17 Ocak 2018 Çarşamba

Aileden Uzakta Yaşamak

Bu sabah gözlerimi açtığımda aklımdan ilk geçen 'Yazık bize' oldu. Yazık bana demem de doğru tabii.



Akşam 6.5 yaşındaki oğlumun ateşi yükselmeye başladı. Gece yarısından önce ateşini ölçüp raha uyusun diye ağrı kesici, ateş düşürücü bir şurup verdik. 3 yaşındaki kızımızın üzerini örttük ve yatağa gittik.

Eşim yorgundu ve biraz soğuk algınlığı geçiriyor gibiydi hemen uyudu. Ben telefonumdaki son paylaşımları ve mailleri kontrol ediyordum. Oğlum girdi odaya. 'Anne uyuyamıyorum, sizinle yatayım mı?' dedi. Ateşler içerisindeki çocuğu olmaz deyip geri gönderecek halim yoktu. Yatırdım ortaya, sıktım burun damlası, yastığını getirdim.

Hem horluyor, hem sıçrıyor, hem de kalbi güm güm çok hızlı atıyordu. Uyuyamadım. Telefonu elime alıp, Google'a sordum. 'Ateşi olan çocuğun kalbi hızlı atar mı?' Atarmış. Birkaç makale okuyup yattım gene saat gece yarısını geçerken.

Oğlum kıpırdanmadan yatamıyordu. Rüyalar görüyordu. Ben de elimle ateşine bakıyordum. Örttüğü örtüyü açıyordum falan. Bir ara kocamın kalkıp yastığını alıp gittiğini gördüm. Oğlan deli fişek gibi yerinde duramıyordu. Horluyordu. Yatağın diğer ucuna götürdüm. Zaten kıpırdanıyordu; ama bana değmezse belki uyurdum.

Bu çocuk her gece böyle kıpırdak mı uyuyordu? Yoksa ateş miydi bunun sorumlusu? Düşünerek daldım, ta ki sırtıma tekme yiyene dek. Sanıyorum sabah 6'ya dek yarım yamalak uyudum. Tıpkı bebekliğindeki gibi. 6'da uyanıp tuvalete gitmek istedi, koridorda kustu. Ortalığı temizleyip tekrar yattık. 7'ye dek tekrar kustu; sonra kalkmak istedi.

Sonra bayılmışım. Arada kızımın sesini duydum, o da uyanmıştı. Gözümü açıp kalkayım diyor sonra gerisin geri uyuyakalıyordum. Sonunda kocamın odaya girip çekmeceleri açıp, ışığı yakıp giyindiğini fark ettim. Bu sefer gözümü açtım kalkayım diye saat 9'a geliyordu. İşte o an kafamdan 'Yazık bize' cümlesi geçti.

Bana yazıktı, tüm gece uyuyamamıştım. Kalkıp biri hasta diğeri 3 yaşında kıpırdak iki çocuğa bakmam gerekiyordu tüm gün.

Kocama yazıktı, kendisi biraz hastaydı ve yine de kalkıp çocuklara kahvaltı hazırlamış, ben uyurken de onları oyalamıştı.

Küçük kızıma yazıktı; tüm gün hasta abisi ve perişan annesi yüzünden evde kapalı kalacaktı. Muhtemelen televizyon ile oyalanmak zorunda olacaktı.

Oğlum hastaydı zaten, acı çekiyordu yazık.

Halbuki annem aynı şehirde yaşasaydı ya da kayın validem ya da halam, kardeşim, kuzenim verirdim küçüğü ilgilenirdi. Biz de rahat rahat sefil sefil yatardık oğlumla tüm gün.

İşte böyle sevgili günlük; aileden uzakta yaşamanın zorluklarından biri de bu. Geberiyor olsan da çocuklara bakman gerekiyor, ayağa kalkman... Haydi kolay gele...

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Hayat... Planlar ve Gerçekler...

Anneannem rahatsızdı epeydir. Hatta yeni yılda Türkiye'de iken ve ayrılırken 'Hakkını helal et' dedi. 'Olur mu öyle şey?' dedim...



Sonrasında arada bir konuştuk telefonla ya da annem yanında ise görüntülü görüştük. Mayıs başında hastaneye yattı, üresi yüksekti. Sürekli kusuyordu. Hiç telaşlanmadım, birşey olmaz dedim içimden. Ona inandım. Gezmeye, tozmaya, başka ülkelere gitmeye devam ettim. Nasıl olsa Temmuz'da gidecektim.

Mayıs sonunda hastaneden çıktılar, annemin evinde kalıyordu. Kız kardeşim de ziyaretlerine gitmişti birkaç kez bu arada. 'Keşke Deniz de olsa' demiş bir keresinde. Bense iyi olduğuna inanıyordum, konuşuyorduk, görüyordum. Ölecek göz yoktu hani... Annem arada bir 'İyi değil, seni bekliyor bence' diyordu; ama yapabildikleri ve konuşabildikleri ile hiç de kötü görünmüyordu.

Bu arada yaz tatili planlıyorduk. Geçen yaz annem, kız kardeşim, çocuklar Kuşadası'na gitmiştik. Annemin ağzını aradık gene. 'Yok olmaz! Hayatta bırakamam anneannenizi' dedi. Tamam. O zaman yakın civarda bakalım bir yer. Ayvalık, Assos belki? 'Yok, siz gidin' dedi annem. Hem çocukları oyalayacak bir tatil olsun, hem ailem olsun hem de anneannemi de yanımıza alalım diye aklıma deniz kıyısında ev tutmak geldi. Belki de böyle yaparsak son kez dolu dolu, gece - gündüz vakit geçirecekti bizim çocuklarla ve bizimle. Anneme haber saldım. Bu arada anneannem daha iyi hissedip kendini evine gitmişti kalmaya.

Annem Ören'de ev buldu. Biz de Türkiye tatilimizi planladık. Önce eşimin ailesini görmeye Bodrum'a gidecektik. Sonra da ben benimkiler ile 16 gün geçirecektim doyasıya. Ev de tuttuk, yatak da ayarladık, anneannem de gelecekti.

Bodrum'da olacağım tarihlerde annemin doğum günü idi. Aklımdan, hep beraber olunca bir hafta gecikmeli kutlarız doğum gününü diye planladım. O sırada aklıma, anneanneme hiç doğum günü yapmadığımız geldi... Ya da ben hatırlamıyordum. Doğum tarihini bile bilmiyordum! (Sonradan öğrendim 19 Nisan 1935 yazılı nüfusunda; ana adı Havva)

Anneannem 4-5 yaşındayken, babası ile Burhaniye'ye gelmiş. Adı, Zübeyir babasının. Annesi yok. Babası mühendis sanıyoruz. Kış gelince anneannemi, orada tanıyıp yakınlaştığı bir aileye bırakıp yol ya da tren yolu inşaatı için araziye çıkmış. Kış diye anneannemi yanında götürmediğini düşünüyoruz. Sonra zatürreden ölmüş babası da. Anneannem, çok çocuklu bir ailenin evinde kalıyormuş bu sırada. Babasının ölüm haberi gelince, varlıklı ve yaşlı bir aileye evlatlık verilmiş. Bu ailenin oğlu askerdeyken ölmüş. Kızları Hayriye de, evlenmiş; ama henüz çocuğu olmadan bulaşıcı bir hastalıktan ölmüş. Kısacası acılı bir ailenin, yaşları geçmiş insanların yanında kalmaya başlamış 5 yaşından sonra. İlkokula göndermişler; ama devam edememiş. Hayvanları varmış, zeytinlikleri, bahçeleri vs.

Anneannem büyüyor, 20 yaşlarında evlendiriyorlar; dedemle. Dedemi de iç güveysi alıyor bu aile varlıklı olduklarından. Evin babası ölüyor, annem doğuyor, adını büyük anne 'Hayriye' koyuyor. Hastalık yüzünden kaybettiği kızının adını veriyor ve anneme 9 yaşına, vefat edene dek o bakıyor. O yediriyor, o uyutuyor...

Evin sahipleri ölünce miras davaları açılıyor. Ne de olsa anneannem üvey çocuk. Mallar parçalanıyor vs. Anneanneme yaşadıkları evin yarısı düşüyor; diğer yarısını da diğer mallar ile takas edip alıyor. Orada yaşıyorlar annem, anneannem ve dedem. Biz de o evde büyüdük yazları. Bayram sabahları o evde uyandık kız kardeşim ile...

---

Anneanneme hiç doğum günü yapmadığımız gelince aklıma, içimden anneme pasta alırken ona da alalım. Aynı gün mum üfletelim diyorum. Kafamda planlar hazır. Kimseye de demiyorum. Sürpriz. Annem de evle ilgili planları yapıyor bir yandan. Ben Bodrum'dayım artık. Gün saydığım tatil geldi. Eğleniyorum. Hafta sonunu bekliyorum, arkadaşlarım da gelecek. Sonra annemlerle buluşacağım. Çocukları 6 aydır görmediler, ne kadar büyüdüklerine şaşıracaklar diye düşünüyorum.

Annemin doğum gününe 1 gün kala, sevgili kocamla baş başa kahvaltı ediyoruz. Çocuksuz, yıllardır ilk kez çocuklar yanımızda değil. Kahvaltıda gazete bile okuyoruz keyifle. Haberler keyifli olmasa da...

Mutluyuz. Yine de çocuklarımıza kavuşmak için can atıyoruz. Görünce sarılıyoruz falan. Oğlan bizi gördüğüne sevinmiyor bile arkadaşı ile denize gidecekmiş. Gidiyor. Kıza yemek yediriyorum. Telefonum çalıyor. Ben açana dek kapanıyor. Annemmiş. Birazdan elimi yıkayıp, ararım deyip yedirmeye devam ediyorum. Annem tekrar arıyor. 'Deniz, anneanneni kaybettik. Gelecek misin cenazeye?' diyor. 'Emin misin?' diyorum kadına o şapşallıkla. 'Nasıl?' diyorum... Olamaz... Henüz ölecek gibi gelmiyordu bana halbuki. Planlarımız vardı. Beraber gece-gündüz çoluk-çocuk vakit geçirecektik. Oldu mu şimdi? Doğum günü yapacaktık daha, belki ilk kez mum üfleyecekti. Ki bunu planladığımda aklımdan son kez olacağını da biliyordum sanki...

Dondum kaldım ve kızımı yedirmeye devam ettim. Tepkilerimden ne olduğunu sordu yanımdaki, 'Anneannemi kaybettik' dedim. Donuk, soğuk ve şaşkındım. Kızımı kucaklayıp yıkadım, yatırdım. İlk kez itiraz etmedi. Elimde telefon; kız kardeşimi, annemin yanındaki bir yakınımızı (Gül) arayıp bilgi aldım. Kızım uyuyunca nasıl giderim diye yol durumlarına baktım. Bodrum'dan Burhaniye'ye. Eşim geldi, ona söyledim ve o an ağladım. Sonra toparlanıp Ankara aktarmalı uçak biletimi aldım. Çocukları bırakıp, tek başıma anneme destek olmaya 'çöpsüz üzüm' olarak gittim.

---

Annem o Salı sabahı anneannemi aramış telefonla. Uzun uzun çalmış. Açmayınca meraklanmış, hemen hazırlanıp evine gitmiş. Anahtarıyla açmış kapıyı. Anneannem uyuyormuş. Dürte dürte, zorla uyandırmışlar onu annem ile o an yanında olan Gül. Annem, onun kahvaltı etmediğini öğrenince, dolaptan şehriye çorbası çıkarmış. Isıtmış, yedirmiş; ama anneannem hepsini kusmuş. Su istemiş. Su vermişler. Onu da çıkarmış. Annem, 'Seni iyi görmedim anne, bize gidelim' demiş. 'Hep itiraz ederdi, başka yöne çevirirdi kafasını' diyor annem. Bu kez itiraz etmemiş. Annem de çorbanın şehriyelerinden koymuş biraz yesin diye. Tepsiyi kucağına bırakmış. Anneannemin eşyalarını hazırlamaya girişmiş. Bahçedeki çiçekleri sulamış, köpeğe yemek vermiş. Tekrar odaya girmiş henüz 10 dakika geçmeden.

Anneannem yana doğru eğilmiş, kucağındaki tepsi kaymış. Seslenmişler, duymamış. 'Uyuyordur teyze' demiş Gül. Sarsmış annem. Elleri buz gibiymiş; ama bacakları sıcakmış. Bağırmış, sarsmış ve tepki gelmeyince 'Anneanne ölmüş Gül' demiş. Sonrası feryat figan, doktor, ambulans, morg, cenaze, gelen-giden, dualar, ah-lar, vah-lar...

Masal olmuş anneannem de. Gerçeğini bilemeden öğrenemeden. 'Annesine kavuştu' diyordu hep gelenler. Onu düşündüm, annesi - babası, 9 aylıkken ölü doğum yaptığı oğlu. Analığı-babalığı belki kardeşleri ve tabii ki dedem! İnancım olmasa da buna inanmak istedim. Tüm kalbimle. Annesine kavuştu, kimdi annesi, neden onu bırakmıştı, hiç başka akrabası yok muydu da babası onu çalıştığı kasabaya getirmişti... Bilinmezlerle geldi ve gitti anneannem.

Halbuki ölümler sonbaharda olur denirdi. Yaz ortası ölünür mü anneanne? İlk kez bu kadar uzun görememiştim; çünkü Japonya'ya gitmiştik tatilde. 'Anneanne, geldim bak haftaya torunlarla oradayım beraber denize gireceğiz' diyememiştim henüz arayıp da. Pastasını alıp, mum üfletememiştim. Böyle oyun bozanlık olur mu anneanne?

Ben hala kabullenemedim...


20 Temmuz 2017 Perşembe

Evimde Böcek Olamaz!

Az önce banyodan çıktım bir de baktım banyo kapısında bir böcek... Banyoya daldı.

Hay Allahım! Ben böcek gördüm mü orayı terkedesim gelir, bir daha gelmeyesim gelir, kaşınırım sırtımda mı o, ayağıma mı çıktı, kafama, saçımın içine mi girdi diye tiksintiden ölürüm. Hep İzmir'de çocukluk geçirdiğimden bunlar...

İzmir'de yaz gecesi susarsın, su içmeye kalkarsın, mutfak lambasını yakarsın ve onlarca hamam böceği ya da nam-ı diğer karafatma gezinir ortalıkta. Uçanı bile vardır. Su içmek için bardağı aldığın dolapta, belki de bardağın içinde gezmiştir az önce... Iyk... Üstelik ev 4üncü kattadır, apartman yenidir, annen her gün mutfağı ovalamadan yatmaz; ama gene de bu böcekler yolunu bulur burnunun dibine gelirler. Bir de babaannemin eski tek katlı, bahçeli evinde kalırsam... Off sorma!

İşte ben her böcek gördüğümde çocukluğumun bu iğrenç anlarına giderim. Neyse ki evimizde fazla eşya olmadığından banyo kapısında çarpıştığım böcek 'Aman Tanrım nereden girdi bu? Nasıl eve geldi? Kesin kocamın kapı önünde duran valizinden çıktı. Amerika'dan eve böcek getirdi. Ne idüğü belirsiz böcek!' diye düşünürken ve ne yapacağımı bilemezken baktım açık alandaki fayansta yürüyor.

Aldım elime ayağımdaki terliği, küt!... Kusura bakmasın, haneye tecavüz... Ben evde kara sinek gördüm mü deliren kadınım. Çocuklar bile alıştı; 'Anne sineği öldürebildin mi?' diye dalga geçiyorlar. Neyse...

Kader ki beni Çevre Mühendisi yaptı. Yaptı da, yıllar sonra İzmir'in sokaklarına kanalizasyon projesi yapacağım diye; o kanalizasyon kapağını kaldırınca altında binlerce karafatmanın kaçıştığını gördüm. İzmir'le ilişkimi bitirdim o an.

Konu budur.

Kesin o böcek şu valizden çıktı, benim evimde, dolaplarımda, yatak altlarında asla böcek olamaz. Yakarım ulan! Öldürürüm topunuzu!...

15 Aralık 2016 Perşembe

Şehitlikler Taştı!


Akp iktidarı ve öncesinde bilirdik ki ‘Şehitler ölmez, vatan bölünmez’. Güneydoğu’dan şehit haberleri gelirdi arada bir kendimi bildim bileli. Askerlik bu bir bedeli olacak tabii diye düşünürdüm belki de...

Akp iktidara geldiğinden beri şehitler sadece Güneydoğu Anadolu’dan değil, her yerden gelmeye başladı. Gemi batar, şehit… Tren kazası, yolcusu - makinisti hepsi şehit… Ankara veya İstanbul göbeğinde bomba patlar, onlar da şehit… Günaydoğu’daki askerler ve siviller şehit. Kömür madenindekiler elbette şehit. Darbede ölen vatandaş şehit, darbeci asker ise şehit değil diyorlar, niye ki madem o da şehit. Gezi olaylarında ölen gençler çapulcu, ölen polis olursa o, şehit. Eskiden ölen Fetöcüler şehit, şimdiki Fetöcüler hain...

Kimin işine nasıl geliyorsa o şehit öbürü hain. Birine ağlayın, öbürüne haketti deyin. Böyle mi? Halep’te ölen şehit ile aynı sebeple Türkiye’de ölen hain… Ben çözemedim bu işi. Bombayı patlat şehitsin der bir yan, bomba patladı masum insanlar şehit oldu der öte yan.

Bildiğim tek şey, kimsenin şehit olmadığıdır artık. Yok öyle birşey! Kandırmaca hepsi. Ancak bir uğurda ölürsün, o da ahmaklık bana kalırsa. Cebine bomba koymak da, sivile ateş açmak da başkasının ekmeğine yağ sürmektir. Kimse bu yolda öldün diye, öldükten sonra sana madalya vermez, kahraman ilan etmez. Öldün, gömüldün. Etlerin çürüyecek, kemikler kalacak. Yıllar sonra bir ölünün diğerinden farkı kalmayacak. Ölüm bu, gerisi yok...

Şehitlik, akıllıların uydurduğu ve aptallara sattığı kandırma şekli. Madem şehit olmak güzel, neden kendileri gidip ön cephede yer almazlar? Yüzlerce koruma ile gezerler. Ne de olsa birşey olursa şehit ilan edilecekler...

Eskiden umursamazdım ölümü. Şimdi önemli, bana bağımlı çocuklarım var. İlk düşündüğüm onlar. En iyi ben bakarım onlara, bana ihtiyaçları var. Sonra büyüdüklerini görmek isterim. Nasıl bir delikanlı olacak? Nasıl bir güzel bir kız olacak diye… Nasıl beraber ‘yere yemek dökme oğlum’ demeden yemek yiyeceğiz diye...

Sizin yok mu hiç kimseniz? Birilerini yola getirmek için kan dökerek şehit olmaya bu kadar can atarsınız...

21 Ekim 2016 Cuma

Ölüm Yanıbaşımızda

Her sonbahar sevdiğim birileri gidiyor bu dünyadan...


Eskiden ne güzeldi, aklıma ölmek hiç gelmezdi. 'Daha yaşanacak çok yılım var, yaşlılar ölür’ der geçerdim…


Sonra gençler de ölmeye başladı. Aslında ölüyordu da belki ben bilmiyordum o zamanlar. Sonra çocuklar da öldü, duyduk. Uzaktaydı; ‘Aaa, tüh, vah’ dedik. Bitti. Unuttuk...


Yaş büyüdükçe yakınlardan gelen ölüm haberleri duymaya başladık. Ta ki en canımız dedemi kaybedene dek. Talihsiz bir kaza sonucu kaybettik onu ılık bir sonbahar günü. Kızgın bir gencin, 75 yaşındaki adama arkadan vurması sonucu yere düşmüş, kafasını kaldırıma çarpmış ve beyin kanaması geçirmiş. Olaydan birkaç saat sonra işyerindeydim haberi aldığımda. Kalbim yerinden çıktı hastaneye kaldırıldığını duyunca. Koşup kardeşimle buluştum, otobüse atlayıp Balıkesir Devlet Hastanesi’ne vardık geceyarısı. Onca yol konuşamadık, ettiğimiz tek kelime, ‘Anneannem ne yapıyor acaba?’ oldu. Kim bilir neredeydi? Annemin de Balıkesir’e doğru yolda olduğunu biliyorduk. Sonra onu alıp İzmir’e götürsek de olmadı. Kurtaramadık, kurtulamadı. Başkasının öfkesi yüzünden vedalaşamadan gitti. Tam 11 sene önce...


Sonra en yakınlarımdan babaannemi kaybettik sonbaharın kışa henüz dönmediği bir zamanda. Yaşlıydı, hastaydı. Evinde, sevdikleriyleydi. Artık bu dünyadan gitmek istediğini belli eden cümleler kurmuş yanındakilere. Bu kez haberi aldığımda başka bir ülkede yaşıyordum. Yeni doğum yapmıştım. 5 sene önce...


Uzak akrabaların, komşuların, tanıdıkların ölüm haberleri geliyor. Bazı ölümler uzak da insanı sarsıyor. İyi insanlar onlar. Filmlerini izlediğimiz, şarkılarını dinlediğimiz ya da bir yerde karşılaştığımız.


Bu sonbahar da çok iyi, çok insan bir komşumuzu kaybettik. Sıralı ölüm değildi, beklenen bir şey değildi, önemsiz bir hastalıktı. Ölümün yakışmadığı bir insandı neşesiyle, muhabbetiyle, yardımseverliğiyle, sevgisiyle, ilgisiyle, düşünceliliği ile. Kendi teyzem kadar sevmişim ki, kendi teyzem ölse bu kadar üzülürdüm. Uzun zamandır tanımıyordum, belki hayatımda 20 kez görmüştüm; ama demek ki beni etkileyen özel insanlardan biri olmuş. Hala inanamıyorum ölümüne. Yakınlarının beklemediği bir şeydi; kim bilir onlar ne haldeler? Nasıl üstesinden gelecekler?


Öte yandan sırf yanlış zamanda yanlış yerde olduklarından dolayı birçok can gidiyor; belki her saniye bir canlı ölüyor. İnsan kendi ölümünü düşünmeden edemiyor; trafik kazası, kaldırımda yürürken üzerine çıkan bir kamyon, bir manyağın canlı bomba olması, yolda yürürken kafana saksı düşmesi, sana kızan birinin bıçak çekmesi, bindiğin uçağın düşmesi, tren kazası, saçma sapan bir hastalığa yakalanmak gibi olmadık şeyler yanında yaşlanıp kendi yatağında ölmek bir lüks.


Yakın biri ölünce insan kendi ölümünü düşünmeden edemiyor. Aptalca bir nedenden dolayı ölmek istemiyorum. Birinin hatası yüzünden de ölmek istemiyorum. Aptal bir mikrop, çaresiz bir hastalık yüzünden de ölmek istemiyorum. Aslında ölmeyi hiç istemiyorum. Çocuklarımın büyümesini, bana ihtiyaçları kalmamasını görmeyi diliyorum. Sonra da kendi hayatımda yapamadıklarımı yapmayı… Daha uzun bir süre bu dünyada kalmayı istiyorum.


Fakat öyle bir dünyadayız ki, evden çıkınca geri döneceğimizin garantisi yok bazen. Bir gün öleceğini bilen; ama ne zaman ve nasıl öleceğini bilmeyen tek canlıyız. Yine de ‘Hiç ölmeyecekmiş gibi; ama yarın ölecekmiş gibi’ yaşamayı bilmiyoruz.

3 Eylül 2016 Cumartesi

Hala da Düşünüyorum...



Bu aşağıdaki yazıyı 3 sene önce yazmışım: 

İşi-gücü bırakıp oğluma bakmak için evde kalmayı tercih ettim; ama doğru mu yaptım diye düşünüyorum...
Oğluma yeteri kadar sevgi verebiliyor muyum diye düşünüyorum...
Büyüyen, kendini birey olarak görmeye başlayan oğlumu doğru kalıplara sokmak için kendim stres içinde boğuluyorum diye düşünüyorum...
Hayat boş, anı yaşa dediğim zamanlarda doğru mu yaptım diye düşünüyorum...
Küçük ayrıntılara o kadar takıyorum ki, olayın bütününü görmüyorum diye düşünüyorum...
Kendime yeterince zaman ayıramadığım için mutsuz oluyorum diye düşünüyorum...
Oğlumun, ev işlerinin, sorunların ve hayatımın kaynağını babasına yüklüyorum diye düşünüyorum...
Sorunlu bir çocukluk mu geçirdim acaba diye düşünüyorum...
Neden herşey bu kadar ters gidiyor diye düşünüyorum...
Acaba gün gelir de oğlum bana karşı tavır alır mı diye düşünüyorum...
Hayatta kimse beni oğlum kadar sevmiyor (1-2 yaş civarı için konuşuyorum) diye düşünüyorum...
Oğlum doğduğundan beri eşim beni eskisi kadar sevmiyor mu acaba diye düşünüyorum...
Ya gün gelir de eşimle yollarımız ayrılırsa oğlum ne yapar diye düşünüyorum...
Oğlumu iyi bir insan olaran yetiştiriyor muyum diye düşünüyorum...
Kızgınlık anımda oğluma söylediklerimi ilerde hatırlar mı acaba diye düşünüyorum...
Hayat çok çabuk geçiyor artık diye düşünüyorum...
Kendimi nasıl daha sağlıklı ve mutlu yaparım diye düşünüyorum...
Neden bu bloğa yeteri kadar yazı yazmıyorum diye düşünüyorum...
Neden hiçbir şeye vaktim yok benim diye düşünüyorum...
Uyumayı çok seven benim gibi bir insan neden çocuk sahibi olur diye düşünüyorum...
İkinci çocuk lafı ederken acaba altından kalkabilecek miyim diye düşünüyorum...
Neden hep kendimi yalnız hissediyorum diye düşünüyorum...
Oğlumu aktiviteden aktiviteye koşturturken abartıyor muyum diye düşünüyorum...
Kreşe başlaması için erken mi acaba diye düşünüyorum...
İki sene nasıl da çabuk geçti diye düşünüyorum...
Oğlum hiç büyümesin diye düşünüyorum...
Zaman dursun artık, yaşlanmayayım diye düşünüyorum...
Etrafımdaki sevdiklerim de yaşlanmasın diye düşünüyorum...
İyi bir insan olmak için çabalıyor muyum diye düşünüyorum...
Oğlum bizimle uyusa ne olur ki diye düşünüyorum...
Neden kilo veremiyorum diye düşünüyorum...
İnsan çok fazla sevdiğine nasıl kızabilir diye düşünüyorum...
İkinci çocuğum olur da olursa ilki kadar sever miyim diye düşünüyorum...

Şimdi ise son madde dışında hala aynı şeyleri düşündüğümü farkediyorum. Oğlumun kaygılarına ilave kızınkiler de başladı. Beni en çok seven ise yaşı itibarı ile oğlum değil artık kızım olsa gerek. Yalnızlıktan sıkılmıyorum, aslında artık yalnız kalmak istiyorum diyorum :)

Bu birkaç cümle haricinde hala aynı yerde olduğum için hayat hızla geçerken yerimde saydığımı düşünüyorum.
Aklımda deli planlar var; ama onları gerçekleştirmeye hevesim, cesaretim ve zamanım olmadığını düşünüyorum.
Zamanın güne, aya, mevsime, yıla yetmediğini düşünüyorum.
Gündelik mecburi işler yerine çocuklarıma daha çok zaman ayırmayı düşünüyorum.


8 Nisan 2016 Cuma

'Ya Adam Beni Seviyor!'

Dün buluştuk 3 kadın, 3 anne. Üçümüz de evliliklerimizin 8 yılını geride bırakmışız. Hatta bizimki 10 olacak bu sene...

Ordan burdan konuşurken laf geldi kocalarımızı çekiştirmeye. En çok konuşanımız başladı anneliğe ne kadar kendini adadığına ve çocuk yüzünden kocasını çok ihmal ettiğine dair anlatmaya. Hepimiz bir şekilde kocamızı ihmal etmiştik tabii ki. Bebek ile yaşamak kolay mı? Bazı kocalar da karısını ihmal etmişti bebeği ön plana alarak. Örneğin benimki. Onunki ise kendini dışlanmış görmüş, arkadaş toplantılarına yalnız gitmeye başlamıştı bebek ardından. 'İyi ki beni aldatmadı' dedi. Şimdi bile 6 yaşını geçen kızını bırakıp bir yere gitmediğini söylüyor. Kocası ise, 'Artık büyüdü, karı-koca baş başa kaçarız bir yerlere' diyormuş. Durdu. 'Ya adam beni seviyor, benimle vakit geçirmek istiyor, muhabbetimi seviyor' dedi.

Ne güzel...

Ben ve diğer anne ses çıkarmadık. Ben emin değildim kocamın beni hala o kadar sevdiğinden, benimle baş başa vakit geçirmek isteyip istemediğinden. Hatta muhabbetimi sevdiğini bile ima etmemiştir şimdiye dek. Belki yeterince olgun bir ilişkimiz yok henüz. Dedim ya ikimizin de önceliği çocuklar. Belki çocuklar daha küçük, daha çok bize bağımlılar. Belki de bizim normalimiz bu. 5 yıldır gözlerimizin içine bile bakmadığımızdan belki birbirimizi anlamaz olduk bakışlarımızdan. Hayatımızdaki küçük insanların gözlerinin içindeyiz çünkü. Onların ellerini tuttuğumuzdan, birbirimizin eline dokunmayı unuttuk. Dengeyi kuramadık sanıyorum.