30 Haziran 2018 Cumartesi

Baş Örtüsü ve Bikini Sorunu

         

Üniversite yıllarına kadar baş örtüsünün sorun olduğunu bilmiyordum. İzmir'de büyümüş, Rum ya da hacı komşularımız olan bir semtte büyümüştüm. Herkes eşitti bana göre...

Üniversiteye başladığımdan sınıfta başı örtülü iki kız arkadaşımız vardı. Biri yurtta kalan, bizi 'dini muhabbetler' yapılan evlere davet ederdi. Gitmezdik. Çünkü o yaşlarda din ilgimi çeken son şeydi. Diğeri ailesiyle İstanbul'da yaşayan, başı örtülü olsa da bizim yaptığımız her şeye katılan, makyajını yapan, araba kullanan, bara da gelen birisiydi.

Son senemizde baş örtüsü ve üniversite olayları karşı karşıya geldi. Mağdur olan arkadaşlarımızın yanındaydık o gün. Çünkü ben mini etekle okula geliyorsam o da baş örtüsüyle gelebilirdi.

1999'da mezun olduğumda, Süleyman Demirel'in de diploma töreninde bulunduğu törene, baş örtüsüyle mi yoksa perukla mı katılacakları tartışılıyordu.

Sonra türban çıktı... Açıkçası baş örtülü arkadaşlarıma ne kadar destek verdiysem türbana o kadar karşıydım. Yıllardır olmayan bir şey ortaya çıktı ve iktidarın değişmesiyle her şey türbana bağlandı. Yattık türban, kalktık türban... Bu sırada elbette benim gibi mini etek, askılı bluz, bikini giyinenlere laf edilmeye başlandı. Resmen gruplaşma, kutuplaşma ve birbirini kötüleme. Biz de o çarkın içine çekildik zamanla.

Türban sorunu artık sorun değil; hatta tam tersi son yıllarda mahalle baskısı ile saçı-başı açık olanlar aleni şekilde hedef gösterilmeye başlandı. İktidarın türbanı koruduğu kadar açıkları da koruduğunu sanmıyorum. Hatta din adamı geçinen kişilerin özellikle kışkırttığını düşünüyorum.

8 sene Londra ardından 4 senedir İsviçre'de yaşıyorum. Bu süre zarfında başı açık-kapalı bir çok insanla tanıştım, çalıştım, aynı ortama girdim. Kimsenin bir diğeri hakkında yüzüne ya da arkasından laf ettiğini görmedim, duymadım.

Bugün alt komşumla karşılaştık; kendisi Hintli ve müslüman. Başında örtü yok. Plaja gideceğimizi söyledim. O da bana kıyafetle plajda durduğu için herkesin ona garip baktığını söyledi. Eşinin ailesinin hicab giyindiğini, kendisinin açık olduğunu; ama yine de mayo giymediğini anlattı. 'Boşver' dedim ona; ama açıkçası şaşırdım da. Benim gittiğim plajda birçok insan kıyafetiyle oturuyordu; kimi Doğu Avrupalı kimi İsviçreli. Göle girmek şart değildi ve onlara hiç 'dini' açıdan mayo giymiyorlar gözüyle bakmamıştım. Belki komşumu da aynı plajda görseydim, ona da dini sebeple giyinik demeyebilirdim. Fakat onu, bu durum rahatsız etmişti. Üzüldüm...

Bardağın diğer yönünden farklı bakabildim bugün yine eskisi gibi. Yapabileceğim bir şey var mı? Yok elbet! Azınlık olmak zor.

Tüm resme bakarsan ben de İsviçre'de bir Türk olarak azınlığım. Almanca bilmediğim için bir ortamda kimseyi anlamadığımda azınlığım. Ya da İsviçreli birisi 'Sen Türkiye'de türban mı takıyorsun?' deyince kendimi açıklamak zorunda kaldığım için azınlığım. Din konusu açıldığında azınlığım. İnce düşünürsek kendimizi ksııtladığımız öyle çok konu var ki; ama sanıyorum 40 yaş ardından bunların hiç biri 'takacak' derece dert olmuyor.

Boşverin onu bunu, ne isterseniz giyin. Kim nasıl giyiniyorsa giyinsin karışmayın. Laf etmeyin. İşiniz mi yok?






27 Haziran 2018 Çarşamba

Ömür Boyu Annesiyle Yaşayan Erkekler


Evlenmeden önce yıllarca kocamın ailesinin evine girip çıkmıştım. Evet, evlenene dek ailesiyle yaşamıştı. Evin en küçüğü olduğundan belki de hiç ayrı eve çıkmayı istemedi, dillendirmedi. Ekonomik sebepler bir yana işe girince de onlarla yaşamaya devam etti.

Annesi bazen laf olsun diye sorardı 'Bir ekmek kaç para?' diye... Rahat tabii, hem erkek yani kimseye hesap vermiyor eve geç dönerken. İstediği yere istedikleriyle tatile gidiyor. Hem de evde hazır yemek her daim var. Arkası toplanıyor, çamaşırı-bulaşığı yıkanıyor. Niye çıksın ki ayrı eve?

Evlenince mecbur çıktık tabii...

Evlerine sıklıklıkla gidip geldiğimden; annesi teyze, babası amca olduğundan bana, bol bol çekişmelerine de kulak misafiri oldum. 'Öff anne' gibi... Hangimiz annemizin dırdırını işitmedik ki? Hangimiz annemize 'Off sonra yaparım' demedik ki? Ya da hangimiz şimdi çocuklarımızdan öyle laflar yemiyoruz ki?

Neyse evlenip eve çıkınca, sevgili kişisi olarak evlilik hayatına başlayan ben yavaş yavaş eş, hayat arkadaşı ve çocuklarının 'annesi' oluverdim. Onların annesi olunca otomatikman bizim kocanın da annesi gibi oldum. Çünkü çocukların arkasını toplarken onun da arkasını toplamak durumunda kaldım; örneğin misafir gelecek. Eşyaları salonda koltuk üzerinde... Öyle mi kalsın? Ya da bulaşık makinesini çalıştıracağım kahve fincanları çalışma masasında kalmış... Elbette onunkileri de söylenerek toplamaya başladım zamanla. Çocuklara söylenirken ona da söylenmeye başladım... Evet, şu an gençliğinde annesinin yaptığı dırdırı şimdi ben yapıyorum. Çünkü bizi bu hale kendisi getirdi.

Hiç mi yardımcı olmuyor? Oluyor elbette. Dedim mi yapıyor örneğin. Demedim mi bir mühendis olarak bulaşık makinesine bardakları ters değil düz yerleştirebiliyor. Binlerce kez makine boşalttığı halde, yerleştirme kısmına kafa basmıyor.

Peki amaç şu; ben şimdi bir erkek evladı yetiştiriyorum. Neyi doğru yapsam da bizimkinin karısı çemkirmese, kapı önüne koymasa oğlanı diye düşünüyorum. Oyuncakları ve odasını toplama işini veriyorum; ama yemekleri yere döküp saçtı mı kızıyorum. Dökülenleri temizletiyorum. Kıyafet seçme becerisi hiç yok; onu bu konuda cesaretlendirmeye çalışıyorum. Evde değil; ama okulda düzenli, tertipli bir çocukmuş. O kısmı eve de uyarlamak için çabalamaya başlıyorum. Yoksa ileride yandı!

Ağaç yaşken eğilir ya da soy çıkar huy çıkmaz mı?

Ben de üniversite çağında kapının önüne koyarım ne o öyle evlenene dek benle mi oturacak? Zaten evlenmez de bu yeni nesil!

2 Haziran 2018 Cumartesi

Erkekleri Anlayamıyorum ve Uyku

Hayatımda son 7 senedir aynı evi paylaştığım 2 erkek var. Ondan öncesinde aynı evi paylaştığım erkek sayısı 1 idi. Ya eşim ya babam ya da üvey babam...

Son 7 senem çoğunlukla erkekler arasında geçti diyebilirim. Yine de onları anlayabilmem imkansız! Örneğin oğlum, neredeyse 7 yaşında, akşam zorla uyuturum... Uyku sevemeyen biri... Bu sabah 5:40'ta uyandı mesela. Uykusu gelmedi, gelmiyor. Gündüz hayatta uyumuyor, gece de!

Bir keresinde Avrupa'nın ortasından taa Japonya'ya uçtuk. Jetlag bile olmadı. Akşam 9'da uyudu, gece bir saat kadar uyanık kaldı; ama sabah 8'de uyandı. Güne normalmiş gibi devam etti.

Kocam ise, o da bir erkek, gündüz koltuk buldu mu uyur. Anında... Bazen ortadan kaybolur mesela, bakarsın bizimki içerde horluyor ev gürültüden inlerken. Akşam yatmak bilmez, sabah erken kalkar. Gün içinde ise yatay pozisyona geçecek an buldu mu maşallah davul çalsa umrunda olmaz.

Ben de küçükken gıcıktım. Sesten rahatsız olur uyuyamazdım. Korkardım uyuyamazdım. Uykum gelirdi, yatağımda değilsem uyuyamazdım. Yatakta aklıma birşey takıldı mı uyuyamazdım. Gece çişe kalktım mı uykum kaçardı, uyuyamazdım. Hala da öyleyim. Sacede uyuyamayınca daha sinirli ve huysuz oluyorum. Gıcık!

Eskiden uykusuz kalsam sorun etmezdim. Son 7 senedir ise uyandırıldım mı çıldırıyorum. Sinir, kızgınlık, huysuzluk... Genelde beni uyandıran da evin 'sabahçı erkekleri' oluyor. Çünkü genelde ben sabahları kendim uyanmak istiyorum. Kendi kendime...

Kızım canı isterse uyur, istemezse uyumaz. Uyumazsa sorun yapmaz. Uykusu gelirse sebepsiz ağlar.

Oğlumu ise bir gün hiç uyutmamak istiyorum bakalım ne yapacak? Kaç saat dayanacak?

28 Mayıs 2018 Pazartesi

Varlığım Varlığına Armağan mı?

Pazar akşamları genelde evde kaos oluyor. Çocuklar hafta sonu bitiyor diye üzülüyorlar, ertesi sabah erkenden hepimizin evden çıkması gerekiyor. Artı biz çıkarken ev temizliğine haftada bir gelen Aura için evdeki yayıntıları, oyuncakları, özel eşyaları vs toplamak gerekiyor.


Normalde 7/24 annelik yapıyorum biliyorsunuz. Bir Pazar akşam üzeri tesadüfen anneler grubu olarak toplandık. Dışarı çıkmadan önce çocuklara (ve Mr B'ye) 'Bakın akşam geç geleceğim ve o saatte evi toplamak istemiyorum. Eğer eşyalarınızı toplamadan yatarsanız elime çöp poşeti alacağım ve hepsini ona dolduracağım' dedim. Babalarına da tembihledim hatırlatmasını.

Akşam eve geldiğimde saat 9'u biraz geçiyordu. Çocuklar yatmıştı. Mr B'nin yanına oturdum. Bir süre sonra kalkıp yatmaya hazırlanırken, iş bölümü yaptığımız için onun payına düşen çamaşırları katlaması gerektiğini hatırlattım. 'Katlamam' dedi. Yerde duran çocukların eşyaları gözüme ilişti ve elime çöp poşeti alıp içine doldurmaya başladım ortadakileri. Çalışma odasında Mr B'nin 3 gündür alıp kaldırmadığı kotunu da poşete atarken söylendim.

Bana 'Çocuklarla butün akşam evi topladıklarını, bütün gün yorulduğunu, benim yaptıklarını görmeyip yapmadıklarını söylememin çok yanlış olduğunu' anlatmaya başladı. Teşekkür etmemişim mutfağı topladığı için örneğin... (Lavaboda tencere, tava kirli halde duruyordu mesela %50 toplanmış mutfak için ona teşekkür etmem gerekiyormuş)

Ben de 'Eve geldiğimde ortadaki her şeyi çöp poşetine dolduracağımı belirtmiştim, onu yapıyorum' dedim. Üstelik öğleden sonra 2'ye dek mutfaktan çıkmayan bendim. Bir akşam yemeği için dışarıya çıkmam, onun da benim vazifelerimi (hatta bir kısmını) yapması karşılığında teşekkür belgesi istiyordu.

O zaman bana niye son 7 senedir kimse teşekkür etmiyor? Çamaşırları renklerine ayırıp yıkadığım için, yemek yaptığım için, çocukları okula götürüp eve getirdiğim için, ödevlerine yardım ettiğim için, sofrayı hazırladığım için, her gün bir kez bulaşık makinesi boşaltıp defalarca doldurduğum için? Neden 'Ay alışveriş yapmışsın, teşekkür ederim çocukların da sütü bitmişti' denmiyor.

Ya da sorun bende belki. Ben de teşekkür istemeliyim her yaptığım için. 'Bak sana tuvalet kağıdı aldım, teşekkür et' demem gerek. Bak karnımda 2 adet çocuğunu besleyip, büyüttüm, doğurdum; bana teşekkür et. Memelerimden süt çıkartıp çocuklarımızı aylarca emzirdim, teşekkür ettin mi mesela? İş seyahatlerine çıktığında çocuklara, eve ve kendime yetebiliyorum teşekkür beklemeden. Sen yapabilir misin bunu?

Bazen tepem bir atıyor, diyorum çek git bir 7 gün 7 gece... Bakalım kim ekmek alıyor eve, kim kıyafetleri yıkayıp hava durumuna göre giydiriyor çocukları. Kim akşam ne pişireceğim diye düşünüyor, çocuğu aşıya-dişçiye götürüyor. Ve bir kez olsun bu yaptıkları için de 'teşekkür etmedin!' diye hır çıkarmıyor...

Bir düşün...

Diyorum. Sonuçta ben de bunları yapmak için dünyaya gelmedim; ama yapmak zorunda kalıyorum ve elimden gelen en iyi şekilde de yapmaya çalışıyorum. O yüzden sen de savsaklama, elinden gelen en iyi şekilde yap. Yapmıyorsan da yaptıkların için teşekkür bekleme... Aferin...

10 Mayıs 2018 Perşembe

Hayata Yetişebilmek...

Son zamanlarda yılların nasıl da çabuk geçtiğine hayret ediyorum. Yeni bir ay geliyor ve ortasını farkedemeden bitiyor gibi.

Çocukların büyümesinden anlıyorum bunu en çok da. Kızımın bebekliği, 6-10 aylık dönemi, balkonda emzirdiğim zamanlar sanki bir rüya gibi. Oğlumunkiler ise izlediğim bir filmdi sanki. Niye anın keyfini çıkaramadık ya da çıkardık da o anda kalamadık. Tüm kalbimle çocuklarımın kokusunu içime çekiyorum; ama o koku bile kalmıyor benimle.

Zamanın her şeye yettiği günler miydi onlar? Yoksa her şeye gücümün yettiği günler miydi? Daha çabuk yoruluyorum belki. Daha az enerjim var. Yapmak istediklerim gözümde büyüyor sanki. İstemesem de yapmak zorunda olduklarım da.

Bir yaş daha büyüdüm geçen hafta. Bir koca sene daha geçmiş dünyanın öbür ucuna gideli. Akılda kalanlar ne? Fotoğraflar mı? Yediğin şeylerin tadı mı? Kucaklaşmanın huzuru mu? Heyecan mı? Stres mi? Sanki anı yeterince durduramıyorum. Tık tık tık tık geçiyor gidiyor gözümün önünde hızla.

Oysa çocukların bebekken kucağımda uyumak nedir bilmediği zamanlar geçmezdi. Burunları tıkanırdı sabah gelmezdi. İshal olmaları, diş çıkarmaları, ateşlenmeleri hiç bitmeyecek gibi gelirdi. Bitermiş. Geçermiş. Hatta unutup özlermişsin o anları bile.

'Gel kızım kucağımda uyutayım seni bu akşam' dedim. İstemedi. Koklaya koklaya uyurduk belki birlikte. Gitti. Yatağına yattı. Kucağıma sığmaz oldu.

Oğlum hala uyur benimle istersem; kucağıma sığmayalı epey oldu. Kafasından geçenleri bilmeyeli de. Ne ara kreşten ilkokula başladı bilemesem de çok hızla büyüdüğünü biliyorum.

Onları çok özlüyorum. Kendi çocukluğumu da, genç kızlığımı da...

17 Ocak 2018 Çarşamba

Aileden Uzakta Yaşamak

Bu sabah gözlerimi açtığımda aklımdan ilk geçen 'Yazık bize' oldu. Yazık bana demem de doğru tabii.



Akşam 6.5 yaşındaki oğlumun ateşi yükselmeye başladı. Gece yarısından önce ateşini ölçüp rahat uyusun diye ağrı kesici, ateş düşürücü bir şurup verdik. 3 yaşındaki kızımızın üzerini örttük ve yatağa gittik.

Eşim yorgundu ve biraz soğuk algınlığı geçiriyordu hemen uyudu. Ben telefonumdaki son paylaşımları ve mailleri kontrol ediyordum. Oğlum girdi odaya. 'Anne uyuyamıyorum, sizinle yatayım mı?' dedi. Ateşler içerisindeki çocuğu olmaz deyip geri gönderecek halim yoktu. Yatırdım ortaya, sıktım burun damlası, yastığını getirdim.

Hem horluyor, hem sıçrıyor, hem de kalbi güm güm çok hızlı atıyordu. Uyuyamadım. Telefonu elime alıp, Google'a sordum. 'Ateşi olan çocuğun kalbi hızlı atar mı?' Atarmış. Birkaç makale okuyup rahatlamış olarak yattım gene saat gece yarısını geçerken.

Oğlum kıpırdanmadan yatamıyordu. Rüyalar görüyordu. Ben de elimle ateşine bakıyordum sık sık. Örttüğü örtüyü açıyordum falan. Bir ara kocamın kalkıp yastığını alıp gittiğini gördüm. Oğlan deli fişek gibi yerinde duramıyordu. Horluyordu. Yatağın diğer ucuna götürdüm. Zaten kıpırdanıyordu; ama bana değmezse belki dalardım.

Bu çocuk her gece böyle kıpırdak mı uyuyordu? Yoksa ateş miydi bunun sorumlusu? Düşünerek daldım, ta ki sırtıma tekme yiyene dek. Sanıyorum sabah 6'ya dek yarım yamalak uyudum. Tıpkı bebekliğindeki gibi. 6'da uyanıp tuvalete gitmek istedi, koridorda kustu. Ortalığı temizleyip tekrar yattık. 7'ye dek tekrar kustu; sonra kalkmak istedi.

Sonra bayılmışım. Arada kızımın sesini duydum, o da uyanmıştı. Gözümü açıp kalkayım diyordum sonra gerisin geri uyuyakalıyordum. Sonunda kocamın odaya girip çekmeceleri açıp, ışığı yakıp giyindiğini fark ettim. Bu sefer gözümü açtım kalkayım diye saat 9'a geliyordu. İşte o an kafamdan 'Yazık bize' cümlesi geçti.

  1. Bana yazıktı, tüm gece uyuyamamıştım. Kalkıp biri hasta diğeri 3 yaşında kıpırdak iki çocuğa bakmam gerekiyordu tüm gün.
  2. Kocama yazıktı, kendisi biraz hastaydı ve yine de kalkıp çocuklara kahvaltı hazırlamıştı, ben uyurken de onları oyalamıştı.
  3. Küçük kızıma yazıktı; tüm gün hasta abisi ve perişan annesi yüzünden evde kapalı kalacaktı. Muhtemelen televizyon ile oyalanmak zorunda olacaktı.
  4. Oğlum hastaydı zaten, acı çekiyordu yazık.

Halbuki annem aynı şehirde yaşasaydı ya da kayınvalidem ya da halam, kardeşim, kuzenim verirdim küçüğü ilgilenirdi. Biz de rahat rahat sefil sefil yatardık oğlumla tüm gün.

İşte böyle sevgili günlük; aileden uzakta yaşamanın zorluklarından biri de bu. Geberiyor olsan da çocuklara bakman gerekiyor, ayağa kalkman... Haydi kolay gele...

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Hayat... Planlar ve Gerçekler...

Anneannem rahatsızdı epeydir. Hatta yeni yılda Türkiye'de iken ve ayrılırken 'Hakkını helal et' dedi. 'Olur mu öyle şey?' dedim...



Sonrasında arada bir konuştuk telefonla ya da annem yanında ise görüntülü görüştük. Mayıs başında hastaneye yattı, üresi yüksekti. Sürekli kusuyordu. Hiç telaşlanmadım, birşey olmaz dedim içimden. Ona inandım. Gezmeye, tozmaya, başka ülkelere gitmeye devam ettim. Nasıl olsa Temmuz'da gidecektim.

Mayıs sonunda hastaneden çıktılar, annemin evinde kalıyordu. Kız kardeşim de ziyaretlerine gitmişti birkaç kez bu arada. 'Keşke Deniz de olsa' demiş bir keresinde. Bense iyi olduğuna inanıyordum, konuşuyorduk, görüyordum. Ölecek göz yoktu hani... Annem arada bir 'İyi değil, seni bekliyor bence' diyordu; ama yapabildikleri ve konuşabildikleri ile hiç de kötü görünmüyordu.

Bu arada yaz tatili planlıyorduk. Geçen yaz annem, kız kardeşim, çocuklar Kuşadası'na gitmiştik. Annemin ağzını aradık gene. 'Yok olmaz! Hayatta bırakamam anneannenizi' dedi. Tamam. O zaman yakın civarda bakalım bir yer. Ayvalık, Assos belki? 'Yok, siz gidin' dedi annem. Hem çocukları oyalayacak bir tatil olsun, hem ailem olsun hem de anneannemi de yanımıza alalım diye aklıma deniz kıyısında ev tutmak geldi. Belki de böyle yaparsak son kez dolu dolu, gece - gündüz vakit geçirecekti bizim çocuklarla ve bizimle. Anneme haber saldım. Bu arada anneannem daha iyi hissedip kendini evine gitmişti kalmaya.

Annem Ören'de ev buldu. Biz de Türkiye tatilimizi planladık. Önce eşimin ailesini görmeye Bodrum'a gidecektik. Sonra da ben benimkiler ile 16 gün geçirecektim doyasıya. Ev de tuttuk, yatak da ayarladık, anneannem de gelecekti.

Bodrum'da olacağım tarihlerde annemin doğum günü idi. Aklımdan, hep beraber olunca bir hafta gecikmeli kutlarız doğum gününü diye planladım. O sırada aklıma, anneanneme hiç doğum günü yapmadığımız geldi... Ya da ben hatırlamıyordum. Doğum tarihini bile bilmiyordum! (Sonradan öğrendim 19 Nisan 1935 yazılı nüfusunda; ana adı Havva)

Anneannem 4-5 yaşındayken, babası ile Burhaniye'ye gelmiş. Adı, Zübeyir babasının. Annesi yok. Babası mühendis sanıyoruz. Kış gelince anneannemi, orada tanıyıp yakınlaştığı bir aileye bırakıp yol ya da tren yolu inşaatı için araziye çıkmış. Kış diye anneannemi yanında götürmediğini düşünüyoruz. Sonra zatürreden ölmüş babası da. Anneannem, çok çocuklu bir ailenin evinde kalıyormuş bu sırada. Babasının ölüm haberi gelince, varlıklı ve yaşlı bir aileye evlatlık verilmiş. Bu ailenin oğlu askerdeyken ölmüş. Kızları Hayriye de, evlenmiş; ama henüz çocuğu olmadan bulaşıcı bir hastalıktan ölmüş. Kısacası acılı bir ailenin, yaşları geçmiş insanların yanında kalmaya başlamış 5 yaşından sonra. İlkokula göndermişler; ama devam edememiş. Hayvanları varmış, zeytinlikleri, bahçeleri vs.

Anneannem büyüyor, 20 yaşlarında evlendiriyorlar; dedemle. Dedemi de iç güveysi alıyor bu aile varlıklı olduklarından. Evin babası ölüyor, annem doğuyor, adını büyük anne 'Hayriye' koyuyor. Hastalık yüzünden kaybettiği kızının adını veriyor ve anneme 9 yaşına, vefat edene dek o bakıyor. O yediriyor, o uyutuyor...

Evin sahipleri ölünce miras davaları açılıyor. Ne de olsa anneannem üvey çocuk. Mallar parçalanıyor vs. Anneanneme yaşadıkları evin yarısı düşüyor; diğer yarısını da diğer mallar ile takas edip alıyor. Orada yaşıyorlar annem, anneannem ve dedem. Biz de o evde büyüdük yazları. Bayram sabahları o evde uyandık kız kardeşim ile...

---

Anneanneme hiç doğum günü yapmadığımız gelince aklıma, içimden anneme pasta alırken ona da alalım. Aynı gün mum üfletelim diyorum. Kafamda planlar hazır. Kimseye de demiyorum. Sürpriz. Annem de evle ilgili planları yapıyor bir yandan. Ben Bodrum'dayım artık. Gün saydığım tatil geldi. Eğleniyorum. Hafta sonunu bekliyorum, arkadaşlarım da gelecek. Sonra annemlerle buluşacağım. Çocukları 6 aydır görmediler, ne kadar büyüdüklerine şaşıracaklar diye düşünüyorum.

Annemin doğum gününe 1 gün kala, sevgili kocamla baş başa kahvaltı ediyoruz. Çocuksuz, yıllardır ilk kez çocuklar yanımızda değil. Kahvaltıda gazete bile okuyoruz keyifle. Haberler keyifli olmasa da...

Mutluyuz. Yine de çocuklarımıza kavuşmak için can atıyoruz. Görünce sarılıyoruz falan. Oğlan bizi gördüğüne sevinmiyor bile arkadaşı ile denize gidecekmiş. Gidiyor. Kıza yemek yediriyorum. Telefonum çalıyor. Ben açana dek kapanıyor. Annemmiş. Birazdan elimi yıkayıp, ararım deyip yedirmeye devam ediyorum. Annem tekrar arıyor. 'Deniz, anneanneni kaybettik. Gelecek misin cenazeye?' diyor. 'Emin misin?' diyorum kadına o şapşallıkla. 'Nasıl?' diyorum... Olamaz... Henüz ölecek gibi gelmiyordu bana halbuki. Planlarımız vardı. Beraber gece-gündüz çoluk-çocuk vakit geçirecektik. Oldu mu şimdi? Doğum günü yapacaktık daha, belki ilk kez mum üfleyecekti. Ki bunu planladığımda aklımdan son kez olacağını da biliyordum sanki...

Dondum kaldım ve kızımı yedirmeye devam ettim. Tepkilerimden ne olduğunu sordu yanımdaki, 'Anneannemi kaybettik' dedim. Donuk, soğuk ve şaşkındım. Kızımı kucaklayıp yıkadım, yatırdım. İlk kez itiraz etmedi. Elimde telefon; kız kardeşimi, annemin yanındaki bir yakınımızı (Gül) arayıp bilgi aldım. Kızım uyuyunca nasıl giderim diye yol durumlarına baktım. Bodrum'dan Burhaniye'ye. Eşim geldi, ona söyledim ve o an ağladım. Sonra toparlanıp Ankara aktarmalı uçak biletimi aldım. Çocukları bırakıp, tek başıma anneme destek olmaya 'çöpsüz üzüm' olarak gittim.

---

Annem o Salı sabahı anneannemi aramış telefonla. Uzun uzun çalmış. Açmayınca meraklanmış, hemen hazırlanıp evine gitmiş. Anahtarıyla açmış kapıyı. Anneannem uyuyormuş. Dürte dürte, zorla uyandırmışlar onu annem ile o an yanında olan Gül. Annem, onun kahvaltı etmediğini öğrenince, dolaptan şehriye çorbası çıkarmış. Isıtmış, yedirmiş; ama anneannem hepsini kusmuş. Su istemiş. Su vermişler. Onu da çıkarmış. Annem, 'Seni iyi görmedim anne, bize gidelim' demiş. 'Hep itiraz ederdi, başka yöne çevirirdi kafasını' diyor annem. Bu kez itiraz etmemiş. Annem de çorbanın şehriyelerinden koymuş biraz yesin diye. Tepsiyi kucağına bırakmış. Anneannemin eşyalarını hazırlamaya girişmiş. Bahçedeki çiçekleri sulamış, köpeğe yemek vermiş. Tekrar odaya girmiş henüz 10 dakika geçmeden.

Anneannem yana doğru eğilmiş, kucağındaki tepsi kaymış. Seslenmişler, duymamış. 'Uyuyordur teyze' demiş Gül. Sarsmış annem. Elleri buz gibiymiş; ama bacakları sıcakmış. Bağırmış, sarsmış ve tepki gelmeyince 'Anneanne ölmüş Gül' demiş. Sonrası feryat figan, doktor, ambulans, morg, cenaze, gelen-giden, dualar, ah-lar, vah-lar...

Masal olmuş anneannem de. Gerçeğini bilemeden öğrenemeden. 'Annesine kavuştu' diyordu hep gelenler. Onu düşündüm, annesi - babası, 9 aylıkken ölü doğum yaptığı oğlu. Analığı-babalığı belki kardeşleri ve tabii ki dedem! İnancım olmasa da buna inanmak istedim. Tüm kalbimle. Annesine kavuştu, kimdi annesi, neden onu bırakmıştı, hiç başka akrabası yok muydu da babası onu çalıştığı kasabaya getirmişti... Bilinmezlerle geldi ve gitti anneannem.

Halbuki ölümler sonbaharda olur denirdi. Yaz ortası ölünür mü anneanne? İlk kez bu kadar uzun görememiştim; çünkü Japonya'ya gitmiştik tatilde. 'Anneanne, geldim bak haftaya torunlarla oradayım beraber denize gireceğiz' diyememiştim henüz arayıp da. Pastasını alıp, mum üfletememiştim. Böyle oyun bozanlık olur mu anneanne?

Ben hala kabullenemedim...