Denizaşırı
28 Şubat 2012 Salı
Eyvah Kocam Horluyor!
Evlenir evlenmez bu sorunu yaşayanlar için ne acı bir durumdur! Bizde 5. evlilik yıldönümümüzden sonra başladı fısır fısır fısırdayarak uyumalar. Ses etmemiştim birşey olmaz diye; ama görüyorum ki bir sene sonunda fısırdamalar gök gürültüsüne dönüyormuş. Bence siz siz olun da benim gibi geç kalmayın, fısırdarken sorunu çözün...
Horlayan kocanız belki de sizi rahatsız etmiyordur, ne güzel! Uyumaya devam öyleyse...
Yeni anneler - benim gibi - en ufak bir bebek mırıltısını bile duymaya, başka odada da olsa bebeğin döndüğünü bile anlamaya başladıklarından eşinin yanında hafiften horlaması bile çok fazla desibelli gelir. İlk zamanlar boş odaya eşimi gönderen ben, artık aradaki kapıları da sıkı sıkı örtüp kendim kaçar oldum gecenin bir vakti. Sonra da bebişin kapısını kapatıyorum ki o da gürültüden rahatsız olup da uyanmasın. Malesef bazen, dün akşamki gibi mesela, kapılar yetmiyor gürültüyü örtmeye, bebek de uyanıp ağlıyor; uykunuz açılıyor zaman geçtikçe, uykunuz kaçtıkça horultuyu daha çok duyuyorsunuz, horultuyu duydukça daha çok sinirleniyorsunuz, sonra aklınıza blog yazmak geliyor bu konuda sabahın 2'sinde. Ne yazacağınızı düşünüyorsunuz ve tabii uykunuz kaçtığı için eşinize teşekkür maili gönderiyorsunuz öncelikle!
Horlayan kocanız mı var, işte çözümler diyen internet sayfalarında bir umut geziniyorsunuz...
1- Akşamları az yemek; denedim, işe yaramıyor...
2- Düzenli egzersiz; deniyor, işe yaramıyor...
3- Pijamasının sırtına top dikme; sırt üstü yatmasın diye ama bizimki yüzükoyun da horluyor, denedik işe yaramıyor...
4- Burun üzerine takılan bantlar; denedi, işe yaramadı...
5- Carvol adlı buğu yapıcı ve nefes açıcı cihaz; bebek için almıştık, bizim odada denedik, oda mentollü orman gibi koksa da işe yaramadı...
6- Yüksek yastık; bazen işe yarasa da bir süre sonra yastıklar yeri boyluyor...
7- Fazla kilodan mı dedik; kilo verdi, olmadı...
8- Yeşil çay; Earl Grey, siyah çay ve diğer bitki çayları da denenmiştir...
9- Doktor tavsiyesi; gittik ama egzersiz yap falan filan demekle yetindi...
10- Akşamları karbonhidrat ve süt ürünleri yememek; denedik, birşey farketmedi...
11- Eşinizi ve horlamasını blog yazınızda kullanıp herkese ilan etme; deniyorum, akşama göreceğim...
Eee denenmiş ve başarıya ulaşmış yöntemleriniz varsa acil cevap beklerim...
Resim: http://www.flickr.com/photos/wallyg/2959791979/
23 Şubat 2012 Perşembe
İngiliz Ehliyeti
Ne zamandır ertelediğim İngiliz ehliyetini alma olayı son zamanlarda aklımdan çıkmıyor. 2012 yapılacaklar listesinde en ön sıraya yerleştirdim nihayet!
Ehliyet olayını gözümde çok büyütüyorum. Nedenlerine gelince;
1- Yaştan ötürü olsa gerek 'kafam basmıyor' bazı şeyleri,
2- Çocukken geçirdiğimiz trafik kazası beynimin bir yerlerinde beni engelliyor olabilir,
3- Her zaman zengin olup şoförüm olsun da beni ordan oraya taşısın hayalim,
4- Çocukluktan beri etraftan gelen 'Sen yapamazsın, sen edemezsin' yakıştırmaları,
5- 18 yaşımda T.C. ehliyetini alırken annemle araba çalıştığımız günler ve her çalışmada tartışmamız,
6- Ehliyet sınavında arkada oturan görevlinin 'Gel bakalım sen çok gülüyordun sabahtan beri, nasıl kullanıyorsun göreceğiz şimdi!' diyerek beni tanımadan yargılaması, (Gülmek suç mu? 18 yaşında bir genç kızın gülmesi, eğlenmesi, arkadaşlarıyla şakalaşması suç mu yahu?)
7- Birisine zarar verebileceğim düşüncesi - tavuk ezmişliğim var da!
8- Yarı yolda arabayı çalıştıramazsam, insanlar korna çalıp bağırırsa yerin dibine girerim düşüncesi,
9- İstanbul'da yaşadığım zamanlar arabam yoktu,
10- Duyduğuma göre İngiltere'de ehliyet almak danaya hendek atlattırmaktan zormuş, vs...vs...
Aramak isteyince bahane çok tabii!
Birkaç ay evde bebekle olduktan sonra, havalar bebek arabasını alıp yürüyüşe çıkmak için çok soğuk olduğunda ve yüz yaşındaki kadınların bile yürüyemeyip araba kullandıklarını gördükten sonra 'Ben neden yapmayayım?' demeye başladım. L (Learner) lisansımı almıştım zaten geçen senelerde. Hemen ders almaya başladım. Şimdilik iyi gidiyor; bazen bebeğimi ve babasını da gezdiriyorum arabaya atıp. Henüz ehliyet alacak kıvama gelmesem de!
Gelelim İngiltere'de ehliyet almaya... Çok mit var bu konuda. Kimi 10. kez sınava girip de hala geçemiyor pratik testi, kimi bir sene boyunca ders alıyor ki dersin saati de minimum 20 sterling! Sınav ücretleri ile bir servet sayılabilir. Avrupa Birliği ülkelerinden gelenler gene bir ücret karşılığı İngiltere'de geçerli ehliyete sahip olabiliyor. Avrupa Birliği dışındaki ülkelerdenseniz -Türkiye gibi- ilk bir sene kimse ehliyet sormuyor tabii kendi ülkenizden geçerli ehliyetiniz olduğu sürece. Birinci seneden itibaren buranın ehliyetine başvurmanız gerekli. Önce L (Learner) ehliyetine başvuruyorsunuz Post Office aracılığıyla. Birkaç belge ve ücret karşılığında herkese 10 yıllık L ehliyeti veriliyor. L ehliyeti ile araba kullanabiliyorsunuz ancak yanınızda en az 3 senelik İngiliz ehliyeti olan biri olmalı. Şu an benim durumum böyle. Daha sonra teori ve pratik sınavlarına girip ehliyetinizi almanız gerekiyor. Görünüşe göre İngiltere Hükümeti için çok iyi bir kazanç kaynağı bu ehliyet işi. Ders aldığım adamın dediğine göre ortalama 2-3 kez sınava girmek gerekiyormuş. İlk defasında ehliyet alanların oranı %40'lardaymış. Tabii bu sayıya 17 yaşındaki gençler de dahil, Türkiye'de yıllarca direksiyon sallamış kişiler de. Ehliyet almak mı daha kısa sürer yoksa Türkiye'nin AB ülkeleri arasına girmesi mi?
Resim kaynağı:http://www.flickr.com/photos/mediamuseumevents/4367779232/
15 Şubat 2012 Çarşamba
Bu Benim Blog'um!
Baktım ki bebek yazıları, Alaz'ın gezme hikayeleri almış başını gidiyor; buna bir son vermeye karar verdim. Bloğumu Alaz'ın bebek yazılarına, tabii ilerde de çocuk yazılarına kaptıracak değilim. Zaten tırnağımın ucuna dek beni, eşimi, evimizin bir odasını, yavaş yavaş salonu ve mutfağı, annemi, ailemin diğer fertlerini, akşam pub'a gidip bira içme özgürlüğümü, romantik akşam yemeklerini, kafamıza estiği an çıkılan tatilleri, hadi deyip arabaya atladığımız günleri, gece deliksiz uykularımı, elime kitap alıp okuduğum anları, işi gücü bırakıp koltuk ve televizyona ayırdığım akşamları ve daha aklıma gelmeyen neler neleri elimden aldı. Bir de göz göre göre bloğuma el koymasına izin vermiyorum!
Sonunda bir site satın aldım; bundan böyle Alaz'ın gezilerini gezginanne'den takip edebilirsiniz.
Sonunda bir site satın aldım; bundan böyle Alaz'ın gezilerini gezginanne'den takip edebilirsiniz.
Etiketler:
Bebek,
Ordan Burdan
27 Aralık 2011 Salı
Bebeklerin Ek Gıdaya Geçişi
Alaz 5. ayına yaklaşınca (biliyorum zaman su gibi geçiyor hiç bir şey anlamadım desem yeri) ek gıdaya başlama, neler yiyebilir, nasıl yapılır-edilir, neler satın almalı, vs. diye araştırmalarıma başladım. Gariptir ki, ek gıdaya başlama zamanı ve kuralları(!) ülkeden ülkeye değiştiği gibi, aynı ülkede yıldan yıla bile değişiklik göstermekte. İngiltere'de önerilenler ile Türkiye'de duyduklarım arasında bir karşılaştırma yapayım dedim ben de.
İngiltere'de baby rice (pirinç unu tarzı birşey) ve porridge (yulaf ezmesi) bebeğin içmekte olduğu süte karıştırılıp veriliyor. Besin değeri açısından bir değeri olmasa da bebeklerin mide ve bağırsaklarının sütten başka birşeye alışmasında faydalı. Bunları vermeyip doğrudan meyve ve/veya sebze püresiyle de başlanabiliyor ek gıdaya. Patates, bal kabağı, bezelye, havuç, şalgam haşlanarak, buharda veya fırında pişirilerek püre haline getiriliyor. İçerisine pişme suyu veya bebeğin içtiği süt katılarak uygun kıvam sağlanıyor. Bunlar İngiltere'de genelde çok miktarda hazırlanıp buz kalıplarında dondurularak başka zamanlarda kullanılmak üzere saklanıyor. Böyle yaptığımı annem ve kayınvalidem duyunca 'At kızım artanı, taze taze hergün yeni yap' dediler tabii ki! Bir de cam rende olayı var... İngiltere'de cam rendeyi duymadım, mutfak robotunda veya el mikserinde püre yapılması uygun görülüyor. Türkiye'de bir cam rende olayı almış başını gitmiş... Besin değeri açısından ne kadar fark ediyor bilmiyorum? Bana göre zaman kaybı.
Meyve püreleri olarak da; muz, elma, armut, avokado, mango, şeftali favoriler arasında. Bunlar da buharda pişirilerek veya doğrudan çatalla ezilerek hazırlanıyor. Muz Türkiye'de bir yaşına kadar verilmemesine rağmen İngiltere'de 4. ayda bebeğe verilebiliyor. Turunçgiller ise 7-8 aydan önce verilmemekte.
Ek gıdaların günde tek çeşit olarak birkaç gün ardarda verilmesi önerilmekte. Nedeni ortaya çıkabilecek alerjilerin engellenmesi. Bir de yeni denenen besinlerin sabah/öğle vakitlerinde verilmesi öneriliyor. Bebekler bir reaksiyon gösterirlerse gün içinde anlaşılsın diye. Öte yandan ilk 2 hafta günde tek öğün, ardından birkaç hafta günde 2 öğün ve sonrasında 3 öğüne çıkarılması uygun görülüyor. Üç öğüne geçildiğinde artık bebek 7. ayında olduğundan artık hemen hemen herşeyi yumurta, et, tavuk, balık vs yemeye başlayabiliyor. Fakat inek sütü, bal ve fıstık ürünleri 1 yaşına dek yasak listesinde. İnek sütü yasak olmasına rağmen, ürünleri önerilmekte tabii pastörize olduğu sürece; peynir, yoğurt serbest yani. Kabızlığı önlemek için yemekle birlikte su veya süt de verilmeli. Suyu biberonda değil de yaşına uygun bir sulukta vermek en iyisi içmeyi öğrenmesi açısından.
Ben de bunları okuyup bir de gidip Annabel Karmel kitabı, silikon sığ kaşıklar, Tommie Tippee suluk aldım bebişime. Hemen hemen yukarda saydıklarımı verdim; kimini sevdi kimine yüzünü buruşturup yemedi. Henüz 6. ayı doldurmadığından üç öğüne geçmedik ve sadece meyve/sebze püreleriyle devam ediyoruz şimdilik. Epey bir işmiş ama bu ek gıda olayı. Çıkar memeyi besle bebeyi yakında tarih olacak malesef!
* Bu arada Alaz dönmeyi becerip yüzükoyun yattığı için yazıma ara veriyor ve kontrole gidiyorum...
Resim kaynağı:http://www.flickr.com/photos/magicrobots/3684999173/
Resim kaynağı:http://www.flickr.com/photos/magicrobots/3684999173/
17 Mart 2011 Perşembe
Hamilelikte Gezi
28 haftalık hamilelikte gezmelere yavaştan son vermek gerekiyormuş. Ama kime göre?
Bebişimle birlikteliğimizde 26. haftayı doldurduğumuz şu günlerde bir yolunu bulsam da bir yere kaçsam diye tilkiler dolaşıyor beynimde. Öte yandan elimde rehber, sırtımda çanta, sabahtan akşama yürüyecek halim yok sokaklarda büyümüş göbeğimle.
Bu haftaki randevumda doğum uzmanına onu sordum; bir yerlere gitmek istesem rapor almam gerekiyormuş diye. Kadıncağız ben senin yerinde olsam gitmezdim, dedi kısaca ki ben sorunsuz hamilelerden biriyim. DVT (deep vein thrombosis) yani bacaklarda oluşan uzun süre oturmaktan ve hareketsizlikten olabilecek olan bir çeşit damar tıkanıklığı yüksek risk taşıyormuş gebeliğin son aylarında. Bu sadece uçakta başımıza gelebilir gibi gelse de, aslında otobüs, araba ve tren yolculuklarında hatta işyerinde uzun süre bilgisayar başında oturmakla bile olabilir. O zaman ne yapmalı saatte bir koltuğa elveda demeli ve yürümeli. Aslında 3 aylık hamileyken Amerika uçuşu için aldığım anti-DVT çorabını mı giysem acaba işe gelirken artık ekstra önlem olarak?
Ayrıca tatile çıkacağımızı düşündüğünden güneşte fazla kalmamam gerektiğini söyledi. Bu Mart kara kışında güneş olsa da görsem diyecektim kendisine; ama kibarlıktan vazgeçemedim. Zaten uzun bir uçuş düşünmediğimizi, en fazla Avrupa’ya bir kaçamak yapacağımızı söyledim.Çok fazla onaylamadı gene de; eğer birşey olursa erken doğum gibi, orada mahsur kalacağımı, doğumu her nerdeysem orada, oranın şartlarıyla yapacağımı ilave etti. Gözüm korkmadı değil; ama bu doğum başlamadan birkaç gün önce hiç ipucu vermez mi ki hemen eve döneyim?
Bunlar da araştırmalarım; THY, Pegasus, EasyJet, BA ve diğer havayolları hamilelikte 28 haftayı doldurduktan sonra uçuş için mutlaka “sağlamdır, uçakta doğurmayacaktır” raporu istiyor. Hem giderken hem de dönerken. Bu raporlar da bir hafta geçerli. Eurostar yolcuyu kendi haline bırakıyor, “istiyorsan gel bin; ama ben sorumluluk almam” diyor. Feribotların çoğu da rapor isteyenlerden. En güzeli benim gibi geç kalmadan, 28 hafta dolmadan son gezileri bitirmek.
27 Ağustos 2010 Cuma
Life in the UK Testi
İngiltere’de yerleşim hakkı alabilmemiz için biz göçmenleri bir çeşit sınava tabi tutuyorlar Life in the UK diye bilinen. Sınavın amacı İngiltere’nin geçmişi ve kültürünü öğretmek. Devletin işleyişi, kadın – çocuk - çalışan hakları, eğitim sistemi, dinler ve diller hakkında genel bilgi kazanmamızı sağlamak. Yani bir nevi, bakın biz buyuz, böyleyiz, burada yaşadığınız 5 sene içinde bunu öğrenemediyseniz bu sınavla öğretiriz-dir amaç. Elbette hak verip bakıyorum sınav sorularına; garip bazı ezber soruları yanında çok mantıklı ve beni şaşırtan bilgiler de var. İşte bazılarından örnekler:
Kadınlar açısından en çarpıcı bilgi, nüfusun %51’ini, iş gücünün %45’ini oluşturmaları ve çalışan kadınların ¾’ünün aynı zamanda çocuk sahibi olması. Türkiye’de durum oldukça farklı. Çalışan kadın çocuk sahibi olduğunda genelde işi bırakmak durumunda kalıyor.
Eğitim ve öğretim 5-16 yaş arasında zorunlu. Sanırım Türkiye’de de durum aynı bugünlerde. İlginç olan buradaki gençlerin 1/3’ünün üniversiteye devam etmesi. Çoğu doğrudan mesleki kurslara devam ediyor veya bir işe giriyor.
Dine gelince herkes seçimde özgür. %75 bir dinin varlığına inanıyor, geriye kalan %15 Ateist. %75’in ancak %71’i Hristiyanlık dinine mensup onun da %10’u Katolik, geriye kalanı Protestan. Kuzey İrlanda hariç Birleşik Krallıkta din kavgaları olmuyor. Türkiye’den örnek vermek istemiyorum; doğar doğmaz sorulmadan herkesin nüfusundaki haneye Müslüman damgası basılıyor ve nüfusun %90 küsürü Müslüman olduğu halde azınlık dinler hala hor görülüyor.
Devletin yazılı bir Anayasa’sı yok. Şimdiye dek gerek de duyulmamış. Sağduyu işliyor. Türkiye malum!
Gelelim mahkemelere. Kanunlar mecliste tartışılıp kabul ediliyor. Jüri kişinin suçlu olup olmadığına karar veriyor, hakim de jürinin kararına göre cezayı belirliyor. Türkiye’de nasıl?
Hükümet ve devletin polis ve medya üzerinde etkisi yok. Medya hükümeti etkilemeye çalışıyor; polis gücü de yerel otoritelere bağlı. Türkiye’de ise hükümet medyayı da polis gücünü de elinde oynatıyor. Yasalarda nasıl bilmem; ama görünürde böyle.
Ülkedeki yetişkin nüfusun 2/3’ü ev sahibi. Türkiye’de de bu tabloyu görmek güzel olurdu.
Sağlık olayına hiç girmeyeyim. NHS (Ulusal sağlık kurumu) 1948 yılından beri herkese bedava sağlık hizmeti sunmakta. Özel hastane sayısı yok denecek kadar az, olanda da akapunktur gibi yan hizmetler var. Kısacası hiçbir hastanede vezne yok. İlaçlar için sabit bir ücret ödeniyor ilacın fiyatına bakılmaksızın. Öğrencilere, 60 yaş üzerine, çocuklara, işsizlere ve hamilelere ilaç ve dişçilik hizmeti de bedava. Türkiye’deki durum sürekli değişiyor bugünlerde; ama çocuğunun ilaç parasını babası ödüyor diye biliyorum.
İşe girdiğin an elinde yazılı bir kontratın oluyor, maaşını, yapacağın işi, izin günlerini, işten ayrılma durumunda neler olacağını gösteren. Çalışanlara en az 4 hafta tatil vermek zorunda iş sahibi. Türkiye’deki durumum 2 hafta izindi ve ilk senemi doldurmadan izne çıkamamıştım. İşten çıkarmak da kolay değil. Önce uyarını yapıyorsun ve durum düzelmezse işten çıkarabiliyorsun. Bunun için özel mahkemeler var çalışanı destekleyen. İşe girişte ve başvuru esnasında, yaş, memleket, medeni durum, çocuk durumu, hastalık, cinsiyet, din, dil, ırk, politik görüş hatta ev adresini sormak yasak. Ayrımcılığa giriyor. Hamilelere işyerinden en az 26 hafta izin, devletten de asgari maaş var. Baba olana da 2 hafta maaşlı izin veriliyor. Türkiye’de izin var; ama şartları nasıl?
Çocuklar 14 yaşından itibaren devletten alınan özel bir izinle çalışabiliyor. Kesici aletler ve kimyasal maddelerle ilgili iş yapmaları yasak, süt dağıtmaları bile.
Başta çok sıkıcı ve saçma gelmişti bu sınava çalışmak; ama okudukça fikrim değişti. Güzel olan ise Cumhuriyet ve demokrasi ile yönetilen gelişmekte olan ülkemi, şartlı Meşrutiyet ve demokrasiyle yönetilen gelişmiş bir ülkeyle kıyaslayabilmek.
Kadınlar açısından en çarpıcı bilgi, nüfusun %51’ini, iş gücünün %45’ini oluşturmaları ve çalışan kadınların ¾’ünün aynı zamanda çocuk sahibi olması. Türkiye’de durum oldukça farklı. Çalışan kadın çocuk sahibi olduğunda genelde işi bırakmak durumunda kalıyor.
Eğitim ve öğretim 5-16 yaş arasında zorunlu. Sanırım Türkiye’de de durum aynı bugünlerde. İlginç olan buradaki gençlerin 1/3’ünün üniversiteye devam etmesi. Çoğu doğrudan mesleki kurslara devam ediyor veya bir işe giriyor.
Dine gelince herkes seçimde özgür. %75 bir dinin varlığına inanıyor, geriye kalan %15 Ateist. %75’in ancak %71’i Hristiyanlık dinine mensup onun da %10’u Katolik, geriye kalanı Protestan. Kuzey İrlanda hariç Birleşik Krallıkta din kavgaları olmuyor. Türkiye’den örnek vermek istemiyorum; doğar doğmaz sorulmadan herkesin nüfusundaki haneye Müslüman damgası basılıyor ve nüfusun %90 küsürü Müslüman olduğu halde azınlık dinler hala hor görülüyor.
Devletin yazılı bir Anayasa’sı yok. Şimdiye dek gerek de duyulmamış. Sağduyu işliyor. Türkiye malum!
Gelelim mahkemelere. Kanunlar mecliste tartışılıp kabul ediliyor. Jüri kişinin suçlu olup olmadığına karar veriyor, hakim de jürinin kararına göre cezayı belirliyor. Türkiye’de nasıl?
Hükümet ve devletin polis ve medya üzerinde etkisi yok. Medya hükümeti etkilemeye çalışıyor; polis gücü de yerel otoritelere bağlı. Türkiye’de ise hükümet medyayı da polis gücünü de elinde oynatıyor. Yasalarda nasıl bilmem; ama görünürde böyle.
Ülkedeki yetişkin nüfusun 2/3’ü ev sahibi. Türkiye’de de bu tabloyu görmek güzel olurdu.
Sağlık olayına hiç girmeyeyim. NHS (Ulusal sağlık kurumu) 1948 yılından beri herkese bedava sağlık hizmeti sunmakta. Özel hastane sayısı yok denecek kadar az, olanda da akapunktur gibi yan hizmetler var. Kısacası hiçbir hastanede vezne yok. İlaçlar için sabit bir ücret ödeniyor ilacın fiyatına bakılmaksızın. Öğrencilere, 60 yaş üzerine, çocuklara, işsizlere ve hamilelere ilaç ve dişçilik hizmeti de bedava. Türkiye’deki durum sürekli değişiyor bugünlerde; ama çocuğunun ilaç parasını babası ödüyor diye biliyorum.
İşe girdiğin an elinde yazılı bir kontratın oluyor, maaşını, yapacağın işi, izin günlerini, işten ayrılma durumunda neler olacağını gösteren. Çalışanlara en az 4 hafta tatil vermek zorunda iş sahibi. Türkiye’deki durumum 2 hafta izindi ve ilk senemi doldurmadan izne çıkamamıştım. İşten çıkarmak da kolay değil. Önce uyarını yapıyorsun ve durum düzelmezse işten çıkarabiliyorsun. Bunun için özel mahkemeler var çalışanı destekleyen. İşe girişte ve başvuru esnasında, yaş, memleket, medeni durum, çocuk durumu, hastalık, cinsiyet, din, dil, ırk, politik görüş hatta ev adresini sormak yasak. Ayrımcılığa giriyor. Hamilelere işyerinden en az 26 hafta izin, devletten de asgari maaş var. Baba olana da 2 hafta maaşlı izin veriliyor. Türkiye’de izin var; ama şartları nasıl?
Çocuklar 14 yaşından itibaren devletten alınan özel bir izinle çalışabiliyor. Kesici aletler ve kimyasal maddelerle ilgili iş yapmaları yasak, süt dağıtmaları bile.
Başta çok sıkıcı ve saçma gelmişti bu sınava çalışmak; ama okudukça fikrim değişti. Güzel olan ise Cumhuriyet ve demokrasi ile yönetilen gelişmekte olan ülkemi, şartlı Meşrutiyet ve demokrasiyle yönetilen gelişmiş bir ülkeyle kıyaslayabilmek.
10 Mayıs 2010 Pazartesi
Sheppy’s Cider House
İngiltere uçsuz bucaksız uzanan yeşil tabiatıyla ünlü. Çok bilmediğimiz bir ünü ise cider(saydır diye okunur) yani elma şarabı.
Güney batı İngiltere’nin Somerset diye isimlendirilen bölgesinde yüzlerce cider üretim merkezi var elma bahçeleri arasında. Biz de onlardan birini Sheppy’s Cider House’u görmeye gittik. Bu büyük çiftlik eski birkaç bina ve içinde birçok farklı elma ağacının olduğu bahçelerden oluşuyordu. Önce kırsal yaşam müzesini gezdik. Elma ağaçlarının dikilmesinden, elma meyvesinin toplanmasına, yıkanıp temizlenmesinden, püre haline getirilmesine, elma suyunun sıkılarak fermantasyon işlemine tabi tutulmasından, mayalanmasına ve nihayetinde çeşitlendirilip şişelenerek servis edilmesine kadarki süreci anlatan bir video oynatılıyordu sürekli. Daha sonra bu işlemlerde kullanılan araçları, tabii en eski zamanda kullanılanından en modernine görebildik.
Bahçede ise her hayvanın bölgesi (koyun, kuzu, eşek, domuz) ayrı; dileyen aralarında dolaşabiliyor. Biz 1960’larda dikilmiş elma bahçesini gezdik ilk. Daha sonra mevsim sebzelerinin bulunduğu tarlayı dolaştık. Ardından English Longhorn sığırlarının da bulunduğu ilk kez 1880’de dikilen, ama 1980’de yenilenmiş olan elma ağaçlarının arasında bulduk kendimizi. Tabii sığır pisliklerine basmamaya dikkat ederek. Elma ağaçlarının tümü çiçekteydi. Kasım ayında başlarmış hasat.
Farklı cider’ları tatmak ve biraz da almak için dükkanının yolunu tuttuk. İçeride organik reçellerin yanı sıra et, peynir gibi birçok besin maddesi de satılıyor. Bizim alışverişimiz cider’lardan yanaydı. Galonla alıyordu bölgede yaşayanlar. Draught çok tatsız, sweet tatlı gelince medium olanında karar kıldık. Özel günler için de köpüklüsünden aldık.
Çiftlikte 12:00-14:00 arası öğle yemeği servisi olduğu gibi, akşama dek açık olan bir de tea house (çay evi) var acıkanlar için.
Güzel bir gezi oldu bize, havadan yana şanslıydık da. Yine de cider denemek için Londra’dan Taunton’a üç saat yol yapmanıza gerek yok. Her pubda şişelenmiş olarak birçok farklı marka cider satılmakta. En azından hangi markayı deneyebileceğinizi biliyorsunuz artık.
Etiketler:
Gezi,
Ingiltere Gunluklerim
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


