos 2015 Pazartesi
6 Temmuz 2015 Pazartesi
Gene Bir Türkiye Tatili Öncesi
Evet, gene bir tatil öncesi, Türkiye tatili öncesi beni stres aldı. Halbuki tatile çıkmak iyi birşeydir ama sorun aile, akraba aslında Türk halkı yanı olunca insan stres oluyor. Çünkü,
- Akşam uykusu için saat çok erken değil mi?
- Daha yeni uyandı, gene mi uyayacak?
- Ay bu çok kilo almış yedirme artık bu kızı annesi!
- Ama hiçbir şey yemiyor ki bu çocuk, bak çok zayıflamış. Annesi sen buna yemek yedirmiyor musun?
- Çok ince giydirmişsin, üşür...
- Hava çok sıcak, niye böyle kalın giydirdin?
- Gölgede otursanız bebek için daha iyi olur...
- Burası esiyor, güneşe çıkın da bebek üşümesin...
- Ay küçücük bebeği denize mi sokuyorsunuz?
- Buranın suyu pis biraz, mikrop kapmasın?
- Aa sen adını yazmayı bilmiyor musun?
- Aşıları tamam mı bunun?!
- Kolunu sinek mi ısırdı? Dur bak şöyle yapacaksın; 2 gr rezeneyi...
- Bak bunu ben senin için yaptım hadi yesene, ye, ye, ye!
- Çok kötü öksürüyor, ciğerleri su mu topladı acaba?
- Şapkası yok mu bu çocuğun? Başına güneş geçti!
- Emzir sen bunu da uyusun!
- Ağlatmadan emzirsen iyi olurdu.
- Karnı ağrıyordur, denizde üşüdü kesin.
- Almanca konuş bakalım abiyle, bak o da biliyormuş Almanca.
- İngilizce konuş bakalım abiyle, bak o da biliyormuş İngilizce.
- Bu üzerindeki ona biraz küçük mü gelmiş?
- Yok, bunu giydirme çok büyük!
- Hiç ağlamıyor ne uslu bebek. Maşallah!
- Dün gece çok ağladı. Neden ağladı o kadar çok? Neden? ...
- Haydi bu son lokmayı da ye, bitsin. Hatırım için...
- Yemeğini bitir, sonra çizgi film...
- Al bakalım sana gofret/şeker/çikolata/dondurma.
- Meyve yemiyor mu bu çocuklar?
- Güneş kremi sürme, yakmaz artık bu saatten sonra.
- Öyle mi yiyor? Bütün bütün!
- Ay yanaklarını sıkayım ben bunun, yanaklara bak yanaklara...
- Ağladı, al annesi!
- Ee sen hiç büyümemişsin ya?
- Gel bir sarılayım, gel, gel, gel dedim sana!
- Öp bakayım yanağımdan, öp, öp, burdan da öp!
- Bu bizim bebeğimiz olsun, alıp gidelim biz bunu.
- Annesi sen bakamıyorsan bizim olsun!
- Yere koyma, taşlar soğuk.
- Kucakta tabii epeydir, yorulmuştur.
- Ama bu araba koltuğu çok terletiyor, kucağımda dursun.
- Eskiden araba koltuğu mu varmış?
- Az yol gideceğiz, gerek yok kemerini bağlamana.
- Kaç yaş şimdi araları? Hmm... Keşke...
- Kıskanıyor mu?
- Ayy çok zor iki çocuk, nasıl yapıyorsun bilmem?
- Bunlar Avrupalı olmuş artık, bunları beğenmezler!
- Dışarsı felaket sıcak, sakın evden çıkmayın!
- Zaten az kalıyorsunuz, evde oturacağınıza denize gitsenize.
- Bebek arabasına/slinge gerek yok ben kucağımda taşırım.
- Korkma yahu! Hiç korkulur mu inekten/örümcekten/köpekten?
- Kocaman abi olmuşsun hala korkuyorsun.
Ay yazdıkça fenalık geldi! ... Size de oluyor mu böyle?
- Akşam uykusu için saat çok erken değil mi?
- Daha yeni uyandı, gene mi uyayacak?
- Ay bu çok kilo almış yedirme artık bu kızı annesi!
- Ama hiçbir şey yemiyor ki bu çocuk, bak çok zayıflamış. Annesi sen buna yemek yedirmiyor musun?
- Çok ince giydirmişsin, üşür...
- Hava çok sıcak, niye böyle kalın giydirdin?
- Gölgede otursanız bebek için daha iyi olur...
- Burası esiyor, güneşe çıkın da bebek üşümesin...
- Ay küçücük bebeği denize mi sokuyorsunuz?
- Buranın suyu pis biraz, mikrop kapmasın?
- Aa sen adını yazmayı bilmiyor musun?
- Aşıları tamam mı bunun?!
- Kolunu sinek mi ısırdı? Dur bak şöyle yapacaksın; 2 gr rezeneyi...
- Bak bunu ben senin için yaptım hadi yesene, ye, ye, ye!
- Çok kötü öksürüyor, ciğerleri su mu topladı acaba?
- Şapkası yok mu bu çocuğun? Başına güneş geçti!
- Emzir sen bunu da uyusun!
- Ağlatmadan emzirsen iyi olurdu.
- Karnı ağrıyordur, denizde üşüdü kesin.
- Almanca konuş bakalım abiyle, bak o da biliyormuş Almanca.
- İngilizce konuş bakalım abiyle, bak o da biliyormuş İngilizce.
- Bu üzerindeki ona biraz küçük mü gelmiş?
- Yok, bunu giydirme çok büyük!
- Hiç ağlamıyor ne uslu bebek. Maşallah!
- Dün gece çok ağladı. Neden ağladı o kadar çok? Neden? ...
- Haydi bu son lokmayı da ye, bitsin. Hatırım için...
- Yemeğini bitir, sonra çizgi film...
- Al bakalım sana gofret/şeker/çikolata/dondurma.
- Meyve yemiyor mu bu çocuklar?
- Güneş kremi sürme, yakmaz artık bu saatten sonra.
- Öyle mi yiyor? Bütün bütün!
- Ay yanaklarını sıkayım ben bunun, yanaklara bak yanaklara...
- Ağladı, al annesi!
- Ee sen hiç büyümemişsin ya?
- Gel bir sarılayım, gel, gel, gel dedim sana!
- Öp bakayım yanağımdan, öp, öp, burdan da öp!
- Bu bizim bebeğimiz olsun, alıp gidelim biz bunu.
- Annesi sen bakamıyorsan bizim olsun!
- Yere koyma, taşlar soğuk.
- Kucakta tabii epeydir, yorulmuştur.
- Ama bu araba koltuğu çok terletiyor, kucağımda dursun.
- Eskiden araba koltuğu mu varmış?
- Az yol gideceğiz, gerek yok kemerini bağlamana.
- Kaç yaş şimdi araları? Hmm... Keşke...
- Kıskanıyor mu?
- Ayy çok zor iki çocuk, nasıl yapıyorsun bilmem?
- Bunlar Avrupalı olmuş artık, bunları beğenmezler!
- Dışarsı felaket sıcak, sakın evden çıkmayın!
- Zaten az kalıyorsunuz, evde oturacağınıza denize gitsenize.
- Bebek arabasına/slinge gerek yok ben kucağımda taşırım.
- Korkma yahu! Hiç korkulur mu inekten/örümcekten/köpekten?
- Kocaman abi olmuşsun hala korkuyorsun.
Ay yazdıkça fenalık geldi! ... Size de oluyor mu böyle?
Etiketler:
Bana Ders Oldu,
Bana Özel,
Bebek,
Çocuklu Hayat,
Ordan Burdan,
Sorunsal
25 Mayıs 2015 Pazartesi
Frau* : İsviçreli Yağmur Sevmez
Mayıs'ın son Pazartesi günü bazı dini sebeplerden ötürü İsviçre'de tatildi. Cuma, Cumartesi, Pazar derken Pazartesi de tatil olunca artık tüm aile bireyleri birbirinden kusar hale geldik. Yok, Alaz hariç. Beliz ise sürekli kustu, kesin ondan!
Neyse...
Epeydir her Pazartesi akşamı, çocukları babaya bırakıp - Beliz'i uyutup - yürüyüşe çıkıyordum. Fakat bu akşam işler uzadı. Yemeğe oturmamız 7'yi geçti; ben Beliz'i yıkayıp uyuturken, yemek hazırlamak babaya kalmıştı. Yemekte şarap yanına İtalyan Taleggio peyniri çıkardık, Alaz sahte doğumgünü yaşadı hediye açtı falan derken 8'de hala sofradaydık. 'Benim spor da kaynadı' dedim. 'Git' dedi eşim. 'Yağmur yağıyor, hava kararmaya başlamış, hala yemekteyiz, şarap içtik' derken bahanem çoktu. Neyse...
Yemek sonunda çöp çektik kim Alaz kim mutfak diye. Bana mutfak çıktı. Sevinsem mi üzülsem mi? derken... 'Yürüyüşe gidersen mutfağı da toplarım' dedi eşim. Neooğ! 30 saniye içinde kapının önünde hazırdım. Blöfünü görünce şaşırdı tabii... Ummamıştı bence.
Yağmur çiseliyordu ben göl kıyısında indiğimde. Caddeden birkaç araba geçti, insan namına kimse yoktu. Ördekler bile kıyıya çıkmış, birbirine sokulmuş uyuyordu. Az ilerde durmuş göle bakan yaşlı bir adam vardı 5. dakika sonunda. Çorap üzerine Crocs terlik giymişti, dikkatimi çekti. Yanından hızla geçip yürüdüm. Hava gittikçe ve hızla kararıyordu. Göl kıyısından ara sokaklara saptım dönüşe geçince. Genelde aynı yoldan yürümeyi sevmem. Yağmur da şakır şakır olmaya başladı.
Evlerin arasında, ıssız ıssız ilerlerken başıma bir iş gelse kimse yarın sabaha dek beni farketmez diyordum içimden. 30. dakikada artık eve yakın tanıdık sokaklardayken bir baktım karşıdan bir adam geliyor. Oh be! İkinci insanı da gördüm nihayet derken, yaklaştı ve yaklaştı. Bir de baktım benim Crocs'lu amca. Haha, dedim güldüm kendime çok.
Yağmurda ıslanırken sevindim birden. Hep çocuklar olurdu yanımda ve aceleyle kaçmak gerekirdi yağmurdan ıslanmayalım diye. İlk kez keyifle yürüdüm ve aklıma Kumdan Kaleler'in şarkısı geldi nedense;
'Yeter ki sen son bir defa özgürlükten bahset bana...
Yeter ki sen son bir defa gör kendini gözlerinle...'
* Frau, Almanca'da kadın demek ve bana gelen tüm mektuplarda Frau yazıyor...
Neyse...
Epeydir her Pazartesi akşamı, çocukları babaya bırakıp - Beliz'i uyutup - yürüyüşe çıkıyordum. Fakat bu akşam işler uzadı. Yemeğe oturmamız 7'yi geçti; ben Beliz'i yıkayıp uyuturken, yemek hazırlamak babaya kalmıştı. Yemekte şarap yanına İtalyan Taleggio peyniri çıkardık, Alaz sahte doğumgünü yaşadı hediye açtı falan derken 8'de hala sofradaydık. 'Benim spor da kaynadı' dedim. 'Git' dedi eşim. 'Yağmur yağıyor, hava kararmaya başlamış, hala yemekteyiz, şarap içtik' derken bahanem çoktu. Neyse...
Yemek sonunda çöp çektik kim Alaz kim mutfak diye. Bana mutfak çıktı. Sevinsem mi üzülsem mi? derken... 'Yürüyüşe gidersen mutfağı da toplarım' dedi eşim. Neooğ! 30 saniye içinde kapının önünde hazırdım. Blöfünü görünce şaşırdı tabii... Ummamıştı bence.
Yağmur çiseliyordu ben göl kıyısında indiğimde. Caddeden birkaç araba geçti, insan namına kimse yoktu. Ördekler bile kıyıya çıkmış, birbirine sokulmuş uyuyordu. Az ilerde durmuş göle bakan yaşlı bir adam vardı 5. dakika sonunda. Çorap üzerine Crocs terlik giymişti, dikkatimi çekti. Yanından hızla geçip yürüdüm. Hava gittikçe ve hızla kararıyordu. Göl kıyısından ara sokaklara saptım dönüşe geçince. Genelde aynı yoldan yürümeyi sevmem. Yağmur da şakır şakır olmaya başladı.
Evlerin arasında, ıssız ıssız ilerlerken başıma bir iş gelse kimse yarın sabaha dek beni farketmez diyordum içimden. 30. dakikada artık eve yakın tanıdık sokaklardayken bir baktım karşıdan bir adam geliyor. Oh be! İkinci insanı da gördüm nihayet derken, yaklaştı ve yaklaştı. Bir de baktım benim Crocs'lu amca. Haha, dedim güldüm kendime çok.
Yağmurda ıslanırken sevindim birden. Hep çocuklar olurdu yanımda ve aceleyle kaçmak gerekirdi yağmurdan ıslanmayalım diye. İlk kez keyifle yürüdüm ve aklıma Kumdan Kaleler'in şarkısı geldi nedense;
'Yeter ki sen son bir defa özgürlükten bahset bana...
Yeter ki sen son bir defa gör kendini gözlerinle...'
* Frau, Almanca'da kadın demek ve bana gelen tüm mektuplarda Frau yazıyor...
Etiketler:
Bana Özel,
İsviçre Günlüklerim,
Keyif,
Ordan Burdan
8 Mart 2015 Pazar
Özlü Sözüm

Efendim biliyor musunuz bilmem uzun bir süredir Alternatif Anne yazarlarından biriyim. Hem de ilk 10’da, övünmek gibi olmasın...
Bu özlü söz de bana ait. Bir yazıda kullanmış idim. Güzel laf etmişim. Olur da bir gün çocuklarım hakkında birşey öğrenemedi bunlar da yahu dersem, açar açar bakarım artık.
Sevgiler...
13 Eylül 2014 Cumartesi
İngiliz Ehliyeti
Mayıs ayında İngiliz ehliyetini almaya hak kazandım. Zor olmadı; ama çok ders aldım diyebilirim. Zaten 15 hata yapma hakkım vardı, sadece 4 hatayla bitirdim günü.
İngiliz ehliyeti, bana Avrupa Birliği Ülkeleri'nde de araba kullanma imkanı sunuyor. En çok bu açıdan sevindim; çünkü geçen ay İsviçre'ye taşındık. İsviçre'de de Türk ehliyetini sadece bir sene kullanabiliyorsun. Daha sonra pratik sınava girmen gerekiyor. Pratik sınavdan kalırsan önce teorik, sonra pratik sınav süreci var. İşin asıl zor olanı, teorik sınavı İsviçre'de konuşulan yabancı dillerden birinde almak gerekiyor; Almanca, Fransızca veya İtalyanca. Bu dillerde değil konuşmak, 2-3 kelime bile zar zor biliyorum. İngiliz ehliyetimi almasam benim için İsviçre'de araba kullanmak ancak bir sene sürecekti.
Neyse ki yıllarımı alsa da, sürekli ertelememden ötürü, İngiliz ehliyetimi aldım. Sırada İsviçre'de araba almak var...
İngiliz ehliyeti, bana Avrupa Birliği Ülkeleri'nde de araba kullanma imkanı sunuyor. En çok bu açıdan sevindim; çünkü geçen ay İsviçre'ye taşındık. İsviçre'de de Türk ehliyetini sadece bir sene kullanabiliyorsun. Daha sonra pratik sınava girmen gerekiyor. Pratik sınavdan kalırsan önce teorik, sonra pratik sınav süreci var. İşin asıl zor olanı, teorik sınavı İsviçre'de konuşulan yabancı dillerden birinde almak gerekiyor; Almanca, Fransızca veya İtalyanca. Bu dillerde değil konuşmak, 2-3 kelime bile zar zor biliyorum. İngiliz ehliyetimi almasam benim için İsviçre'de araba kullanmak ancak bir sene sürecekti.
Neyse ki yıllarımı alsa da, sürekli ertelememden ötürü, İngiliz ehliyetimi aldım. Sırada İsviçre'de araba almak var...
8 Ağustos 2014 Cuma
Yaşadığım Ülkelerde Sağlık Düzeni Nasıl?
Türkiye’deki yıllarımda üniversite, gençlik derken hiç doktora doğru düzgün gittiğimi hatırlamıyorum. Yılda 1 kez dişçiye giderdim, onu da kendi cebimden öderdim. Özel sigortam yoktu, devlet hastanelerinde dişçiye gitmek ise hiç önerilmezdi. Birkaç kez Kızılay Hastanesi’ne cildiyeye gittim; onu da nakit ödedim.
Çocukluğumu hatırlamıyorum bile; sadece bademcik ameliyatı için gittiğimiz özel bir doktor vardı İzmir’de. Onun dışında ailemin götürdüğü dişçiler de hep özeldi.
Londra’ya gittiğimde ilk şaşırdığım şey sağlık sistemiydi. GP denilen bir sağlık ocağına kayıt yaptırıyordun ve oradaki doktorlardan istediğine gidip görünebiliyordun. Tek sorun randevu almaktı. Son birkaç senedir onu da internet üzerinden yapabiliyorduk; ki kendime göre rahatça ayarlayabiliyordum. Eşimden dolayı özel sigortamız vardı; ama özel hastaneler gerçekten özel ihtiyaçlar içindi. Örneğin 3-5 ay değişik tedavilere cevap vermeyen bir cilt lekesi ya da bel ağrısı için fizyoterapi gibi. Diş için de eşimin şirketinden özel sigortamız vardı; o nedenle dişçiye ücret ödesek de sigorta bize geri ödüyordu. O nedenle İngiltere dişçiye 6 ayda bir düzenli gitmeye başladığım bir ülke de oldu aynı zamanda. İhtiyaç duymasam da, eve mektup gönderip kontrol zamanı diye haber veriyorlardı.
Hamile kaldığımdaysa İngiliz Ulusal Sağlık Sistemi’nin (NHS) bambaşka bir yüzünü gördüm. Hamileye her ay ultrason yoktu; ama her türlü tedavi, bakım, ilaç, doğum, emzirme eğitimi ve hatta dişçi ücretsiz. Hem de bebek 1. yaşını doldurana dek. Yani hamilelik yüzünden uygulanamayan tedaviler doğum sonrasında yapılabilsin diye. Down Sendromu testleri deseniz gene ücretsiz, tek sorun az ultrason - düşük riskte hamileyseniz sadece 2 - olmasıydı. Fakat onu da özel bir kliniğe gidip bakmıştık oğluma hamileyken. Ne de olsa ilk bebek, insan daha çok merak ediyor… Doğum için sevk edildiğim hastane odalarında suda doğum isteyene jakuzi bile bulunan sıradan bir devlet hastanesiydi. 42. hafta sonunda - evet, 42 hafta normal doğum olsun diye bekledikten sonra- epidural sezaryen oldum. Beş kuruş harcamadan hastanede 3 gece geçirdik ve şansımıza eşimle birlikte özel bir odada kaldık.
İkinci hamileleğimdeyse gördüğüm ilgi ilkinden farksızdı. Hatta yaşımdan ötürü (35 yaş üzeri) ‘high risk’ kategorisinde olduğumdan daha fazla kontrole maruz kaldım ta ki 25. haftaya dek…
Sonra İsviçre’ye taşındık! Burada herşey daha bir farklı. Özel sigortan olmak zorunda. Özel sigortanın karşıladığı bir jinekoloğun olmak zorunda. O jinekolog seni, senin sigortana göre seçtiğin hastaneye sevk etmek durumunda. Benim durumumda, halihazırda hamile olduğumdan ancak en basit sağlık sigortasını alabiliyorum. Her jinekolog beni kabul etmeyebiliyor. Spa gibi olan özel hastanelerde doğum yapamıyorum, devlet hastanesine gitmek zorundayım. Gerçi duyduğuma göre, devlet hastaneleri bile İngiltere’dekilerden çok daha iyiymiş. Normal doğum sonrası bile birkaç gece hastanede kalmak gerekiyor, oysa İngiltere’de herşey yolundaysa 6 saat içinde bebekle anneyi tahliye ediyorlardı. Kısacası burada birçok kademe ve bilinmez var önümde. Üstelik diş için özel sigorta bile yok. Hatta bir dolgu fiyatı sordum; 300-500 Frank arasında dediler…
Sanırım İngiliz sağlık sistemini arayacağım burada. Biliyorum ki İngiltere’de birçok insan ondan şikayetçiydi. Belki de ben şanslıydım. Umuyorum iki numara ile de şansımız yaver gider ve herşey yolunda, hatta umduğumdan daha iyi geçer.
Çocukluğumu hatırlamıyorum bile; sadece bademcik ameliyatı için gittiğimiz özel bir doktor vardı İzmir’de. Onun dışında ailemin götürdüğü dişçiler de hep özeldi.
Londra’ya gittiğimde ilk şaşırdığım şey sağlık sistemiydi. GP denilen bir sağlık ocağına kayıt yaptırıyordun ve oradaki doktorlardan istediğine gidip görünebiliyordun. Tek sorun randevu almaktı. Son birkaç senedir onu da internet üzerinden yapabiliyorduk; ki kendime göre rahatça ayarlayabiliyordum. Eşimden dolayı özel sigortamız vardı; ama özel hastaneler gerçekten özel ihtiyaçlar içindi. Örneğin 3-5 ay değişik tedavilere cevap vermeyen bir cilt lekesi ya da bel ağrısı için fizyoterapi gibi. Diş için de eşimin şirketinden özel sigortamız vardı; o nedenle dişçiye ücret ödesek de sigorta bize geri ödüyordu. O nedenle İngiltere dişçiye 6 ayda bir düzenli gitmeye başladığım bir ülke de oldu aynı zamanda. İhtiyaç duymasam da, eve mektup gönderip kontrol zamanı diye haber veriyorlardı.
Hamile kaldığımdaysa İngiliz Ulusal Sağlık Sistemi’nin (NHS) bambaşka bir yüzünü gördüm. Hamileye her ay ultrason yoktu; ama her türlü tedavi, bakım, ilaç, doğum, emzirme eğitimi ve hatta dişçi ücretsiz. Hem de bebek 1. yaşını doldurana dek. Yani hamilelik yüzünden uygulanamayan tedaviler doğum sonrasında yapılabilsin diye. Down Sendromu testleri deseniz gene ücretsiz, tek sorun az ultrason - düşük riskte hamileyseniz sadece 2 - olmasıydı. Fakat onu da özel bir kliniğe gidip bakmıştık oğluma hamileyken. Ne de olsa ilk bebek, insan daha çok merak ediyor… Doğum için sevk edildiğim hastane odalarında suda doğum isteyene jakuzi bile bulunan sıradan bir devlet hastanesiydi. 42. hafta sonunda - evet, 42 hafta normal doğum olsun diye bekledikten sonra- epidural sezaryen oldum. Beş kuruş harcamadan hastanede 3 gece geçirdik ve şansımıza eşimle birlikte özel bir odada kaldık.
İkinci hamileleğimdeyse gördüğüm ilgi ilkinden farksızdı. Hatta yaşımdan ötürü (35 yaş üzeri) ‘high risk’ kategorisinde olduğumdan daha fazla kontrole maruz kaldım ta ki 25. haftaya dek…
Sonra İsviçre’ye taşındık! Burada herşey daha bir farklı. Özel sigortan olmak zorunda. Özel sigortanın karşıladığı bir jinekoloğun olmak zorunda. O jinekolog seni, senin sigortana göre seçtiğin hastaneye sevk etmek durumunda. Benim durumumda, halihazırda hamile olduğumdan ancak en basit sağlık sigortasını alabiliyorum. Her jinekolog beni kabul etmeyebiliyor. Spa gibi olan özel hastanelerde doğum yapamıyorum, devlet hastanesine gitmek zorundayım. Gerçi duyduğuma göre, devlet hastaneleri bile İngiltere’dekilerden çok daha iyiymiş. Normal doğum sonrası bile birkaç gece hastanede kalmak gerekiyor, oysa İngiltere’de herşey yolundaysa 6 saat içinde bebekle anneyi tahliye ediyorlardı. Kısacası burada birçok kademe ve bilinmez var önümde. Üstelik diş için özel sigorta bile yok. Hatta bir dolgu fiyatı sordum; 300-500 Frank arasında dediler…
Sanırım İngiliz sağlık sistemini arayacağım burada. Biliyorum ki İngiltere’de birçok insan ondan şikayetçiydi. Belki de ben şanslıydım. Umuyorum iki numara ile de şansımız yaver gider ve herşey yolunda, hatta umduğumdan daha iyi geçer.
10 Haziran 2014 Salı
Benim için...
Gelelim benim için neler yaptıklarıma...
Ben yazıyorum. Bu konuda eğitim almadım. Ortaokul ve lisede kazandığım kompozisyon yarışmaları var elimde sadece.
Kendi bloglarım için yazarken, şimdi başka bloglar, internet siteleri, dergiler için de yazılarım isteniyor. Alternatif Anne Top 10 yazar kadrosundayım. Sırtçantalılar portalında yazılarım var. Uykusuz Anneler için de yazdım. Bunlar kendi bloglarım hariç düzenli yazdığım yerler.
Arada bir başka bloglara misafir oluyorum. Bazen gazeteden bir yazı teklifi geliyor, bazen bir derginin bir köşesinde önerilerim oluyor.
Amacım yazar olmak mı bir gün? İsterim elbet... Kalıcı bir eser bırakmak için. Ne kadar eser olur bilmiyorum, ne kadar okunurum onu da bilmiyorum; ama şöyle kafamı toparlayıp yazmak da yazmak isterim ta ki bıkana dek.
Ben yazıyorum. Bu konuda eğitim almadım. Ortaokul ve lisede kazandığım kompozisyon yarışmaları var elimde sadece.
Kendi bloglarım için yazarken, şimdi başka bloglar, internet siteleri, dergiler için de yazılarım isteniyor. Alternatif Anne Top 10 yazar kadrosundayım. Sırtçantalılar portalında yazılarım var. Uykusuz Anneler için de yazdım. Bunlar kendi bloglarım hariç düzenli yazdığım yerler.
Arada bir başka bloglara misafir oluyorum. Bazen gazeteden bir yazı teklifi geliyor, bazen bir derginin bir köşesinde önerilerim oluyor.
Amacım yazar olmak mı bir gün? İsterim elbet... Kalıcı bir eser bırakmak için. Ne kadar eser olur bilmiyorum, ne kadar okunurum onu da bilmiyorum; ama şöyle kafamı toparlayıp yazmak da yazmak isterim ta ki bıkana dek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)