23 Şubat 2014 Pazar

Evlilikte Mutluluk

Eşin işyerinde terfi alınca haftada üç kez bunu kutluyor musun?

Çocuk mu mutlu evlilik mi?

Karı-koca ortak hobiniz var mı?

Gülerek mi tartışıyorsunuz gözlerinizi çevirerek mi?

Üniversite mezunu musun?

Her gün kocan/karın için ne yapıyorsun?

İşte mutlu evliliğin kimyası bu linkte...


31 Ocak 2014 Cuma

Kitap Okumayı Çok Özlemişim

Son iki buçuk yıldır hayatıma giren küçük insan herşeyime sahip olduğu gibi, kitap okuma özgürlüğümü de elimden almıştı.

Hatta son üç sene diyebilirim; çünkü doğuma hazırlık kitapları, bebek bakım kitapları, çocuğu uyutma taktikleri türünden bilgi veren kitaplar kendim için seçtiklerim sayılmaz.

Uzun Noel tatili için kütüphaneden bir kitap ödünç aldım, kapağı ve adı hoşuma gitmişti. Üç haftada sadece iki sayfa okuyabildim. Önce vaktim olmadı diye düşündüm, tabii bir de baştan insanı bağlaması gerekmeli dar vakitte okunacak kitapların.

Elif Şafak'ın Süt isimli romanını satın almıştım geçen senelerde okurum diye. Ancak yarısına gelebildim, sonra fırsat bulamadım ya da bulduğum fırsatları daha başka şeyler yapmak için değerlendirdim. O da beni pek sarmamıştı yani. Halbuki Aşk romanı öyle miydi? O daha en başından bağlamıştı beni.

Neyse, üç hafta dolunca kütüphaneye geri verdim. Amacım kendime başka bir kitap seçmekti. Bir yandan yanımdan kaçıp giden oğlumu gözetliyor, dur - gel diyordum, bir yandan da rafta özenle dizilmiş romanlara göz gezdiriyordum. Okumak kadar olduğu kadar seçmek için de vaktim kısıtlıydı.

Sonunda The Mummyfesto isimli kitap gözlerimle buluştu. Kapağı hoşuma gitmişti, arkasını çevirip özetine baktım: Üç annenin hikayesi, parti kurup politikaya atılmaları derken İngiltere'de geçen ve fantastik olmadığı apaçık görülen kitabı alıp denemeye karar verdim.

İlk gece başladım, yatağa girip uykudan önceki son yarım saatimi twitlere, facebookta kim ne demişlere ayırmadan telefonu uçak moduna alıp başucuma koydum. Kitabı elime aldım. İlk hikaye Sam'indi. O bölümü bitirdim ve uyudum. İkinci gece aynı şekilde telefonu kapattım ve ikinci hikaye Jackie'ye başladım. O gece üçüncü kahraman Anna'yı da okudum. Kitap beni sarmıştı.

O hafta her gece yatağa gidip 1 saat kitap okudum. Kitabın yarısını geçmiştim ilk hafta bitiminde. Hatta bazen yanıma alıyor, oğlum arabada uyuyakaldıysa ben de fırsat bu fırsat diyerek kitabı okuyordum. Oğlumun öğle uykuları esnasında da yanına kıvrılıp, battaniyenin altına girip okumaya başladım. Bazı yerlerinde sesli gülüyor, bazı yerlerinde hüngür hüngür ağlıyorum. Şimdi sonlarındayım, bu kez de bitmesin diye yavaş okuyorum. Teslim etmeme birkaç gün kaldı.

Hayatta bazı kitapları böyle soluksuz okumuşumdur; mesela Yüzüklerin Efendisi'ni. Hem de Hobit dahil tüm seriyi. Kanatsız Kuşlar (Birds without wings) - Louis de Bernieres hem de İngilizcesini bir çırpıda okumuştum. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi'nin de İngilizce çevirisini okudum. Havaalanından satın almıştım Türkiye'ye giderken ve dönerken bitmişti. The Mummyfesto da onların arasına girdi.

Aynı yazarın farklı kitaplarını deniyorum, hayal kırıklığı oluyor tıpkı Orhan Pamuk, Elif Şafak örneğindeki gibi. O nedenle The Mummyfesto'nun yazarı Linda Green'in diğer kitaplarını okumaya yeltenmeyeceğim. Ben bunu sevdim, onu bu kitapla hatırlayayım.

Bir de Youtube videosu buldum Hebden Bridge'de geçen kitabı anlatan;


12 Aralık 2013 Perşembe

Sünnetle Ne Kaybedilir?

Gary L. Harryman


Bir bebeğin doğal ve sağlıklı penisi sünnet edildiğinde sonsuza dek ne kaybedilir?
  1. Dartos Fascia adındaki ısıya duyarlı yumuşak kas tabakasının yaklaşık olarak yarısı.
  2. Bağışıklık sisteminin bir parçası olan özelleşmiş Epitelyal Langerhans hücreleri;
  3. İçinde dorsal sinirin uzantıları da olan yaklaşık olarak 75 metre uzunluğunda mikroskobik sinir.
  4. Yavaş hareketleri, sıcaklıklardaki düşük oynamaları, ve yüzeydeki ince farklılıkları hissedebilen, çeşitli tipte 10,000 ile 20,000 arasında özelleşmiş erotojenik sinir uçları.Bu kayıp üst derideki (sünnet derisi) en önemli duyusal alıcılar olan Maysner yuvarlarının da (meissner's corpuscles) binlercesini içerir.
  5. Amacı ve değeri henüz tam olarak anlaşılmamış olan estrojen alıcıları.
  6. Hareketli penis derisinin %50'sinden fazlası; penis başının penisi kurumadan, aşırı sürtünme ve tahrişten, ve keratinleşmeden koruyan çok amaçlı kaplaması. Penis başının keratinleşmesinin zarar verici cinsel sonuçları henüz araştırılmamıştır.
  7. Yumuşak sırtların frenar bantları (the frenar band of soft ridges); insan vücudunda en fazla zevk yaratan bölge. Yoğun olarak sinirlerle bezenmiş olan bu bölgenin kaybedilmesi, geri kalan penisin hassasiyetini normal bir deri tabakasının hassasiyeti ile aynı hale indirir.
  8. Anne sütü ve plazma hücrelerinde de bulunan, bağışıklık antikorlarını, antibakteriyel ve antiviralleri salgılayan, yumuşak mukozanın bağışıklık savunma sistemi.
  9. Lenfatik kanallar; bunların kaybı vücudun bağışıklık sistemi içerisinde lenf akışını olumsuz yönde etkileyebilir.
  10. Frenulum; glansın aşağı kısmında, "V" şekilli, ağ-görünümlü, genelde üst-deri ile birlikte kesilen veya zarar görerek işlev göremez hale gelen çok duyarlı bir yapı.
  11. Feremonları salgılayan iç üstderinin "apokrin bezleri". Feromonların kaybının yol açtığı sonuçlar henüz araştırılmamış olmakla birlikte, olası cinsel eşlere sessiz, görünmeyen, ama güçlü sinyaller yolladığı sanılmaktadır
  12. Penisi nemlendirip kayganlaştıran ectopic sebaceous bezleri.
  13. Gerekli "kayma" mekanizması. Eğer açılır ve düz olarak yayılırsa, ortalama yetişkinin üstderisi 104 santimetrekare yer kaplar.(yaklaşık olarak bir posta kartı kadar) Kendi kendini kayganlaştıran ve hareketli olan bu deri, penise kendi içinde kayma özelliğini kazandırır; bu da vajinayı kurutmadan, yapay kayganlaştırıcılara ihtiyaç duymadan cinsel ilişkiyi sağlar.
  14. Glansın pembe-kırmızı-koyu mor arasındaki rengi. Glans normalde tıpkı dil gibi bir iç organdır.
  15. Penis çevresinin önemli bir kısmı. Gevşek üstderinin penise kazandırdığı önemli bir hacim vardır. Bu da sünnetli penisi,sünnet edilmemiş penise göre oldukça ince yapar
  16. Sünnet sırasında üstderiyi penise bağlayan doku yırtılarak koparıp atıldığı için, sertleşmişpenis uzunluğunun 2.5 cm kadarı da kaybolur. Bu paylaşılan zar, üst deri ve glansı penis gelişirken sıkıca birbirine bağlar. Onu koparmak glansa zarar verir; ham, enfeksiyona, sürtünmelere ve tahrişe açık hale getirir. Bu durum penisin büzülüp ufalmasına neden olur.
  17. Frenular atardamar ve dorsal atardamarı da içeren metrelerce uzunluğunda damar. Bu yoğun kan dolaşımının kesilmesi, penisin gövdesine ve glansına yeterli kan akışını sınırlar, bu da açık bir şekilde penisin doğal işlevine ve gelişimine zarar verir.
  18. Her yıl pek çok erkek kötü operasyonlarda ve enfeksiyonlarda penislerini kaybederler. Bazı durumlarda bu da yapay olarak hormon vs, ile cinsiyetin değiştirilmesine yol açar ve erkekler kadın olarak yaşamaya zorlanırlar.
  19. Her yıl pek çok erkek tıbben gereksiz sünnet operasyonlarında hayatlarını kaybederler. Bu ölümler milyar dolarlık sünnetendüstrisi tarafından saklanır.
  20. Henüz bilimsel olarak kanıtlanmamasına rağmen, penis ile vajinanın mukozal dokusu arasında gerçekleşen elektrik transferi orgazmın oluşumuna yardım eder. Sünnet ile erkekteki mukozal tabakanın kaybedilmesi, bunu engeller.

10 Aralık 2013 Salı

Pirincin halleri

From Food Standards Agency

It's true that you could get food poisoning from eating reheated rice. But it's not actually the reheating that's the problem – it's the way the rice has been stored before reheating.

Uncooked rice can contain spores of Bacillus cereus, bacteria that can cause food poisoning. When the rice is cooked, the spores can survive. Then, if the rice is left standing at room temperature, the spores will germinate into bacteria. These bacteria will multiply and may produce toxins (poisons) that cause vomiting or diarrhoea. Reheating the rice won't get rid of these toxins.

So, the longer cooked rice is left at room temperature, the more likely it is that bacteria, or the toxins they produce, could stop the rice being safe to eat.

It's best to serve rice when it has just been cooked. If that isn't possible, cool the rice as quickly as possible (ideally within one hour) and keep it in the fridge for no more than one day until reheating.

Remember that when you reheat any food, you should always check that it's piping hot all the way through, and avoid reheating more than once.

3 Kasım 2013 Pazar

Ha Gayret!

Bugün lavaboyu temizlerken birden bu şarkı başladı. Ha gayret güzelim, gayret... Biter elbet bu yağmur sabret... Düş Sokağı Sakinleri'nin bu şarkısı bizim şimdiki kocamla aşık olduğumuz zamanın müzikleriydi. Elele tutuşur, bunları dinlerdik üniversitedeyken. Bazen o gitarla çalardı, beraber söylerdik. Epeydir dinlememiş olduğumdan elbette biraz garipsedim, gülümsedim. Sonra lavabonun kenarındaki traş köpüğü artıklarını silerken düşündüm:

İnsan aşık olduğu gün, hafta, ay bunları düşünmüyor. İlerde aynı evde yaşarsak arkasından çoraplarını toplayacağı, tuvalet kapağını kapatacağı, kirli donları makineye atacağını falan aklına getirmiyor. Getirse ne olacak? Sanırım o ilişki başlamadan bitecek. Ya da getirse bile o an o aşk herşeyin üstünde olduğundan bunları yapmak mutluluk verecek diyor.

15 yıllık ilişki (7'si evliyken) aşkı unutturuyor mu ne? Nasıl olsa birlikteyiz, akşamları aynı sofrada yemek yiyoruz, aynı yatakta uyuyoruz diye aşk-lı günler geri plana atılıp çocuk, iş, bazen sosyal medya veya tv herşeyin önüne mi geçiyor? Ne giymiş, traş olmuş mu, ruj sürmüş mü, rüyasında ne görmüş diye sormaya fırsat kalıyor mu? Nasıl olsa beraberiz, aşk olmasa da olur devri mi?

Bunları böyle yazdığıma bakma, bazen ilişkimizdeki odun ben oluyorum. O da benim saçlarımı küvetten topluyor, yemek hazırlıyor, bulaşık makinesinin filtresini temizliyor.

Sanırım eski şarkıları daha sık dinlemeli.

Düş Sokağı Sakinleri'nden başka güzel bir mısra...
Hüzün kovan kuşu gelmiş
Gecenin yanağına konuvermiş
Ay tenli aşık şarkıma karşılık vermiş...

13 Ekim 2013 Pazar

İngiltere'de Doğum

Türkiye'de parası olan, biraz da özgür ruhlu olan, çocuğunun ve belki de kendi geleceğini düşünen doğum yapmak için Amerika'ya gidiyor. Çekilişsiz, kurasız, hesapsız ve sorgusuz yeşil kart için elbet de...

Ben 5 senedir yaşadığım, çalıştığım ülke olduğundan İngiltere'de doğum yapmak durumunda kaldım. Oğlum otomatikman İngiliz vatandaşı olmadı. Amerika'daki gibi bir durum yok. Fakat, eğer oturma iznin varsa, bana kalırsa şanslısın. Türkiye'deki gibi doktora çok paralar harcamayacağından...

İngiltere'de Sağlık

İngiltere'de sağlık hizmeti ücretsiz. Herkes bir sağlık ocağına kayıtlı ve hastalandı mı ilk oraya gitmek zorunda. Orası uygun görürse devlet hastanesine sevk edebilir ya da özel sağlık sigortan varsa özel hastaneye sevk edebilir. Yani zengin de olsan fakir de ilk gideceğin yer sağlık ocağı. Tabii kraliyet ailesi için durum farklı olabilir :) İlaçlar kimine ücretli kimine ücretsiz, neyse konumuz bu değil. Hamile kalınca neler oluyor bilmek ister misin? Öncelikle koca Londra'da özel hastanede doğum yapmak istersen, sadece 1 tane hastane var ve midwife denilen ebe kontrolünde normal doğum için 9 bin GBP gibi bir ücret ödemen gerekiyor.

İngiltere'de Hamilelik

Bebek düşünüyoruz diye sağlık ocağı doktoruna gidince doktor sana türlü türlü testler önermiyor. En fazla başarılar dileyip diğer hastaya geçiyor. Bir sene çocuk yapamazsan ne olur bilmiyorum; ama kendi imkanınla hamile kalıp eczaneden aldığın testte pozitifi görünce doktorun kapısını çalıyorsun. Birkaç form doldurup 10. haftaya randevu veriyor. Hem tebrik ediyor hem de ilk 3 ay düşük riski vardır, kendinizi herşeye hazırlayın diyor. Kısacası ne kontrol, ne muayene, ne ultrason. Doğanın ellerinde teslim ediyor. Doğumu özel hastanede yapacak olsan dahi 12. haftadan önce hasta kabul etmiyor... İyi mi kötü mü? Göreceli... Özel ultrason kliniklerine gidip, kendin bakabilirsin o ayrı.

10. haftaya dek kendi çabanla sağ salim gelmişsen ne mutlu! Hemen aile geçmişinden, kişiliğine, eşinle durumundan, hastalıklarına kadar detaylı birçok form dolduruluyor. Sonra kan alınıyor tahlil için. Ultrason hala yok. Bilgilerin yazılı olduğu kocaman bir dosya eline tutuşturuluyor her doktor kontrolünde yanında bulunması gereken. Bir de hamilelik ve doğumla ilgili ansiklopedimsi kitap veriliyor; merak ettiğini aç, oku diye. Birkaç gün içinde eve mektuplar geliyor, biri hamile olduğuna dair bir kart. Bir sene boyunca ücretsiz sağlık hizmeti (ilaç, dişçi, vs) alabiliyorsun. Bir mektupta hastanede ayarlanmış detaylı bir ultrason (Down sendromu için testleri de içeriyor) tarihi geliyor. Hemen hemen 12-13. haftana denk geliyor ultrason günü.

Peki işler 10. haftaya dek iyi gitmezse, kanama falan olursa ne oluyor? Önce doktora gidiyorsun, o seni eğer uygun görürse hastaneye sevk ediyor. Hastanede ultrasona ve muayeneye giriyorsun. Bebeğin kalbi atmıyorsa veya düşük oluyorsa, gene işler doğaya dönüş. Bir süre beklemeni, düşüğün mümkünse evde doğal yolla olmasını öneriyorlar. Tabii bekleme süresine veya hastanın tercihine göre gerekirse hastanede kürtaj işlemi gerçekleşiyor. Neyse... Biz sağlıklı hamileliğe dönelim...

12-13 haftalık ultrason, genelde İngiltere'nin önemli araştırma hastanelerinden birinde yapılıyor. Yaklaşık yarım saat muayene ve tahkikler ardından, bebeği de ilk kez ultrasonda gördükten sonra test sonuçları eline veriliyor. Down sendromu riskine göre istenirse ilerki tahkikler yapılıyor. İstenmezse 20. hafta için ikinci bir ultrason daha ayarlanıyor.

Bundan sonra, sağlık ocağında midwife denilen ebe ile, ilk bebeğinse 2-3 hafta aralıklarla kontrol var. Kontrol de; sen soru soruyorsun mesela midem bulanıyor ne yesem gibi, o cevaplıyor. Ne ultrason ne kan tahlili, sadece muhabbet. İkinci ve sonraki bebeklerdeyse neredeyse ayda bir kontrol var. Bu arada o midwife-lar da her kontrolde değişebiliyor.

20. hafta civarında bebek sağlam mı diye ikinci bir detaylı ultrason oluyor. Sonrasında doğuma dek ultrason yok, yani bebeği artık doğum yapınca görüyorsun. Tabii özel kliniklere gidip 100 küsür GBP ödeyerek 3D, 4D ultrason yaptırabilirsin kendi çabalarınla.

24. hafta civarında demir eksikliği için kan tahlili yapılıyor ve gereken neyse uygulanıyor. Sonrasında göbek büyümeye başladığından midwife mezura ile karnını ölçüyor, bebeğin kalp atışlarını doppler denilen aletle dinliyor. 36. haftaya dek bu şekilde kontroller devam ediyor. Tabii bir terslik olunca gene sağlık ocağı doktorlarına gidiyorsun, ilaç gerekiyorsa reçete yazılıyor, dişçiye gidiyorsun. Tümü hamileye ücretsiz.

36. hafta sonrasında midwife kontrolleri sıklaşıyor; göbek ölçme ve kalp atışı dinleme yanında bebeğin yönü, doğum kilosu tahmini gibi muhabbetleri de içeriyor. Genelde 42. haftaya dek kontroller her hafta devam ediyor. 40. haftadan itibaren el yardımıyla açılma olup olmadığı veya açılma olsun diye muayene ediliyor.

Anladığın gibi doğumun normal olması için gerekenler bir bir yapılıyor. Tabii sağlık durumundan dolayı normal doğum yapamayacaklara 39 veya 40. hafta civarı hastaneye gidip sezaryene alınmaları için gün veriliyor. Şeker hastalarına 36. haftada hastane yolu görünebiliyor.

Gerisi doğum süreci... Tık tık...

23 Ağustos 2013 Cuma

Genç Anneler!

Bugün bir topluma taşıma aracında bebek pusetlerinin başında 20'lerinin başında iki anne vardı. İngiltere'de teenage mum olayı yaygındır; 20 yaş civarı hatta altındakileri kapsar. Gördüklerim baştan ayağa birer moda ikonası şeklindeydiler! Saçlar yapılı, makyajlı, takılar, tırnaklar uzun, pedikür ve manikür yapılmış. Birinin bebeği uyuyor, diğerininki ağlıyordu. Birbirleriyle muhabbet etmekten ağlayan bebeğe bakmadılar bile. Zaten o an dikkatimi çektiler ve baştan ayağa incelemeye başladım.

Sonra kendimle karşılaştırdım. Değil mani-pedi, oğlum doğduğundan beri tırnaklarımı uzattığım görülmedi. Oje sürmüşsem de ayda yılda bir kez. Takı takmaya son birkaç aydır başladım, ufaklık kucaktan inip yürümeye geçtiğinden beri. Oğlum ağladığı an hep yanında bittim ne ihtiyacı var diye. Tabii bu kıyaslama 30'larında anne olan ben ile 20'leri başında anne olan karşılaştırması. Kimine göre doğru olabilir kendi hayatını yaşamaya devam etmek; ama ben biraz oğlumun kaliteli insan olması için onun bir süreliğine kölesi olmayı seçtim.

Yanımda oturmak istediği için ani frenle düşmesin diye bir elim oğlumun bacakları üzerindeydi. Sonra arkadaki sıralardan 3 yaşlarında iki kız çocuğu koşturup önümüzde bittiler. Ayakta durup birbirlerine tutunuyorlardı düşmemek için. Anneleri de gelecek diye beklerken, orda 20'lik anne dediklerimle konuştular. Meğer bebeklere ilave birer de büyük kızları varmış. Biri suluğunu aldı annesinden, diğeri gazlı meyve sularından birini. Kızlar koşturup arka sıraya oturdular gene. Anneleri muhabbetlerini bölmedi gene.

İneceğimiz durağa gelince Alaz'ı koltuğun yanına indirip sıkıca tutunmasını tembihledim. Bebek arabasını bir elimle tutup diğer elimle de oğluma destek oldum. Sonra indik.

Farkı görebildiniz umarım. Belki ağır bir eleştiri olacak; ama en azından 20'li yaşların ikinci yarısına dek çocuk yapılmamalı! Hem henüz genç kız olan anneler, anne olmadan doyasıya gezsin, eğlensin, süslensin, püslensin hem de anne olduktan sonra çocuklarına gerekli ilgiyi göstersin, ne yedirip içirdiğine dikkat etsin. Haksız mıyım?