Sözde bu blog sadece benimdi. Görüyorum ki, hiçbir şey yazmaya fırsatım olmuyor.
Gezgin Anne, oğlumdan geriye kalan çoğu özgür vaktimi elimden alıyor. Hamileliklerimi, oğlumun gelişimini yazdığım diğer blogu ise en az ayda bir güncellemeye çalışıyorum. Gezgin macerasını ilk yazdığım yazılarımın bulunduğu bloga ise epey oldu dokunmayalı. Sözde buna oğlumu yazmayacağım, benim için burası özgür alan kalsın diye başladı gezgin anne. Şimdi utanarak yazıyorum kendime hiç mi zaman harcamamışım?
Geçende okudum bir blog yazarı yazmış, hamile kaldığında demiş ki bir hocası, çocuk olduktan sonra karı koca olmak kolay unutulur. Biz kavramı geri plana atılır. Asıl önemlisi özellikle de ben kısmıdır geri plana atılan daima.
Öyle oluyormuş gerçekten, insan başına gelince anlıyor. En önemli merkezde olan ben, etrafımdaki herkesin hayatını döndüren ben unutuluyor. 34 yaşımda hayatıma giren küçük insan sayesinde son 3 senemin nasıl geçtiğini farketmedim bile.
Ben, şu an tekrar hamileyim örneğin. 17 haftalık iki numaralı bebeğim. İlki meydanda cirit attığı için o da kolay unutuluyor. Belki de düşünülecek öyle çok var ki insan durup kendini dinleyip kendini düşünemiyor. Hayat ise acımasızca geçip gidiyor...
6 Haziran 2014 Cuma
Benim Bloglarım!
11 Mart 2014 Salı
Üzgünüm, Kızgınım: Berkin Elvan'ı Siz Öldürdünüz...
Bu sabah, saati öğrenmek için telefonu eline alan eşim birkaç saniye sonra galiba Berkin Elvan ölmüş, dedi.
İçim cız etti. Belki anne olduğum için, belki içerde oğlum uyuduğu için, belki Gezi Parkı olaylarını günlerce yemekten içmekten kesilip izlediğim için, belki Berkin Elvan'ı daha ilk günden itibaren bildiğim için, belki de vicdanım olduğu için.
Gerçek olan şu ki, hakkın, hukukun, yargının, yasaların, kanunların rezilliğinin çıktığı bir ülkede, polisi kendi koruması gibi kullanan, kullandığı yetmezmiş gibi aklına esen emirleri uygulatan, eğitimsiz polisleri sokağa salan bir yönetim var. Bir gaz kapsülünün birinin başına atılması ne demek? Onun grup içinde bile olmayan ekmek almaya giden bir çocuğun üzerine atılması ne demek? Bu polislerin ellerinde tabanca, su sıkar gibi oraya buraya zevkine gaz fişeği atması ne demek?
O annenin, babanın, kardeşlerin 270 gündür hayatları hastanede geçti. O çocuk 270 gündür can savaşı veriyor yazık değil mi? Suriye'deki çocuklara ağlarken bu çocuğa, yanlışlıkla vurduğunuz bu çocuğa niye sahip çıkmak yerine, ona sahip çıkanlara hala şu anda gaz fişeği ve tomayla cevap veriyorsunuz?
Bir gerçek var, bir çocuk bu ülkeyi yönetenler tarafından öldü. (Aslında bir değil tam 8 genç öldü-rüldü) Bu ölümlerin hesabını sormak için, bu ölümleri anmak için insanlar biraraya geliyor ve her defasında bu insanların gözlerinin içine bile bakamayacak durumda olması gereken polisler, emirler gereği bu ölüyü anmak için toplananlara bile gaz ve su atıyor. Neden? Nerede görülmüş böyle birşey? Nedir bu? Neyi çekemiyorsunuz?
Hırsız, katil derken başka sıfatların daha ortaya çıkmadan çek git, defol. Bırak gençlerin, çocukların, kadınların yakasını. Yeter artık!
23 Şubat 2014 Pazar
Evlilikte Mutluluk
Eşin işyerinde terfi alınca haftada üç kez bunu kutluyor musun?
Çocuk mu mutlu evlilik mi?
Karı-koca ortak hobiniz var mı?
Gülerek mi tartışıyorsunuz gözlerinizi çevirerek mi?
Üniversite mezunu musun?
Her gün kocan/karın için ne yapıyorsun?
İşte mutlu evliliğin kimyası bu linkte...
31 Ocak 2014 Cuma
Kitap Okumayı Çok Özlemişim
Son iki buçuk yıldır hayatıma giren küçük insan herşeyime sahip olduğu gibi, kitap okuma özgürlüğümü de elimden almıştı.
Hatta son üç sene diyebilirim; çünkü doğuma hazırlık kitapları, bebek bakım kitapları, çocuğu uyutma taktikleri türünden bilgi veren kitaplar kendim için seçtiklerim sayılmaz.
Uzun Noel tatili için kütüphaneden bir kitap ödünç aldım, kapağı ve adı hoşuma gitmişti. Üç haftada sadece iki sayfa okuyabildim. Önce vaktim olmadı diye düşündüm, tabii bir de baştan insanı bağlaması gerekmeli dar vakitte okunacak kitapların.
Elif Şafak'ın Süt isimli romanını satın almıştım geçen senelerde okurum diye. Ancak yarısına gelebildim, sonra fırsat bulamadım ya da bulduğum fırsatları daha başka şeyler yapmak için değerlendirdim. O da beni pek sarmamıştı yani. Halbuki Aşk romanı öyle miydi? O daha en başından bağlamıştı beni.
Neyse, üç hafta dolunca kütüphaneye geri verdim. Amacım kendime başka bir kitap seçmekti. Bir yandan yanımdan kaçıp giden oğlumu gözetliyor, dur - gel diyordum, bir yandan da rafta özenle dizilmiş romanlara göz gezdiriyordum. Okumak kadar olduğu kadar seçmek için de vaktim kısıtlıydı.
Sonunda The Mummyfesto isimli kitap gözlerimle buluştu. Kapağı hoşuma gitmişti, arkasını çevirip özetine baktım: Üç annenin hikayesi, parti kurup politikaya atılmaları derken İngiltere'de geçen ve fantastik olmadığı apaçık görülen kitabı alıp denemeye karar verdim.
İlk gece başladım, yatağa girip uykudan önceki son yarım saatimi twitlere, facebookta kim ne demişlere ayırmadan telefonu uçak moduna alıp başucuma koydum. Kitabı elime aldım. İlk hikaye Sam'indi. O bölümü bitirdim ve uyudum. İkinci gece aynı şekilde telefonu kapattım ve ikinci hikaye Jackie'ye başladım. O gece üçüncü kahraman Anna'yı da okudum. Kitap beni sarmıştı.
O hafta her gece yatağa gidip 1 saat kitap okudum. Kitabın yarısını geçmiştim ilk hafta bitiminde. Hatta bazen yanıma alıyor, oğlum arabada uyuyakaldıysa ben de fırsat bu fırsat diyerek kitabı okuyordum. Oğlumun öğle uykuları esnasında da yanına kıvrılıp, battaniyenin altına girip okumaya başladım. Bazı yerlerinde sesli gülüyor, bazı yerlerinde hüngür hüngür ağlıyorum. Şimdi sonlarındayım, bu kez de bitmesin diye yavaş okuyorum. Teslim etmeme birkaç gün kaldı.
Hayatta bazı kitapları böyle soluksuz okumuşumdur; mesela Yüzüklerin Efendisi'ni. Hem de Hobit dahil tüm seriyi. Kanatsız Kuşlar (Birds without wings) - Louis de Bernieres hem de İngilizcesini bir çırpıda okumuştum. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi'nin de İngilizce çevirisini okudum. Havaalanından satın almıştım Türkiye'ye giderken ve dönerken bitmişti. The Mummyfesto da onların arasına girdi.
Aynı yazarın farklı kitaplarını deniyorum, hayal kırıklığı oluyor tıpkı Orhan Pamuk, Elif Şafak örneğindeki gibi. O nedenle The Mummyfesto'nun yazarı Linda Green'in diğer kitaplarını okumaya yeltenmeyeceğim. Ben bunu sevdim, onu bu kitapla hatırlayayım.
Bir de Youtube videosu buldum Hebden Bridge'de geçen kitabı anlatan;
Hatta son üç sene diyebilirim; çünkü doğuma hazırlık kitapları, bebek bakım kitapları, çocuğu uyutma taktikleri türünden bilgi veren kitaplar kendim için seçtiklerim sayılmaz.
Uzun Noel tatili için kütüphaneden bir kitap ödünç aldım, kapağı ve adı hoşuma gitmişti. Üç haftada sadece iki sayfa okuyabildim. Önce vaktim olmadı diye düşündüm, tabii bir de baştan insanı bağlaması gerekmeli dar vakitte okunacak kitapların.
Elif Şafak'ın Süt isimli romanını satın almıştım geçen senelerde okurum diye. Ancak yarısına gelebildim, sonra fırsat bulamadım ya da bulduğum fırsatları daha başka şeyler yapmak için değerlendirdim. O da beni pek sarmamıştı yani. Halbuki Aşk romanı öyle miydi? O daha en başından bağlamıştı beni.
Neyse, üç hafta dolunca kütüphaneye geri verdim. Amacım kendime başka bir kitap seçmekti. Bir yandan yanımdan kaçıp giden oğlumu gözetliyor, dur - gel diyordum, bir yandan da rafta özenle dizilmiş romanlara göz gezdiriyordum. Okumak kadar olduğu kadar seçmek için de vaktim kısıtlıydı.
Sonunda The Mummyfesto isimli kitap gözlerimle buluştu. Kapağı hoşuma gitmişti, arkasını çevirip özetine baktım: Üç annenin hikayesi, parti kurup politikaya atılmaları derken İngiltere'de geçen ve fantastik olmadığı apaçık görülen kitabı alıp denemeye karar verdim.
İlk gece başladım, yatağa girip uykudan önceki son yarım saatimi twitlere, facebookta kim ne demişlere ayırmadan telefonu uçak moduna alıp başucuma koydum. Kitabı elime aldım. İlk hikaye Sam'indi. O bölümü bitirdim ve uyudum. İkinci gece aynı şekilde telefonu kapattım ve ikinci hikaye Jackie'ye başladım. O gece üçüncü kahraman Anna'yı da okudum. Kitap beni sarmıştı.
O hafta her gece yatağa gidip 1 saat kitap okudum. Kitabın yarısını geçmiştim ilk hafta bitiminde. Hatta bazen yanıma alıyor, oğlum arabada uyuyakaldıysa ben de fırsat bu fırsat diyerek kitabı okuyordum. Oğlumun öğle uykuları esnasında da yanına kıvrılıp, battaniyenin altına girip okumaya başladım. Bazı yerlerinde sesli gülüyor, bazı yerlerinde hüngür hüngür ağlıyorum. Şimdi sonlarındayım, bu kez de bitmesin diye yavaş okuyorum. Teslim etmeme birkaç gün kaldı.
Hayatta bazı kitapları böyle soluksuz okumuşumdur; mesela Yüzüklerin Efendisi'ni. Hem de Hobit dahil tüm seriyi. Kanatsız Kuşlar (Birds without wings) - Louis de Bernieres hem de İngilizcesini bir çırpıda okumuştum. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi'nin de İngilizce çevirisini okudum. Havaalanından satın almıştım Türkiye'ye giderken ve dönerken bitmişti. The Mummyfesto da onların arasına girdi.
Aynı yazarın farklı kitaplarını deniyorum, hayal kırıklığı oluyor tıpkı Orhan Pamuk, Elif Şafak örneğindeki gibi. O nedenle The Mummyfesto'nun yazarı Linda Green'in diğer kitaplarını okumaya yeltenmeyeceğim. Ben bunu sevdim, onu bu kitapla hatırlayayım.
Bir de Youtube videosu buldum Hebden Bridge'de geçen kitabı anlatan;
Etiketler:
E-Politik,
Ingiltere Gunluklerim,
Kadın,
Keyif,
Kitap,
Ordan Burdan
12 Aralık 2013 Perşembe
Sünnetle Ne Kaybedilir?
Gary L. Harryman
Bir bebeğin doğal ve sağlıklı penisi sünnet edildiğinde sonsuza dek ne kaybedilir?
- Dartos Fascia adındaki ısıya duyarlı yumuşak kas tabakasının yaklaşık olarak yarısı.
- Bağışıklık sisteminin bir parçası olan özelleşmiş Epitelyal Langerhans hücreleri;
- İçinde dorsal sinirin uzantıları da olan yaklaşık olarak 75 metre uzunluğunda mikroskobik sinir.
- Yavaş hareketleri, sıcaklıklardaki düşük oynamaları, ve yüzeydeki ince farklılıkları hissedebilen, çeşitli tipte 10,000 ile 20,000 arasında özelleşmiş erotojenik sinir uçları.Bu kayıp üst derideki (sünnet derisi) en önemli duyusal alıcılar olan Maysner yuvarlarının da (meissner's corpuscles) binlercesini içerir.
- Amacı ve değeri henüz tam olarak anlaşılmamış olan estrojen alıcıları.
- Hareketli penis derisinin %50'sinden fazlası; penis başının penisi kurumadan, aşırı sürtünme ve tahrişten, ve keratinleşmeden koruyan çok amaçlı kaplaması. Penis başının keratinleşmesinin zarar verici cinsel sonuçları henüz araştırılmamıştır.
- Yumuşak sırtların frenar bantları (the frenar band of soft ridges); insan vücudunda en fazla zevk yaratan bölge. Yoğun olarak sinirlerle bezenmiş olan bu bölgenin kaybedilmesi, geri kalan penisin hassasiyetini normal bir deri tabakasının hassasiyeti ile aynı hale indirir.
- Anne sütü ve plazma hücrelerinde de bulunan, bağışıklık antikorlarını, antibakteriyel ve antiviralleri salgılayan, yumuşak mukozanın bağışıklık savunma sistemi.
- Lenfatik kanallar; bunların kaybı vücudun bağışıklık sistemi içerisinde lenf akışını olumsuz yönde etkileyebilir.
- Frenulum; glansın aşağı kısmında, "V" şekilli, ağ-görünümlü, genelde üst-deri ile birlikte kesilen veya zarar görerek işlev göremez hale gelen çok duyarlı bir yapı.
- Feremonları salgılayan iç üstderinin "apokrin bezleri". Feromonların kaybının yol açtığı sonuçlar henüz araştırılmamış olmakla birlikte, olası cinsel eşlere sessiz, görünmeyen, ama güçlü sinyaller yolladığı sanılmaktadır
- Penisi nemlendirip kayganlaştıran ectopic sebaceous bezleri.
- Gerekli "kayma" mekanizması. Eğer açılır ve düz olarak yayılırsa, ortalama yetişkinin üstderisi 104 santimetrekare yer kaplar.(yaklaşık olarak bir posta kartı kadar) Kendi kendini kayganlaştıran ve hareketli olan bu deri, penise kendi içinde kayma özelliğini kazandırır; bu da vajinayı kurutmadan, yapay kayganlaştırıcılara ihtiyaç duymadan cinsel ilişkiyi sağlar.
- Glansın pembe-kırmızı-koyu mor arasındaki rengi. Glans normalde tıpkı dil gibi bir iç organdır.
- Penis çevresinin önemli bir kısmı. Gevşek üstderinin penise kazandırdığı önemli bir hacim vardır. Bu da sünnetli penisi,sünnet edilmemiş penise göre oldukça ince yapar
- Sünnet sırasında üstderiyi penise bağlayan doku yırtılarak koparıp atıldığı için, sertleşmişpenis uzunluğunun 2.5 cm kadarı da kaybolur. Bu paylaşılan zar, üst deri ve glansı penis gelişirken sıkıca birbirine bağlar. Onu koparmak glansa zarar verir; ham, enfeksiyona, sürtünmelere ve tahrişe açık hale getirir. Bu durum penisin büzülüp ufalmasına neden olur.
- Frenular atardamar ve dorsal atardamarı da içeren metrelerce uzunluğunda damar. Bu yoğun kan dolaşımının kesilmesi, penisin gövdesine ve glansına yeterli kan akışını sınırlar, bu da açık bir şekilde penisin doğal işlevine ve gelişimine zarar verir.
- Her yıl pek çok erkek kötü operasyonlarda ve enfeksiyonlarda penislerini
kaybederler. Bazı durumlarda bu da yapay olarak hormon vs, ile cinsiyetin değiştirilmesine yol açar ve erkekler kadın olarak yaşamaya zorlanırlar. - Her yıl pek çok erkek tıbben gereksiz sünnet operasyonlarında hayatlarını
kaybederler. Bu ölümler milyar dolarlık sünnetendüstrisi tarafından saklanır. - Henüz bilimsel olarak kanıtlanmamasına rağmen, penis ile vajinanın mukozal dokusu arasında gerçekleşen elektrik transferi orgazmın oluşumuna yardım eder. Sünnet ile erkekteki mukozal tabakanın kaybedilmesi, bunu engeller.
10 Aralık 2013 Salı
Pirincin halleri
From Food Standards Agency
It's true that you could get food poisoning from eating reheated rice. But it's not actually the reheating that's the problem – it's the way the rice has been stored before reheating.
Uncooked rice can contain spores of Bacillus cereus, bacteria that can cause food poisoning. When the rice is cooked, the spores can survive. Then, if the rice is left standing at room temperature, the spores will germinate into bacteria. These bacteria will multiply and may produce toxins (poisons) that cause vomiting or diarrhoea. Reheating the rice won't get rid of these toxins.
So, the longer cooked rice is left at room temperature, the more likely it is that bacteria, or the toxins they produce, could stop the rice being safe to eat.
It's best to serve rice when it has just been cooked. If that isn't possible, cool the rice as quickly as possible (ideally within one hour) and keep it in the fridge for no more than one day until reheating.
Remember that when you reheat any food, you should always check that it's piping hot all the way through, and avoid reheating more than once.
It's true that you could get food poisoning from eating reheated rice. But it's not actually the reheating that's the problem – it's the way the rice has been stored before reheating.
Uncooked rice can contain spores of Bacillus cereus, bacteria that can cause food poisoning. When the rice is cooked, the spores can survive. Then, if the rice is left standing at room temperature, the spores will germinate into bacteria. These bacteria will multiply and may produce toxins (poisons) that cause vomiting or diarrhoea. Reheating the rice won't get rid of these toxins.
So, the longer cooked rice is left at room temperature, the more likely it is that bacteria, or the toxins they produce, could stop the rice being safe to eat.
It's best to serve rice when it has just been cooked. If that isn't possible, cool the rice as quickly as possible (ideally within one hour) and keep it in the fridge for no more than one day until reheating.
Remember that when you reheat any food, you should always check that it's piping hot all the way through, and avoid reheating more than once.
3 Kasım 2013 Pazar
Ha Gayret!
Bugün lavaboyu temizlerken birden bu şarkı başladı. Ha gayret güzelim, gayret... Biter elbet bu yağmur sabret... Düş Sokağı Sakinleri'nin bu şarkısı bizim şimdiki kocamla aşık olduğumuz zamanın müzikleriydi. Elele tutuşur, bunları dinlerdik üniversitedeyken. Bazen o gitarla çalardı, beraber söylerdik. Epeydir dinlememiş olduğumdan elbette biraz garipsedim, gülümsedim. Sonra lavabonun kenarındaki traş köpüğü artıklarını silerken düşündüm:
İnsan aşık olduğu gün, hafta, ay bunları düşünmüyor. İlerde aynı evde yaşarsak arkasından çoraplarını toplayacağı, tuvalet kapağını kapatacağı, kirli donları makineye atacağını falan aklına getirmiyor. Getirse ne olacak? Sanırım o ilişki başlamadan bitecek. Ya da getirse bile o an o aşk herşeyin üstünde olduğundan bunları yapmak mutluluk verecek diyor.
15 yıllık ilişki (7'si evliyken) aşkı unutturuyor mu ne? Nasıl olsa birlikteyiz, akşamları aynı sofrada yemek yiyoruz, aynı yatakta uyuyoruz diye aşk-lı günler geri plana atılıp çocuk, iş, bazen sosyal medya veya tv herşeyin önüne mi geçiyor? Ne giymiş, traş olmuş mu, ruj sürmüş mü, rüyasında ne görmüş diye sormaya fırsat kalıyor mu? Nasıl olsa beraberiz, aşk olmasa da olur devri mi?
Bunları böyle yazdığıma bakma, bazen ilişkimizdeki odun ben oluyorum. O da benim saçlarımı küvetten topluyor, yemek hazırlıyor, bulaşık makinesinin filtresini temizliyor.
Sanırım eski şarkıları daha sık dinlemeli.
Düş Sokağı Sakinleri'nden başka güzel bir mısra...
Hüzün kovan kuşu gelmiş
Gecenin yanağına konuvermiş
Ay tenli aşık şarkıma karşılık vermiş...
İnsan aşık olduğu gün, hafta, ay bunları düşünmüyor. İlerde aynı evde yaşarsak arkasından çoraplarını toplayacağı, tuvalet kapağını kapatacağı, kirli donları makineye atacağını falan aklına getirmiyor. Getirse ne olacak? Sanırım o ilişki başlamadan bitecek. Ya da getirse bile o an o aşk herşeyin üstünde olduğundan bunları yapmak mutluluk verecek diyor.
15 yıllık ilişki (7'si evliyken) aşkı unutturuyor mu ne? Nasıl olsa birlikteyiz, akşamları aynı sofrada yemek yiyoruz, aynı yatakta uyuyoruz diye aşk-lı günler geri plana atılıp çocuk, iş, bazen sosyal medya veya tv herşeyin önüne mi geçiyor? Ne giymiş, traş olmuş mu, ruj sürmüş mü, rüyasında ne görmüş diye sormaya fırsat kalıyor mu? Nasıl olsa beraberiz, aşk olmasa da olur devri mi?
Bunları böyle yazdığıma bakma, bazen ilişkimizdeki odun ben oluyorum. O da benim saçlarımı küvetten topluyor, yemek hazırlıyor, bulaşık makinesinin filtresini temizliyor.
Sanırım eski şarkıları daha sık dinlemeli.
Düş Sokağı Sakinleri'nden başka güzel bir mısra...
Hüzün kovan kuşu gelmiş
Gecenin yanağına konuvermiş
Ay tenli aşık şarkıma karşılık vermiş...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

