<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438</id><updated>2012-01-22T22:20:54.495Z</updated><category term='Bebek'/><category term='İngilizce'/><category term='Küba Günlüklerim'/><category term='E-Politik'/><category term='Ordan Burdan'/><category term='Ingiltere Gunluklerim'/><category term='Alaz ile Geziler'/><category term='Bahçe&apos;den'/><category term='Gezi'/><title type='text'>Denizaşırı</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>50</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-6671251145877128096</id><published>2012-01-16T22:13:00.000Z</published><updated>2012-01-22T22:20:54.499Z</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Alaz ile Geziler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ordan Burdan'/><title type='text'>Alaz Gene Yollarda</title><content type='html'>Christmas, yılbaşı bahanesiyle Aralık'ta gene bir Türkiye'ye gidelim, aile ziyaretleri yapalım, Alaz'ı gösterelim, biz de dinlenelim dedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçak THY idi bu kez ve Alaz Eylül'e göre daha meraklı ve hareketli. Havaalanına yanlışlıkla bir saat erken gidip de uçağın bir saat rötar yaptığını öğrenince 'Eyvah!' dedik Alaz'ı düşünerek. Bu kez bebek arabasını yanımıza almamız isabet olmuştu. Güvenlik kontrollerinden geçerken kaldır kopar yapmak biraz zor oldu haliyle; ama gene de büyük kolaylık. Bebek arabasında Alaz bir süre uyudu, biz birşeyler yerken arabadan bizi izledi (henüz mama sandalyesine oturamadığından), arabanın alt bölmesinde duty free alışveriş torbaları ve ceketleri taşıdık uçağa dek. Artısı eksisinden fazlaydı :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk İstanbul'a vardık. Arkadaş, aile ziyaretleri ile ve de güneş yüzünü gösterdiğinde yakındaki Özgürlük Parkı, Bağdat Caddesi gezintileriyle geçti günler. Genelde gezmeden çok yeme ağırlıklıydı aile yanında olunca tatiller. İstanbul'dan yılbaşı için Burhaniye'ye gittik. Şansımıza Edremit Körfez Havaalanı açılmıştı da 8 saatlik otobüs/araba yolculuğunu çekmek zorunda kalmadık. Hoş onun da ayrı bir zevki var tabii Susurluk'ta yemek molası, arabalı feribot vs ama yaz aylarında elbette. Burhaniye'de de aile ve annemin arkadaş/komşu ziyaretleriyle pasta-börek yiyerek geçti günler. Adı üstünde tatil, ne kadar uzun olursa olsun çabucak geçer günler. Dönüşü İstanbul üzerinden yaptık. Benim Londra'ya Alaz'la yalnız dönmeme &amp;nbsp;gönlü elvermeyen babası, bizi almaya geldi İstanbul'a. Asıl neden Alaz'ı çok özlemiş olmasıydı tabii ki :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alaz dönüş yolculuğunda daha hareketliydi ki iyi ki gelmişmiş babası. Yerinde durmadı kısa uykuları haricinde. Yemeği bile sırayla yiyebildik kolları bacaklarıyla saldırdığından herşeye. Bir ara uçakta teyzeler kucaklayıp sevdiler de biz dinlendik :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her yolculuk sonunda Alaz bir iki gece huzursuzlanıyor, daha sık uyanıyor, yemek yemiyor, bazen birden ağlamaya başlıyordu korkarak ufacık şeylerden. Bizi bile bu yaşta yoran yolculuklar, kim bilir onu nasıl etkiliyor? Türkiye'deyken aynı odada uyumamız iyi oldu bu bakımdan. Evimize geldiğimizde hiçbir şeyi hatırlamıyor gibi bir hali vardı ne de olsa bir aydır uzaktaydık; ömrünün 1/6'sı kadar bir süre. Gene huzursuz birkaç gece ve sıkılarak huysuzlandığı (etrafta ilgi gösteren annanne, babanne, dedeler, amcalar, teyzeler, halalar, kuzenler olmayınca tabii) birkaç günden sonra alıştı. Ya ben; ben alışamadım yemek yapmaya, günde iki posta çamaşır yıkamaya, tüm gün yerinde durmayan Alaz'ı eğlendirmeye, bir de günde 3 kez katı mamayla beslemeye - yese neyse, tekrar İngilizce dinlemeye/konuşmaya, sofra kurup kaldırmaya, bulaşık makinesi yerleştirmeye. Alışamadım ne yalan söyleyeyim!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-6671251145877128096?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/6671251145877128096/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=6671251145877128096' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/6671251145877128096'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/6671251145877128096'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2012/01/alaz-gene-yollarda.html' title='Alaz Gene Yollarda'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-4637302890668343284</id><published>2011-12-27T20:07:00.000Z</published><updated>2012-01-22T21:40:54.653Z</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bebek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ordan Burdan'/><title type='text'>Bebeklerin Ek Gıdaya Geçişi</title><content type='html'>Alaz 5. ayına yaklaşınca (biliyorum zaman su gibi geçiyor hiç bir şey anlamadım desem yeri) ek gıdaya başlama, neler yiyebilir, nasıl yapılır-edilir, neler satın almalı, vs. diye araştırmalarıma başladım. Gariptir ki, ek gıdaya başlama zamanı ve kuralları(!) ülkeden ülkeye değiştiği gibi, aynı ülkede yıldan yıla bile değişiklik göstermekte. İngiltere'de önerilenler ile Türkiye'de duyduklarım arasında bir karşılaştırma yapayım dedim ben de.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;İngiltere'de baby rice (pirinç unu tarzı birşey) ve porridge (yulaf ezmesi) bebeğin içmekte olduğu süte karıştırılıp veriliyor. Besin değeri açısından bir değeri olmasa da bebeklerin mide ve bağırsaklarının sütten başka birşeye alışmasında faydalı. Bunları vermeyip doğrudan meyve ve/veya sebze püresiyle de başlanabiliyor ek gıdaya. Patates, bal kabağı, bezelye, havuç, şalgam haşlanarak, buharda veya fırında pişirilerek püre haline getiriliyor. İçerisine pişme suyu veya bebeğin içtiği süt katılarak uygun kıvam sağlanıyor. Bunlar İngiltere'de genelde çok miktarda hazırlanıp buz kalıplarında dondurularak başka zamanlarda kullanılmak üzere saklanıyor. Böyle yaptığımı annem ve kayınvalidem duyunca 'At kızım artanı, taze taze hergün yeni yap' dediler tabii ki! Bir de cam rende olayı var... İngiltere'de cam rendeyi duymadım, mutfak robotunda veya el mikserinde püre yapılması uygun görülüyor. Türkiye'de bir cam rende olayı almış başını gitmiş... Besin değeri açısından ne kadar fark ediyor bilmiyorum? Bana göre zaman kaybı.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Meyve püreleri olarak da; muz, elma, armut, avokado, mango, şeftali favoriler arasında. Bunlar da buharda pişirilerek veya doğrudan çatalla ezilerek hazırlanıyor. Muz Türkiye'de bir yaşına kadar verilmemesine rağmen İngiltere'de 4. ayda bebeğe verilebiliyor. Turunçgiller ise 7-8 aydan önce verilmemekte.&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Ek gıdaların günde tek çeşit olarak birkaç gün ardarda verilmesi önerilmekte. Nedeni ortaya çıkabilecek alerjilerin engellenmesi. Bir de yeni denenen besinlerin sabah/öğle vakitlerinde verilmesi öneriliyor. Bebekler bir reaksiyon gösterirlerse gün içinde anlaşılsın diye. Öte yandan ilk 2 hafta günde tek öğün, ardından birkaç hafta günde 2 öğün ve sonrasında 3 öğüne çıkarılması uygun görülüyor. Üç öğüne geçildiğinde artık bebek 7. ayında olduğundan artık hemen hemen herşeyi yumurta, et, tavuk, balık vs yemeye başlayabiliyor. Fakat inek sütü, bal ve fıstık ürünleri 1 yaşına dek yasak listesinde. İnek sütü yasak olmasına rağmen, ürünleri önerilmekte tabii pastörize olduğu sürece; peynir, yoğurt serbest yani. Kabızlığı önlemek için yemekle birlikte su veya süt de verilmeli. Suyu biberonda değil de yaşına uygun bir sulukta vermek en iyisi içmeyi öğrenmesi açısından.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Ben de bunları okuyup bir de gidip &lt;a href="http://www.annabelkarmel.com/" target="_blank"&gt;Annabel Karmel&lt;/a&gt; kitabı, silikon sığ kaşıklar, &lt;a href="http://www.tommeetippee.co.uk/product/tip_it_up_cup_6m__/" target="_blank"&gt;Tommie Tippee suluk&lt;/a&gt; aldım bebişime. Hemen hemen yukarda saydıklarımı verdim; kimini sevdi kimine yüzünü buruşturup yemedi. Henüz 6. ayı doldurmadığından üç öğüne geçmedik ve sadece meyve/sebze püreleriyle devam ediyoruz şimdilik. Epey bir işmiş ama bu ek gıda olayı. Çıkar memeyi besle bebeyi yakında tarih olacak malesef!&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;* Bu arada Alaz dönmeyi becerip yüzükoyun yattığı için yazıma ara veriyor ve kontrole gidiyorum...&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-4637302890668343284?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/4637302890668343284/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=4637302890668343284' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/4637302890668343284'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/4637302890668343284'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2011/12/bebeklerin-ek-gdaya-gecisi.html' title='Bebeklerin Ek Gıdaya Geçişi'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-7645628887819906084</id><published>2011-10-29T17:53:00.000+01:00</published><updated>2012-01-22T21:37:32.052Z</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ingiltere Gunluklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Alaz ile Geziler'/><title type='text'>Alaz Southbank'ı geziyor</title><content type='html'>Güzel mi güzel bir Londra sonbaharında Baran'ın ısrarıyla - ben geceleri Alaz nöbetinde olduğumdan haftasonları Alaz'ı babasına teslim edip dinleneyim diyorum genelde; ama öyle olmuyor hiç - giyinip kuşanıp atladık trene London Bridge'e gitmek üzere. İstasyona vardığımızda bizim ufaklık uyumuştu bile. Trenin açılıp kapanan kapıları,telefonlar, anonslar, insan sesleri gibi gürültüler Alaz'ı yerinden sıçratıyordu sürekli. Yine de gözleri kapalıydı genelde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;London Bridge'te eskiden olduğu gibi Thames Nehri'nin kenarına ulaştığımız Oliver Twist yoluna gittik. Derken aklımıza geldi bebek arabasını nasıl indirecektik merdivenlerden? Diğer güzergahları düşündük hepsi merdivenliydi, olmayan biri için de çok dolanmamız gerekecekti. Şaşırdık nasıl böyle olur koskoca Londra'da diye. (Sonradan öğrendik ki varmış bir başka alternatif yol tekerlekli sandalye ve bebek arabası için)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nehre ulaşır ulaşmaz karnımızın zil çaldığını farkettik; Alaz da uyanmıştı o ara. Güzel bir uzakdoğu yemeği yedik Alaz tavandaki ışıklara bağırırken. Ardından amacımız olan yürüyüşe başladık. Korsan gemisini,&amp;nbsp;Shakespeare Tiyatrosu'nu, Tate Modern'i gösterdik Alaz'a. Şöyle bir bakıp göz ucuyla kafasını çeviriyordu yavrum.&amp;nbsp;Baran'a göre bu Alaz için değil benim için bir gezi olmuştu. Çocuklar gibi şendim Blackfriars ve Millenium Bridge arkasından Saint Paul Kilisesi'ni gördüğümde! Ee hergün&amp;nbsp;işe gittiğim, öğle tatilinde gezdiğim, hatta Alaz karnımdayken onunla konuşa konuşa yürüdüğüm yerlerdi. Haziran başı işten ayrıldığımdan beri gelememiştim hiç şehrin merkezine.&amp;nbsp;Oxo Tower önündeki iskeleye çıkıp Thames'e baktık uzun uzun; kahverengiydi gene! &lt;a href="http://gezgin.ozgul.net/2007/07/bodrum-mula.html" target="_blank"&gt;Bodrum'un&lt;/a&gt; denizinden sonra pek içaçıcı gelmemişti bize.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-sueTnogw2es/TxyBAr91OaI/AAAAAAAAGOM/Pvfu_DHGZZo/s1600/IMG_1640.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://3.bp.blogspot.com/-sueTnogw2es/TxyBAr91OaI/AAAAAAAAGOM/Pvfu_DHGZZo/s320/IMG_1640.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Hava çok güzeldi, yerler sarı tonlarındaki sonbahar yapraklarıyla doluydu. Gökyüzünde bulutlar fotoğraf çek dedirtiyordu. Alaz etrafta gürültü oldu mu uyanıyor, bakınıyor, sonra tekrar kısıyordu gözlerini. National Theatre'da mola verelim diyorduk emzirme ve alt değiştirme için; ama oraya vardığımızda Alaz derin bir uykudaydı. Kıyamadık uyandırmaya, devam ettik. Royal Festival Hall'de yazları Pimms, kışları bira/kahve içer konser ya da gösteri izlerdik eskiden. Bu kez es geçtik, malum! London Eye altındaki Jubilee Gardens yerle bir olmuştu şimdilik. Yeni düzenlemenin projesini bizim şirket yapıyordu: 2012 Londra Olimpiyatları'nda önemli bir nokta olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alaz uyanmış, hatta saatlerdir bebek arabasında olduğundan sıkılmıştı da. Bir yerde mola mı versek, eve mi dönsek derken kendimizi Hungerford Bridge üzerinde bulduk. Bir tarafta meclis binası ve &lt;a href="http://gezgin.ozgul.net/2006/10/big-ben-londra.html" target="_blank"&gt;Big Ben&lt;/a&gt;, diğer tarafta London Eye. Alaz'ı slingime (kanguru gibi) takıp nehrin üzerinden geçen botlara, Waterloo Bridge'den geçen araba ve kırmızı otobüslere, üzerimizde dolanan martılara, arkamızdan geçerek istasyona giren trenlere baktık uzun uzun. Çok hoşuna gitmiş, heyecanlı heyecanlı bacaklarını kollarını oynatır olmuştu çığlıklar eşliğinde. Alaz'ın bu neşesini bozmayıp akşam uykusunu kaçırmayalım diye eve dönmeye karar verdik. Charing Cross'tan trene bindik; kucağıma gelir gelmez emmek istedi; 3 saattir yememişti. Emmekle tren penceresinden dışarı bakmak arasında bocaladı, bakınmak daha cazip geldi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-LSMD6mOvoFQ/TxyBWDKdZjI/AAAAAAAAGOU/FHKbwEyLvq8/s1600/IMG_1643.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://2.bp.blogspot.com/-LSMD6mOvoFQ/TxyBWDKdZjI/AAAAAAAAGOU/FHKbwEyLvq8/s320/IMG_1643.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;* Alaz o gece ilk kez 5 saat deliksiz uyudu. Hergün Southbank'a mı götürsem acaba?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-7645628887819906084?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/7645628887819906084/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=7645628887819906084' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/7645628887819906084'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/7645628887819906084'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2011/10/alaz-southbank-geziyor.html' title='Alaz Southbank&apos;ı geziyor'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-sueTnogw2es/TxyBAr91OaI/AAAAAAAAGOM/Pvfu_DHGZZo/s72-c/IMG_1640.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total><georss:featurename>Southbank House, Black Prince Rd, London Borough of Lambeth, Londra SE1, İngiltere</georss:featurename><georss:point>51.492259 -0.120292</georss:point><georss:box>51.487316 -0.1301625 51.497201999999994 -0.11042149999999999</georss:box></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-8237962316968400320</id><published>2011-10-09T18:32:00.000+01:00</published><updated>2011-12-13T22:01:25.130Z</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Alaz ile Geziler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ordan Burdan'/><title type='text'>Alaz Bodrum'da...</title><content type='html'>Bodrum Havalimanı'na inerken hepimizde bir heyecan vardı. Bizi karşılamaya gelen dedesi Alaz ile ilk kez tanışacaktı. Kapıda bizi bekliyordu; önce nezaketen bizi selamladıktan sonra en küçük torununu kucakladı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akraba ziyaretleri arasında tatilin tadını çıkarmaya çalışıyorduk yapabildiğimiz kadar. Denizi ilk görüşümüzde -hamilelik bahara, doğum yaza kalınca- koşarak kendimizi özlediğimiz mavi sulara atmakla, Alaz'ı başıboş köpeklerin gezdiği plajda babannesiyle bırakmamak arasında bocaladık. Ertesi gün Alaz'ı Ortakent'in sahilinde ilk kez denize soktuk. Önce mızırdandı, tabii ki deniz suyu ılık olsa da banyo suyu gibi 37 derece değildi. Birkaç gün içinde daha çok alışsa da tedirginliği geçmedi. Plajdakiler bir haftanın sonunda Alaz'ı iyice tanımışlardı... Gelip seviyorlar, gölgedeysek 'Aaa burası serin üşümesin bebek', güneşteysek 'Çok sıcak olmasın, güneşte tutmayın', keyfi yerindeyse Alaz'ın 'Maşallah hiç sesi çıkmıyor', ağlıyorsa 'Annesi konuşacaksın bununla laf ister bu laf' ya da 'Nazarımız değdi, dur ben bir dua okuyayım' diyorlardı bizim ağzımızı açmamıza fırsat kalmadan. Yurtdışında sadece uzaktan gülümsemekle yetinen yabancılar, yurtiçinde dede-nine kadar söz sahibi görebiliyorlardı kendilerini.&amp;nbsp;Sahile üçümüz gitmişsek Baran'la dönüşümlü olarak denize giriyorduk. Bazen yanımızda büyük babanne veya babanne ve dede oluyordu. O zaman da karı koca başbaşa deniz sefası yapalım desek de gözümüz Alaz'daydı hep.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-OOaba_y4bSQ/Tr6tAUB7KUI/AAAAAAAAGMo/pUwo3Qiff4k/s1600/IMG_3499.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://2.bp.blogspot.com/-OOaba_y4bSQ/Tr6tAUB7KUI/AAAAAAAAGMo/pUwo3Qiff4k/s320/IMG_3499.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Evdeysek uykuları arasında dedesi Alaz'ı bahçeye, ağaçların arasında gezintiye çıkarıyordu kucağında. Alaz'ın çok hoşuna gidiyordu muhabbetleri. Eve girip kucağıma verilince hemen emzik isteyip kapatıyordu gözlerini. Anlaşılan iyice yoruyordu temiz hava, bol güneş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşamüzerleri ya bebek arabasıyla ya kanguruyla Alaz'ı gün batımını izlemeye götürüyorduk Ortakent azmağın yakınlarına. Bazen de güneş batımında fotoğraf makinesiyle Alaz'ın yüzlerce resmini çekiyordu babası. Havalar Ekim başı olmasına rağmen gündüzleri sıcak, akşamları serindi. Bebekle tatil için idealdi kısaca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedesi Alaz'a kara höbür adını vermişti henüz doğmadan. Önceki sene dikilen kara dut ağacının ilk meyvesini ona saklamıştı; ama Alaz henüz katı mamaya başlamadığından buzlukta birkaç ay daha bekleyecekti. Akşamları ocak yanıyor, her gece ayrı bir kebap yapılıyordu. Kahvaltı sonrası asma ağacının salkım üzümleri toplanıp temizlenip taze üzüm suyu hazırlanıyordu. Süt yapar diye ben ve tatildeyim ya diye Baran kilomuza kilo katıyorduk burda da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-tRuP8-op9ok/Tr6sxXKn-QI/AAAAAAAAGMg/GAK_u6xpKxY/s1600/IMG_3562.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://2.bp.blogspot.com/-tRuP8-op9ok/Tr6sxXKn-QI/AAAAAAAAGMg/GAK_u6xpKxY/s320/IMG_3562.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'da olduğu gibi Bodrum'da da yapamadığımız şeyler, gidemediğimiz yerler oldu Alaz sebebiyle. Yine de çok güzel geçti tatilimiz tüm Türkiye'de. Herkese çok teşekkürler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-8237962316968400320?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/8237962316968400320/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=8237962316968400320' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/8237962316968400320'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/8237962316968400320'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2011/10/alaz-bodrumda.html' title='Alaz Bodrum&apos;da...'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-OOaba_y4bSQ/Tr6tAUB7KUI/AAAAAAAAGMo/pUwo3Qiff4k/s72-c/IMG_3499.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total><georss:featurename>Bodrum/Muğla, Türkiye</georss:featurename><georss:point>37.035339 27.43029</georss:point><georss:box>37.0099885 27.390808 37.0606895 27.469772</georss:box></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-5119270194195249068</id><published>2011-09-27T18:17:00.000+01:00</published><updated>2011-11-12T17:35:15.534Z</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Alaz ile Geziler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ordan Burdan'/><title type='text'>Alaz İstanbul'da...</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;Alaz'ı, İstanbul'da, yaşadığımız, her gidişimizde görmeden-tatmadan edemediğimiz, zevkle gezdiğimiz yerlere götürmek istedik-isterdik...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yapamadık... gibi... Akraba, arkadaş ziyaretleriydi bu defa gezinin amacı. Alaz'ı ve bizi görmek isteyen, bizim de ziyaret etmek istediklerimiz çoktu. O nedenle ne İstinye-Bebek-Ortaköy sahilinde yürüyebildik, ne Beşiktaş'taki köfteci ve turşucuyu ziyaret edebildik, ne de Taksim-Beyoğlu'nda gezebildik... Kadıköy pazarına gitmeyi, vapurla karşıya geçmeyi, Tünel'de birşeyler içmeyi, Yeniköy'de kahvaltı etmeyi, İTÜ'yü ziyaret etmeyi, vs. Alaz'ın daha çok anlayabileceği bir sonraki yolculuğa bıraktık. Arabayla köprüden geçişimizi heyecanlı heyecanlı ona anlatsam da, bulunduğu araba koltuğundan ancak gökyüzünün maviliğini görebiliyordu bebişim... Bir de dönerken köprünün pavyon misali yanan ışıklarını! Kim akıl ettiyse, olmamış!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bodrum uçağımızın olduğu günün sabahı Caddebostan sahiline gittik. Deniz kokusu ve Adalar ile yetindik bu defa. Bir de dünyanın en büyük ve en pahalı Cafe Nero'sunda fahiş fiyata bir öğle yemeği yedik! İşin güzeli Alaz ilk kez bebek arabası dururken uyudu. Yaşasın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-ljdNPaaKKkA/Tr6uMWFQ6DI/AAAAAAAAGMw/0D1FR9x56yo/s1600/IMG_3348.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-ljdNPaaKKkA/Tr6uMWFQ6DI/AAAAAAAAGMw/0D1FR9x56yo/s320/IMG_3348.JPG" width="213" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Bu arada Caddebostan'a gideceğiz diye, valizi toplamaya zaman kalmamıştı nerdeyse. Baran ve ben aceleyle eşyaları toparlarken Alaz'ı yatağın üzerine bırakmıştık. Birden kahkaya benzer çığlıklar gelmeye başladı içerden. İşi gücü bırakıp koştuk; Alaz avizeyle muhabbetteydi. İlk kez o gün duyduk çığlıklarını ve o gün bu gündür çığlık çığlığa :)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-5119270194195249068?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/5119270194195249068/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=5119270194195249068' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5119270194195249068'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5119270194195249068'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2011/10/alaz.html' title='Alaz İstanbul&apos;da...'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-ljdNPaaKKkA/Tr6uMWFQ6DI/AAAAAAAAGMw/0D1FR9x56yo/s72-c/IMG_3348.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total><georss:featurename>Istanbul, Türkiye</georss:featurename><georss:point>41.00527 28.97696</georss:point><georss:box>40.621829500000004 28.345246 41.3887105 29.608673999999997</georss:box></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-7971776015163632045</id><published>2011-09-24T18:15:00.000+01:00</published><updated>2011-11-12T17:48:29.130Z</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Alaz ile Geziler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ordan Burdan'/><title type='text'>Alaz Burhaniye'de...</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;Havaalanından hızlıca çıkıp anneannenin evine doğru yola koyulduk. Aliağa civarına geldiğimizde daha gidecek çok yolumuz olduğunu farkedip hepimize bir yemek molası verelim dedik. Yol kenarındaki çöp-şişçilerden birinin bahçesindeki kuytu yere oturduk. Siparişlerimizi verirken Alaz uyanmış bakınıyordu. Önce biz yedik o özlediğimiz lezzetli mini mini etleri, sonra da Alaz emdi ben herkese arkamı dönmüş bir şekilde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geceyarısını geçmişti eve vardığımızda. Alaz derin uykudaydı. Baran ve ben Alaz'ı dedesine verip eve önden girdik; evin kızı Çakıl'la kucaklaşmak ve koklaşmak için. Çakıl bizim 12 yıllık Terrier cinsi köpeğimiz; ama artık köpek olarak değil de evin kızı olarak tanınıyor :) Biz Çakıl'ı selamlarken Alaz bu sırada asansör sesinden irkilip - ki ilk defa asansöre binmişti- uyanıp ağlayarak bizim kalacağımız odaya yerleştirildi. Ben Alaz'ı sakinleştirip uyutmaya koşmuştum, eşim de Çakıl'la oynamaya devam etmişti. Köpekler bebekleri oyuncak olarak görebilirlermiş. Hatta kıskanabilirler ve farkında olmadan zarar da verebilirlermiş. Çakıla güvenimiz tamdı; ama ne de olsa bir hayvandı tıpkı bizler gibi - dedem başka bebeği kucağına aldı diye bebeğin aklını yerinden almıştım pataklayarak bir zamanlar! O yüzden Alaz ve Çakıl'ı ikisinin de sakin olduğu ertesi sabah tanıştırıp koklaştırdık. İkisi de birkaç saniye birbirlerine bakıp kafalarını çevirdiler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-9TPyl--Ulw4/Tr6vsSnrnMI/AAAAAAAAGM4/twwByQ6stdc/s1600/DSC_0375.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="212" src="http://1.bp.blogspot.com/-9TPyl--Ulw4/Tr6vsSnrnMI/AAAAAAAAGM4/twwByQ6stdc/s320/DSC_0375.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Anneanne Alaz'a hoşgeldin partisi yaptı. Tabii gelenler Alaz'ın değil, benim bile değil, annemin yaşıtları ve arkadaşlarıydı :) Alaz eve misafir gelince uyuyan bebeklerden olduğundan mışıl mışıl uyudu 20 kadın sesi eşliğinde. Bir diğer gün Alaz'ı İskele'ye çay bahçesine götürdük denizi izlesin diye. Denizin farkında bile değildi kuzum. Bir gün de Ören'e denize ve gezinmeye gittik. Tabii hep akşamüzerlerini seçtik dışarı çıkmak için. Eylül sonu olmasına rağmen hava çok sıcaktı. &amp;nbsp;Alaz kendisine hediye edilen cici bici kıyafetleri değil askılı body giyiyordu genelde. Boşuna taşımıştım onca eşyayı! Zaten annem yatağından örtüsüne, havlusundan oyuncağına herbirşeyini almıştı biricik torununa. Şimdilik bir numara!&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-4uw1eSCuyHY/Tr6wGeTkKLI/AAAAAAAAGNA/TYbTH1hn4xg/s1600/DSC_0487.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="212" src="http://4.bp.blogspot.com/-4uw1eSCuyHY/Tr6wGeTkKLI/AAAAAAAAGNA/TYbTH1hn4xg/s320/DSC_0487.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Dedesi balıklar tutup getirdi Alaz'a göstermeye. Annesi yesin süt olsun dediler herbir şeyi ağzıma tıkarlarken. Hoş, bu durumdan ben de şikayetçi değildim :) Teyzesi kucağından düşürmedi Alaz'ı. Akşamları salonda otururken saat başı gidip kontrol etti uyuyor mu diye benim yerime. Alaz da ona gülücükler saçtı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son akşamımızda İskele'deki balıkçılardan birine gittik yemek saatini akşamüzerine kaydırıp. Alaz uslu uslu araba koltuğunda oturdu biz yemeğimizi yerken. Tabii bende alışkanlık olmuş hapur hupur hızlıca yedim gene! Birkaç kilo daha katıp doğum kilolarımıza uçağa bindik Edremit Havaalanı'ndan İstanbul'a doğru. Yeni bir uçak macerasında Alaz ile başbaşaydım bu defa! Yanımıza kimse oturmadığından rahatça yerleştik. Kalkarken önceden sağdığım sütten verdim biraz. Tüm yol -45 dakika- boyunca ağlamasa da mızırdadı o sütün devamını almak için. İnmeye yakın dayadım ağzına biberonu. Su gibi içti çabucak; daha da istedi. Mecbur çıkardım göğüsleri ortaya gene! Tüm uçak boşaldı bizimki hala emiyordu. Binerken ve inerken çok yardımcı oldu etrafımızdakiler. Valizleri alıp babamıza doğru yol aldık Alaz kangurudan bakınırken...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-7971776015163632045?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/7971776015163632045/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=7971776015163632045' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/7971776015163632045'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/7971776015163632045'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2011/10/alaz-burhaniyede.html' title='Alaz Burhaniye&apos;de...'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-9TPyl--Ulw4/Tr6vsSnrnMI/AAAAAAAAGM4/twwByQ6stdc/s72-c/DSC_0375.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total><georss:featurename>Burhaniye/Balıkesir, Türkiye</georss:featurename><georss:point>39.506931 26.977819</georss:point><georss:box>39.49468 26.958078 39.519182 26.99756</georss:box></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-8318835221134733626</id><published>2011-09-17T21:14:00.000+01:00</published><updated>2011-10-03T19:46:22.597+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Alaz ile Geziler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>10 Haftalık Bebekle Uçak Yolculuğu</title><content type='html'>&amp;nbsp;Alaz'ı&amp;nbsp;ailelerimizle tanıştırmak için tüm aileyi İngiltere'ye getirmek yerine onu Türkiye'ye götürmemiz gerekti. Ufacık bebeğe pasaport-nüfus cüzdanı çıkaralım, vesikalık fotoğrafını arka fonu beyaz olacak, kafasını dik tutacak bu sırada elimiz görünmeyecek şekilde çektirelim derken sıra geldi uçağa binmeye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 yaşından küçükler infant olarak geçiyor ve çok az miktarda para ödeyip kucağımızda oturacak şekilde uçağa alabiliyoruz. Bagaj hakları yok; ama bebek arabası, oto koltuğu vs gibi gereksinimlerini ücretsiz olarak taşıyor havayolları. Türkiye'de oradan oraya gezeceğimiz, ailelerin arabalarını kullanacağımız için oto koltuk ve kanguru da denilen baby bjorn sling A. için olmazsa olmazlardı. Gerçi birçok kişi Türkiye'de oto koltuğu var mı yok mu kontrol edilmiyor ne gerek vardı getirmenize dese de, biz güvenlik açısından onsuz yolculuk edemezdik. Nasıl İngiltere'de kurallara uyuyorsak Türkiye'de de uymalıydık...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-NlYF5AuT27M/TooAvjzuKAI/AAAAAAAAGMI/WBqOsMh0urc/s1600/IMG_20110917_112414.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-NlYF5AuT27M/TooAvjzuKAI/AAAAAAAAGMI/WBqOsMh0urc/s320/IMG_20110917_112414.jpg" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Havaalanına trene binerek gitmek arabayla gitmekten kolay eşyamız bol olsa bile! O gün A. 10 haftalıktı ve&amp;nbsp;ilk kez trene bindi sling ile Gatwick'e giderken. Bir güzel uyudu biz check-in işlemini tamamlayana dek. Güvenlik kapısına geldiğimizde çocuklu aileler için olan ayrı bir kapıya yöneldik. Elbette herkeste bebek arabası ve çok eşya olduğundan kuyruk yavaş yavaş ilerliyordu. Oğlumla beraber metal dedektörü öttürmeden geçtik; ama sıra 100ml'den fazla biberonda önceden sıkılmış anne sütünü açıklamaktaydı. Neyse ki görevliler için bilindik bir konuydu ki bir yudum tatmamı isteyip sorunsuzca geçirdiler. O sıralarda A.'nın acıkmış olması gerekiyordu. Olabildiğince kuytu bir köşe bulup emzirmeye giriştim; ama A. için o kadar gürültülü, ışıl ışıl bir yerdi ki 3 saattir yemediği halde bakınmak daha cazip geldi. Yiyecek birşeyler ve her ihtimale karşı bebeğe süt alıp açıklanmış olan uçak kapısına doğru koşturduk. İçeriye alınma işlemi başladığından A.'nın altını değiştirmeye vaktimiz olmamıştı. Bebekli ailelere öncelik veriliyordu ve biz bindikten sonra A.'nın meraklı bakınmaları eşliğinde arka sıralarda tuvalete yakın bir yer bulduk. Uçak kalkmadan ve kimse kullanmadan altını değiştirmek için tuvalete gittim. Öyle şaşkınca bakınıyordu ki aklı yerinden çıktı çıkacak gibiydi. Yerimize dönüp de sıra kemerleri bağlamaya gelince yaygarayı bastı bebiş. Hem saatlerdir yolda, hem yorgun, hem aç hem de ilk kez değişik bir ortamdaydı. Elbette verdiğim memeyi istemedi, ağladı. Biz de babasıyla "Eyvah, herkes bize bakıyor, etraftakileri rahatsız ediyoruz" diyerek sıkılıyorduk. Öyle ya bebekli/çocuklu var diye az homurdanmazdık! Biz sıkıldıkça A. tedirginliğimizi anlıyor daha çok huysuzlanıyordu. Sonunda uçak kalkarken biberonu ağzına dayadım kulakları acımasın diye. Açlıktan aldı biraz, ardından kapadı gözlerini kucağımda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/--NKfNQTmiNM/TooAzkIMUVI/AAAAAAAAGMM/xpILsfI5p6s/s1600/IMG_20110917_155148.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/--NKfNQTmiNM/TooAzkIMUVI/AAAAAAAAGMM/xpILsfI5p6s/s320/IMG_20110917_155148.jpg" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Uyandıktan sonra biraz oynadık, biraz muhabbet ettik. Neşeli böceğimiz geri gelmişti. Emzirdim ve tabii o sırada her zamanki gibi kakasını yaptı. Bu defa temizlik sırası babasındaydı. Çantayı alıp gitti. Geri döndüğünde A.'nın kafasındaki kızarıklığı gösterip kafasını tuvalet kapısına çarptığını; ama ağlamadığını söyledi. Bir süre sonra A.'nın gene uykusu geldi ve huzursuzlanmaya başladı. O sıralarda Balkanlar üzerinden İzmir'e doğru hızla ilerliyordu uçak. Aşağıda Tuna Nehri deltası görünürken ben de A.'ya "Tuna Nehri akmam diyor etrafımı yıkmam diyooor..." adlı marşı söylüyordum. O marş bittiğinde de "İzmir'in dağlarında çiçekler açar, altın güneş orda sırmalar saçar..." adlı marşa geçmiştim. İnişte uyukladığından biberonu geri çevirdi, emzik vererek emmesini sağlamaya çalıştım ve kulaklarının acımaması için işe yaramasını umdum. Uçak indikten sonra etraftakiler A.'ya aferimler yağdırıyordu uçuş boyunca uslu durduğundan. Havaalanından sonra 3 saatlik bir araba yolculuğu bizi bekliyordu. Çıkmadan gene altını değiştirip, pasaport kontrole ilerledik. Uzun bir sıradan sonra - ki Türkiye'de nedense Türk vatandaşları da yabancılarla aynı sırayı paylaşıyor - sınırdan geçip araç kiralamaya yol aldık. O sırada A. kollarımda uykuya dalışa geçmişti tekrar. Umduğumuzdan rahat geçmişti yolculuk. Bakalım dönüş nasıl olacak? :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-8318835221134733626?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/8318835221134733626/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=8318835221134733626' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/8318835221134733626'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/8318835221134733626'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2011/10/ucakla-yolculuk.html' title='10 Haftalık Bebekle Uçak Yolculuğu'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-NlYF5AuT27M/TooAvjzuKAI/AAAAAAAAGMI/WBqOsMh0urc/s72-c/IMG_20110917_112414.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total><georss:featurename>Izmir, Türkiye</georss:featurename><georss:point>38.41885 27.12872</georss:point><georss:box>38.319325 26.9707915 38.518375 27.286648500000002</georss:box></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-2211778719397218891</id><published>2011-07-30T10:15:00.000+01:00</published><updated>2011-09-10T10:25:46.121+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Alaz ile Geziler'/><title type='text'>Bebekle Pub'a Gitmece</title><content type='html'>Havaların güzel gittiği Londra şehrinde doğumdan, hastanelerden, bebekle eve kapalı kalmaktan, uykusuzluktan vs vs bunalmış olduğumuz bir vakit haydi bu öğlen yemeğini pubda yiyelim dedik Alaz bebek 3 haftalıkken. Cahil cesareti işte :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pub'ın açıkhava kısmında herkeslerden uzak bir masaya oturduk. Bebişimiz o sıra araba koltuğunda uyumaktaydı. Eşim içecek ve yiyecek siparişi vermeye gitti. O sırada oturduğumuz yerin çok güneş olduğu ve bebeğin sıcaklayacağını düşünerek eşim yanımıza gelir gelmez başka bir masaya geçelim dedik. Alaz bebek başladı mı o sıra ağlamaya. Karnı tok, emziği atıyor, ağlıyor... Rezil olacağız derken kucağıma alayım belki susar dedim. Yavrumun tüm sırt kısmı ıslak mı ıslak. Anlaşılan biz yeni ana-baba bezi düzgün bağlayamadık gene. Eşim koşup bebek altı değiştirme yeri olup olmadığını sorarken ben değiştirme çantası nerde, nasıl yapacağız diye panikle bakınıyordum. İlk kez ev dışında alt değiştirme olayına girişecektik. Malesef ki pub bebek dostu bir yer olmadığından kullanabileceğimiz bir alan yoktu. Masanın üzeri bir an için aklımdan geçse de, hafif rüzgar, güneş ve etraftamızda yemek yiyenler 'Yok ya, arabada değiştirelim' dedirtti. Araba ön yolcu koltuğuna yatırdım Alaz'ı; ama koltuk eğimli olduğundan çocuk durmuyor koyduğun yerde. Bir de güneşte kalan arabanın içi sıcak mı sıcak! O ağlamaya başlayınca - ki bilirsiniz yeni bebekler giydirilmeyi falan sevmez - babası ve ben daha çok panik olduk. Bitmek bilmez çıtçıtların bir kısmını ben Alaz'ı kucağımda avuturken eşim bağlamaya çalışıyordu sonunda. Neyse altı temizlenen Alaz masaya gidene dek kollarımda uykuya daldı. Kendisini araba koltuğuna yatırıp biz de yemeğimizi yedik. 1-2 saat rahat bıraktı anlayışlı bebişimiz bizi tıpkı eski günlerimizdeki gibiydik :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Bu arada Alaz 4 haftalıkken dışardayız gene. Altını değiştirelim umumi tuvalette dedik, arabada bu işin yapılamayacağını biliyoruz ya artık. Tuvalet önüne geldiğimizde ben eşime 'Al sen git değiştir' diyordum, eşim de bana 'Sen annesisin, dışarda değiştirmeye alışman gerek' diyordu.&amp;nbsp;Ağladı mı ağlayacak mı nasıl sustururum derken başardım Alaz yaygarayı koparmadan. Sırada umumi yerlerde emzirme!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-2211778719397218891?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/2211778719397218891/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=2211778719397218891' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/2211778719397218891'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/2211778719397218891'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2011/07/bebekle-puba-gitmece.html' title='Bebekle Pub&apos;a Gitmece'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total><georss:featurename>Beckenham, Greater London, İngiltere</georss:featurename><georss:point>51.4009769 -0.0287662</georss:point><georss:box>51.3910709 -0.0485072 51.410882900000004 -0.009025199999999997</georss:box></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-1079633413875088542</id><published>2011-07-23T16:12:00.006+01:00</published><updated>2011-09-10T10:26:44.220+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ingiltere Gunluklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Alaz ile Geziler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Bebekle İlk Park Gezisi</title><content type='html'>Alaz'ım iki haftalıkken, evin yakınlarında çok sevdiğimiz Kelsey parka götürelim bebişimizi dedik eşimle. Annem hemen atladı lafa, o aralar burada bize yardımcı oluyordu, 40'ınız çıkmadı daha en azından yarı 40'ı bekleseydiniz, bebek çok küçük henüz kuşun kanadından nem kapar, sen lohusasın kendini koruman lazım, vs. vs...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava çok güzeldi Londra şartlarına göre harika bir yaz ve Temmuz ayı geçiriyorduk. Annemi ikna ettik biraz hava alalım değişiklik olsun hepimize diyerek. Üstelik evlilik yıldönümümüzdü! Hem gündüzleri açık havaya çıkarılan bebekler akşamları daha güzel uyur diye bir laf vardı buralarda. O nedenle bebeğini kanguruya, pusete atan soluğu sokaklarda alır burada, hele de hava güneşliyse azıcık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-oaMotaZLVlY/Tk0wxQQKzCI/AAAAAAAAGJo/aAmINtnEFLA/s1600/IMG_2632.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://3.bp.blogspot.com/-oaMotaZLVlY/Tk0wxQQKzCI/AAAAAAAAGJo/aAmINtnEFLA/s320/IMG_2632.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Alaz'ımız bebek arabasına binip de parkta iki tur atmamıza rağmen uyanmadı; sonunda doğru yeri bulmuştuk uyuması için! Birkaç saattir yemediğinden emzirmek için sakin bir yer bulup bebek arabasını durdurup uyanmasını bekledik. Uyanmam diye inat edince dışardan az biraz müdahele ettik. Karnı doyunca gene mışıl mışıl uyudu. Halbuki babası kuşlara baksın, ördeklere yem atsın, etrafa bakınsın istiyordu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Zx5HOUAIanc/Tk0weuDwPXI/AAAAAAAAGJg/Ic2xRWVVaqY/s1600/IMG_2602.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://3.bp.blogspot.com/-Zx5HOUAIanc/Tk0weuDwPXI/AAAAAAAAGJg/Ic2xRWVVaqY/s320/IMG_2602.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Sorunsuz ve güzel bir gezi oldu. Darısı daha uzak mesafelere... annem dönünce :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-R7-WXtC8l0I/Tk0wkbJZCPI/AAAAAAAAGJk/5US2RSPI8-I/s1600/IMG_2613.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-R7-WXtC8l0I/Tk0wkbJZCPI/AAAAAAAAGJk/5US2RSPI8-I/s320/IMG_2613.JPG" width="212" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;* Gece sabaha dek mışıl mışıl olmasa da güzel uyudu Alaz'cık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-1079633413875088542?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/1079633413875088542/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=1079633413875088542' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/1079633413875088542'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/1079633413875088542'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2011/07/bebekle-ilk-park-gezisi.html' title='Bebekle İlk Park Gezisi'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-oaMotaZLVlY/Tk0wxQQKzCI/AAAAAAAAGJo/aAmINtnEFLA/s72-c/IMG_2632.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-2805679442344460231</id><published>2011-03-17T13:57:00.004Z</published><updated>2011-08-18T16:11:53.652+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ordan Burdan'/><title type='text'>Hamilelikte Gezi</title><content type='html'>&lt;link href="file:///C:%5CDOCUME%7E1%5CDENIZ%7E1.SUT%5CLOCALS%7E1%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml" rel="File-List"&gt;&lt;/link&gt;&lt;style&gt; !-- /* Font Definitions */ @font-face	{font-family:Verdana;	panose-1:2 11 6 4 3 5 4 4 2 4;	mso-font-charset:0;	mso-generic-font-family:swiss;	mso-font-pitch:variable;	mso-font-signature:536871559 0 0 0 415 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal	{mso-style-parent:"";	margin:0cm;	margin-bottom:.0001pt;	mso-pagination:widow-orphan;	font-size:12.0pt;	font-family:"Times New Roman";	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";}@page Section1	{size:612.0pt 792.0pt;	margin:72.0pt 90.0pt 72.0pt 90.0pt;	mso-header-margin:36.0pt;	mso-footer-margin:36.0pt;	mso-paper-source:0;}div.Section1	{page:Section1;}--&gt; &lt;/style&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;link href="file:///C:%5CDOCUME%7E1%5CDENIZ%7E1.SUT%5CLOCALS%7E1%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml" rel="File-List"&gt;&lt;/link&gt;&lt;style&gt;&lt;!-- /* Font Definitions */ @font-face	{font-family:Verdana;	panose-1:2 11 6 4 3 5 4 4 2 4;	mso-font-charset:0;	mso-generic-font-family:swiss;	mso-font-pitch:variable;	mso-font-signature:536871559 0 0 0 415 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal	{mso-style-parent:"";	margin:0cm;	margin-bottom:.0001pt;	mso-pagination:widow-orphan;	font-size:12.0pt;	font-family:"Times New Roman";	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";}@page Section1	{size:612.0pt 792.0pt;	margin:72.0pt 90.0pt 72.0pt 90.0pt;	mso-header-margin:36.0pt;	mso-footer-margin:36.0pt;	mso-paper-source:0;}div.Section1	{page:Section1;&lt;/style&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;28 haftalık hamilelikte gezmelere yavaştan son vermek gerekiyormuş. Ama kime göre? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;Bebişimle birlikteliğimizde 26. haftayı doldurduğumuz şu günlerde bir yolunu bulsam da bir yere kaçsam diye tilkiler dolaşıyor beynimde. Öte yandan elimde rehber, sırtımda çanta, sabahtan akşama yürüyecek halim yok sokaklarda büyümüş göbeğimle. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;Bu haftaki randevumda doğum uzmanına onu sordum; bir yerlere gitmek istesem rapor almam gerekiyormuş diye. Kadıncağız ben senin yerinde olsam gitmezdim, dedi kısaca ki ben sorunsuz hamilelerden biriyim. DVT (deep vein thrombosis) yani bacaklarda oluşan uzun süre oturmaktan ve hareketsizlikten olabilecek olan bir çeşit damar tıkanıklığı yüksek risk taşıyormuş gebeliğin son aylarında. Bu sadece uçakta başımıza gelebilir gibi gelse de, aslında otobüs, araba ve tren yolculuklarında hatta işyerinde uzun süre bilgisayar başında oturmakla bile olabilir. O zaman ne yapmalı saatte bir koltuğa elveda demeli ve yürümeli. Aslında 3 aylık hamileyken Amerika uçuşu için aldığım anti-DVT çorabını mı giysem acaba işe gelirken artık ekstra önlem olarak?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;Ayrıca tatile çıkacağımızı düşündüğünden güneşte fazla kalmamam gerektiğini söyledi. Bu Mart kara kışında güneş olsa da görsem diyecektim kendisine; ama kibarlıktan vazgeçemedim. Zaten uzun bir uçuş düşünmediğimizi, en fazla Avrupa’ya bir kaçamak yapacağımızı söyledim.Çok fazla onaylamadı gene de; eğer birşey olursa erken doğum gibi, orada mahsur kalacağımı, doğumu her nerdeysem orada, oranın şartlarıyla yapacağımı ilave etti. Gözüm korkmadı değil; ama bu doğum başlamadan birkaç gün önce hiç ipucu vermez mi ki hemen eve döneyim?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span lang="TR" style="color: black; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;Bunlar da araştırmalarım; THY, Pegasus, EasyJet, BA ve diğer havayolları hamilelikte 28 haftayı doldurduktan sonra uçuş için mutlaka “sağlamdır, uçakta doğurmayacaktır” raporu istiyor. Hem giderken hem de dönerken. Bu raporlar da bir hafta geçerli. Eurostar yolcuyu kendi haline bırakıyor, “istiyorsan gel bin; ama ben sorumluluk almam” diyor. Feribotların çoğu da rapor isteyenlerden. En güzeli benim gibi geç kalmadan, 28 hafta dolmadan son gezileri bitirmek.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-2805679442344460231?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/2805679442344460231/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=2805679442344460231' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/2805679442344460231'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/2805679442344460231'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2011/03/hamilelikte-gezi.html' title='Hamilelikte Gezi'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-7466671507416520765</id><published>2010-08-27T13:53:00.001+01:00</published><updated>2010-08-27T13:54:51.247+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='E-Politik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ingiltere Gunluklerim'/><title type='text'>Life in the UK Testi</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;İngiltere’de yerleşim hakkı alabilmemiz için biz göçmenleri bir çeşit sınava tabi tutuyorlar Life in the UK diye bilinen. Sınavın amacı İngiltere’nin geçmişi ve kültürünü öğretmek. Devletin işleyişi, kadın – çocuk - çalışan hakları, eğitim sistemi, dinler ve diller hakkında genel bilgi kazanmamızı sağlamak. Yani bir nevi, bakın biz buyuz, böyleyiz, burada yaşadığınız 5 sene içinde bunu öğrenemediyseniz bu sınavla öğretiriz-dir amaç. Elbette hak verip bakıyorum sınav sorularına; garip bazı ezber soruları yanında çok mantıklı ve beni şaşırtan bilgiler de var. İşte bazılarından örnekler:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Kadınlar açısından en çarpıcı bilgi, nüfusun %51’ini, iş gücünün %45’ini oluşturmaları ve çalışan kadınların ¾’ünün aynı zamanda çocuk sahibi olması. Türkiye’de durum oldukça farklı. Çalışan kadın çocuk sahibi olduğunda genelde işi bırakmak durumunda kalıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Eğitim ve öğretim 5-16 yaş arasında zorunlu. Sanırım Türkiye’de de durum aynı bugünlerde. İlginç olan buradaki gençlerin 1/3’ünün üniversiteye devam etmesi. Çoğu doğrudan mesleki kurslara devam ediyor veya bir işe giriyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Dine gelince herkes seçimde özgür. %75 bir dinin varlığına inanıyor, geriye kalan %15 Ateist. %75’in ancak %71’i Hristiyanlık dinine mensup onun da %10’u Katolik, geriye kalanı Protestan. Kuzey İrlanda hariç Birleşik Krallıkta din kavgaları olmuyor. Türkiye’den örnek vermek istemiyorum; doğar doğmaz sorulmadan herkesin nüfusundaki haneye Müslüman damgası basılıyor ve nüfusun %90 küsürü Müslüman olduğu halde azınlık dinler hala hor görülüyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Devletin yazılı bir Anayasa’sı yok. Şimdiye dek gerek de duyulmamış. Sağduyu işliyor. Türkiye malum!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Gelelim mahkemelere. Kanunlar mecliste tartışılıp kabul ediliyor. Jüri kişinin suçlu olup olmadığına karar veriyor, hakim de jürinin kararına göre cezayı belirliyor. Türkiye’de nasıl?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Hükümet ve devletin polis ve medya üzerinde etkisi yok. Medya hükümeti etkilemeye çalışıyor; polis gücü de yerel otoritelere bağlı. Türkiye’de ise hükümet medyayı da polis gücünü de elinde oynatıyor. Yasalarda nasıl bilmem; ama görünürde böyle.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Ülkedeki yetişkin nüfusun 2/3’ü ev sahibi. Türkiye’de de bu tabloyu görmek güzel olurdu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Sağlık olayına hiç girmeyeyim. NHS (Ulusal sağlık kurumu) 1948 yılından beri herkese bedava sağlık hizmeti sunmakta. Özel hastane sayısı yok denecek kadar az, olanda da akapunktur gibi yan hizmetler var. Kısacası hiçbir hastanede vezne yok. İlaçlar için sabit bir ücret ödeniyor ilacın fiyatına bakılmaksızın. Öğrencilere, 60 yaş üzerine, çocuklara, işsizlere ve hamilelere ilaç ve dişçilik hizmeti de bedava. Türkiye’deki durum sürekli değişiyor bugünlerde; ama çocuğunun ilaç parasını babası ödüyor diye biliyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;İşe girdiğin an elinde yazılı bir kontratın oluyor, maaşını, yapacağın işi, izin günlerini, işten ayrılma durumunda neler olacağını gösteren. Çalışanlara en az 4 hafta tatil vermek zorunda iş sahibi. Türkiye’deki durumum 2 hafta izindi ve ilk senemi doldurmadan izne çıkamamıştım. İşten çıkarmak da kolay değil. Önce uyarını yapıyorsun ve durum düzelmezse işten çıkarabiliyorsun. Bunun için özel mahkemeler var çalışanı destekleyen. İşe girişte ve başvuru esnasında, yaş, memleket, medeni durum, çocuk durumu, hastalık, cinsiyet, din, dil, ırk, politik görüş hatta ev adresini sormak yasak. Ayrımcılığa giriyor. Hamilelere işyerinden en az 26 hafta izin, devletten de asgari maaş var. Baba olana da 2 hafta maaşlı izin veriliyor. Türkiye’de izin var; ama şartları nasıl?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Çocuklar 14 yaşından itibaren devletten alınan özel bir izinle çalışabiliyor. Kesici aletler ve kimyasal maddelerle ilgili iş yapmaları yasak, süt dağıtmaları bile.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Başta çok sıkıcı ve saçma gelmişti bu sınava çalışmak; ama okudukça fikrim değişti. Güzel olan ise Cumhuriyet ve demokrasi ile yönetilen gelişmekte olan ülkemi, şartlı Meşrutiyet ve demokrasiyle yönetilen gelişmiş bir ülkeyle kıyaslayabilmek.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-7466671507416520765?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/7466671507416520765/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=7466671507416520765' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/7466671507416520765'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/7466671507416520765'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2010/08/life-in-uk-testi.html' title='Life in the UK Testi'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-5502172190719681935</id><published>2010-05-10T21:07:00.000+01:00</published><updated>2010-05-18T21:23:31.497+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ingiltere Gunluklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Sheppy’s Cider House</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span"   style=" ;font-family:Verdana;font-size:13px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span"   style=" ;font-family:Verdana;font-size:13px;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span"   style=" ;font-family:Verdana;font-size:13px;"&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:verdana;"&gt;İngiltere uçsuz bucaksız uzanan yeşil tabiatıyla ünlü. Çok bilmediğimiz bir ünü ise cider(saydır diye okunur) yani elma şarabı.&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;Güney batı İngiltere’nin Somerset diye isimlendirilen bölgesinde yüzlerce cider üretim merkezi var elma bahçeleri arasında. Biz de onlardan birini Sheppy’s Cider House’u görmeye gittik. Bu büyük çiftlik eski birkaç bina ve içinde birçok farklı elma ağacının olduğu bahçelerden oluşuyordu. Önce kırsal yaşam müzesini gezdik. Elma ağaçlarının dikilmesinden, elma meyvesinin toplanmasına, yıkanıp temizlenmesinden, püre haline getirilmesine, elma suyunun sıkılarak fermantasyon işlemine tabi tutulmasından, mayalanmasına ve nihayetinde çeşitlendirilip şişelenerek servis edilmesine kadarki süreci anlatan bir video oynatılıyordu sürekli. Daha sonra bu işlemlerde kullanılan araçları, tabii en eski zamanda kullanılanından en modernine görebildik.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;Bahçede ise her hayvanın bölgesi (koyun, kuzu, eşek, domuz) ayrı; dileyen aralarında dolaşabiliyor. Biz 1960’larda dikilmiş elma bahçesini gezdik ilk. Daha sonra mevsim sebzelerinin bulunduğu tarlayı dolaştık. Ardından English Longhorn sığırlarının da bulunduğu ilk kez 1880’de dikilen, ama 1980’de yenilenmiş olan elma ağaçlarının arasında bulduk kendimizi. Tabii sığır pisliklerine basmamaya dikkat ederek. Elma ağaçlarının tümü çiçekteydi. Kasım ayında başlarmış hasat.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;Farklı cider’ları tatmak ve biraz da almak için dükkanının yolunu tuttuk. İçeride organik reçellerin yanı sıra et, peynir gibi birçok besin maddesi de satılıyor. Bizim alışverişimiz cider’lardan yanaydı. Galonla alıyordu bölgede yaşayanlar. Draught çok tatsız, sweet tatlı gelince medium olanında karar kıldık. Özel günler için de köpüklüsünden aldık.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;Çiftlikte 12:00-14:00 arası öğle yemeği servisi olduğu gibi, akşama dek açık olan bir de tea house (çay evi) var acıkanlar için.&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;Güzel bir gezi oldu bize, havadan yana şanslıydık da. Yine de cider denemek için Londra’dan Taunton’a üç saat yol yapmanıza gerek yok. Her pubda şişelenmiş olarak birçok farklı marka cider satılmakta. En azından hangi markayı deneyebileceğinizi biliyorsunuz artık.&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-5502172190719681935?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/5502172190719681935/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=5502172190719681935' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5502172190719681935'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5502172190719681935'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2010/05/sheppys-cider-house.html' title='Sheppy’s Cider House'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total><georss:featurename>Taunton, Somerset, UK</georss:featurename><georss:point>51.0146532 -3.1034462</georss:point><georss:box>50.987654199999994 -3.1618112 51.0416522 -3.0450812000000003</georss:box></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-3957247827315194824</id><published>2010-01-12T11:19:00.001Z</published><updated>2010-05-12T18:00:52.788+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küba Günlüklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Küba Günlüklerim - 13. Gün</title><content type='html'>&lt;div    style="margin: 6px; padding: 0px; background-color: white; counter-reset: __goog_page__ 0; line-height: normal; min-height: 1100px;font-family:Verdana;font-size:10pt;color:black;"&gt;12 Ocak 2010: Son gün olmasının getirdiği burukluk ve üşümeyle karışık bir durgunlukla başlıyoruz yeni güne. Valizlerimizi toplayıp kapattıktan sonra ev sahibinin gösterdiği yere bırakıyoruz akşamüzeri almak için. Geri götürmeye gerekli görmediğimiz eşyaları da ev sahibine bırakıyoruz, seviniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahvaltı için önceki gün gittiğimiz yerdeyiz; bu defa değişik yiyecekler seçip günümüzü nasıl geçireceğimizi planlıyoruz. Merkezden fazla uzaklaşmak akıllıca olmaz diye karar veriyoruz; ne de olsa ulaşıma ve havaya güven olmaz. Bir gösteri bulamadığımız Gran Teatro de la Habana’nın içini görmek amacımız. Genç bir bayan geliyor bize anlatmak için; belli ki öğrenci, ama her sorumuzu yanıtlayacak kadar da bilgili. Bu gece Küba’da ünlü bir müzisyenin konseri olduğunu söylüyor sahneye doğru ilelerken. Tabii ki biletleri çoktan tükenmiş, ki zaten biz o saatlerde havalanıyor olacağız. Kısa ve hoş bir turdan sonra Hotel NH Parque Central içinde yer alan Cadeca’da son kez para bozduruyoruz puro fabrikasında harcamak üzere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Puro* almak için bize göre en güvenli yer fabrika içerisinde yer alan mağaza. Orada tekrar sorup soruşturduktan sonra puro alışverişimizi tamamlıyoruz. Biz puro içen insanlar değiliz, kendimize eşe dosta vermek için bir kutu aldıktan sonra asıl alışverişi bize puro sipariş edenler için yapıyoruz. Bir çanta dolusu puroyu şehrin görmek istediğimiz son noktalarına bizle beraber taşıyoruz gün boyu. Örneğin çikolata müzesine, bir bardak sıcak çikolata içmeye.&lt;br /&gt;&lt;div style="margin: 0px;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:black;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-aKID3dDsI/AAAAAAAAF80/636wg_umJ7U/s1600/IMG_1055.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-aKID3dDsI/AAAAAAAAF80/636wg_umJ7U/s320/IMG_1055.JPG" width="320" border="0" height="240" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Güneşin açtığı bu sıcak günle birlikte şehir sanki daha bir cıvıl cıvıl. Civciv ve kuş kafesleriyle sokak satıcıları, okul çocukları, işyerinden öğle paydosuna ayrılanlar, Obispo üzerindeki küçük pencerelerde ya da araba tarzı büfelerde yiyecek satanlar, almak için sıraya girenler, parklarda oturup muhabbet edenler. Biz gitmeyelim diye herşey daha bir güzel sanki, ya da bize öyle geliyor. Sanırım turistlerin çoğu gitmiş tatil sezonu sonunda ve şehir kendi sakinlerine kalıyor yavaş yavaş.&lt;div style="margin: 0px;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-aL9-oPrPI/AAAAAAAAF9A/XgDwk4yPa54/s1600/IMG_0508.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-aL9-oPrPI/AAAAAAAAF9A/XgDwk4yPa54/s320/IMG_0508.JPG" width="320" border="0" height="240" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Malecon’da okyanusu da son bir kez görelim dedikten sonra, caddede dizili binalardan birinin ikinci katındaki paladara gözümüz takılıyor. Uçak yemeklerine başlamadan güzel bir ikindi yemeği ile gezimizi noktalayalım diyorum. Hatta henüz acıkmamış Baran’a duygu sömürüsü yapıyorum bir daha Küba’ya kim gelecek diye. Son derece sevimli orta yaşlı bir adamın bizi merdivenlerde karşılaması ile kendimizi bu uygunsuz saatte yemek siparişi verir buluyoruz okyanusa karşı bir balkonda. Paladar olduğu için yine belli yemekler ve yanında belli aperatifler geliyor. Hepsini iştahla bitirip Küba’nın son mojitolarını yudumluyoruz ev sahibiyle çat pat sohbet ederken. Balkondaki toplam beş masa akşam için rezervasyonluymuş bile. Hava serinlediğinden birkaç gündür balkonda üşüyormuş geceleri müşteriler; ama yapacak birşey yok diyor gökyüzüne bakarak.&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="margin: 0px;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:black;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-aKwsylLOI/AAAAAAAAF84/SWmPTe4URG4/s1600/IMG_1066.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;img src="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-aKwsylLOI/AAAAAAAAF84/SWmPTe4URG4/s320/IMG_1066.JPG" width="240" border="0" height="320" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Zor da olsa oradan ayrılıp casaya gidiyoruz valizleri almak üzere. Çağırdığımız taksi geç geldiği için biraz telaşlansak da tam vaktinde havaalanına varıyoruz küçük lada taksiyle. Valizleri teslim edip check-in yaptıktan sonra CUC alıp döviz satan büfede elimizde kalan son CUC’lardan kurtuluyoruz. CUC para birimi Küba dışında hiç bir yerde geçmiyor çünkü. Pasaport kontrol ve güvenlik sonrası uluslararası alana duty free mağazalarının olduğu bölüme geçiyoruz. Tabii ki burası Küba ve diğer tüm ülkelerin duty free’sinden farklı burası da. Puroları şehirden aldığımıza memnunuz; hem fiyat farkı yok hem de burada daha az çeşit var. Guava meyve püresi yanında bir şişe iyisinden Havana Club rom, bir de Lumino’dan öğrendiğim mojito denemeleri için beyazından rom alıyoruz. Kasaya geldiğimizde bizden CUC istiyorlar. Şaşırıp aldıklarımızı bir kenara bırakıyoruz tekrar döviz ofisinin yolunu tutarak. Bizim gibi yapan çok olduğundan heralde dış hatlar gidişte de döviz bürosu var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçak saati gelince 4 saatlik bir gecikme açıklıyorlar. Yolcular perişan bir şekilde dağılmışken etrafa 3. saatte bizi uçağa alıyorlar. Uçuş geliş yolculuğundaki gibi değil. Aynı kabin görevlileri, aynı uçak olmasına rağmen herkes yorgun ve sessiz. Eve dönüş hüznü olmalı. Biz de yolculuğun büyük bir kısmında uyuyoruz, ta ki bir saat içinde Gatwick havaalanına iniyoruz anonsuna dek. Bir saat sonra inmeyi beklerken Londra’daki olumsuz hava koşullarından dolayı uçağın iniş için Paris’e yönlendirildiğini öğreniyoruz. Bundan sonrası kabus...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Purolar belli mağazalarda satılıyor, ülkeden çıkarırken veya kendi ülkenize girerken göstermek üzere faturasını mutlaka alın. Paket üzerinde Küba Hükümeti’nin damgası olması gerekiyor. Sokakta satılanlar sahte veya çalıntı, yani yasadışı. Çeşitli uzunlukta, kalınlıkta, kalitede ve fiyatta puro mevcut. Belirli bir nem seviyesi gerekmekte puroları kurutmadan saklamak için. Tek tek veya 4’lü, 8’li, 12’li kutularda satılıyor. Cohiba en meşhur marka, ki Fidel bile ondan içiyormuş. Montecristo, Romeo y Julieta (Avrupalılar için üretilmiş, içimi kolay ve diğerlerine göre daha hafif olduğu söyleniyor) ve Partagas fabrikasının kendi markaları bizim seçtiklerimiz. Daha doğrusu forumlarda önerilenler.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:black;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:x-small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-3957247827315194824?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/3957247827315194824/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=3957247827315194824' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/3957247827315194824'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/3957247827315194824'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2010/05/kuba-gunluklerim-13-gun.html' title='Küba Günlüklerim - 13. Gün'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-aKID3dDsI/AAAAAAAAF80/636wg_umJ7U/s72-c/IMG_1055.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-8961190732096014930</id><published>2010-01-11T11:07:00.001Z</published><updated>2010-05-12T18:02:59.847+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küba Günlüklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Küba Günlüklerim - 12. Gün</title><content type='html'>&lt;div    style="margin: 6px; padding: 0px; background-color: white; counter-reset: __goog_page__ 0; line-height: normal; min-height: 1100px;font-family:Verdana;font-size:10pt;color:black;"&gt;11 Ocak 2010: Kazak ve hırkalarımızı üstüste giymemize rağmen gece boyu sürekli uyanıyoruz üşüdüğümüzden. Bir an önce sabah olsun, güneş doğsun... Yıllar önce plajlarda sabahladığımız geceler geliyor aklıma; sabaha karşı mutlaka içimiz üşürdü mevsim yaz da olsa. Sabah ev ahalisinin, yan odadakilerin ve sokağın güne başlama sesleri arasında gözlerimizi açıyoruz. Gece pencereye taktığımız çarşafı sökerek güneşi arıyorum. Yine nazlı bugün, bulutlar arasından göz kırpıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah kahvaltısına Hotel Inglaterra yanındaki kafeteryaya gidiyoruz. Taze meyve suyu ve birçok nefis görünen hamurişi yiyecekler var yemek için. Fiyatlar CUC olmasına rağmen çok ucuz; zaten birkaç masada Kübalılar’ı da görüyoruz. Güneş gören bir masaya oturup hem ısınıyor hem de karnımızı doyuruyoruz birer de C vitamini takviyesi ile. Ardından El Capitolio’nun arka tarafında yer alan Partagas tütün fabrikasına gidiyoruz günün ilk turistik gezisini yapmak üzere. Ne yazık ki, kapıdan girer girmez fabrikanın bir ay boyunca kapalı olduğunu yazan tabelalarla karşılaşıyoruz. Böyle de şans olur mu? Küba’nın tüm tütün fabrikaları aynı zamanı mı bulur kapanmak için? Yanındaki tütün satılan dükkan açık neyse ki, oraya dalıp puro ve tütün hakkında bilgi alıyoruz. Biraz da fiyat araştırmasından sonra fabrikaya sırtımızı dönüp Parque Central’dan kalkan ve şehri gezen turist otobüslerine doğru ilerliyoruz. Burada da 5 CUC karşılığı şehrin üç farklı yönüne giden otobüslerle gün boyu gezilebiliyor. Uzak bir noktayı seçip Hemingway Marina’ya* giden araca biniyoruz. Malecon’da dalgalar yolu aşıp neredeyse binalara ulaşıyor. Tabii ki böyle havalarda okyanusun tuzlu suyu yolları ve binaları aşındırıp eskitiyor zamanla. Bu kez camları kapalı bir otobüste olduğumuz için şanslıyız; çünkü şoför silecekleri çalıştıracak kadar deniz suyuna maruz kalıyor aracımız. Plaza de la Revolucion ve Plaza Cristobal Colon meydanlarındaki duraklarda yolcu indirip bindirdikten sonra otobüsümüz Karayip Denizi kıyısından Miramar’a doğru ilerliyor. Saatler öğleye biz de adanın batısına yaklaştıkça güneş ortaya çıkıyor, hava ısınıyor. Miramar büyük otellerin, havayolu ve araç kiralama şirketlerinin olduğu gelişmiş bir yer. Havana’nın içinden ve hatta Küba’dan çok farklı, Varadero’nun az küçüğü denilebilir. Miramar’dan sonra da evler ve mahalleler merkezdekilere göre daha farklı görünüyor. Toplam bir saate yakın yolculuk sonunda marinaya varıyoruz. Şoför de öğle arası vereceğini, bir saat sonra dönüş olduğunu anons ediyor biz inerken.&lt;br /&gt;&lt;div style="margin: 0px;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:black;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-aG42jQu4I/AAAAAAAAF8g/rRraHtlgLyA/s1600/IMG_0941.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;img src="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-aG42jQu4I/AAAAAAAAF8g/rRraHtlgLyA/s320/IMG_0941.JPG" width="320" border="0" height="240" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;Küba’da mevsimin kış olmasından dolayı, normalde plajlar ve eğlence yerleri olan bu marinada birkaç turist ve güvenlik çalışanları haricinde kimseler yok. Ortam çok huzurlu ve denizin rengi çok güzel. Eminim yaz mevsiminde adım atmaya yer olmuyordur buralarda. Yat limanında birçok bakımlı tekne ve yat var; bunlar kimin acaba diyerek ilerliyoruz yatlara doğru. O sırada bir güvenlik görevlisi gelip bizi uyarıyor yaklaşmamamız için. Yatların sahiplerini hatta isimlerini öğrenemiyoruz; ama heralde Kübalılar’ın olmasa gerek! Duyduğumuza göre ülkenin eski lideri Fidel de bu bölgede yaşıyor ve en az biri onun emrinde. Dükkanların hemen hemen tümü kapalı. En fazla turistin görüldüğü tarihte gelmiş olsak da Küba’ya, bir kez daha ülkenin turistler için değil Kübalılar için olduğunu anlıyoruz; çoğu ülkede aksi olur halbuki. Bir örnek, Kuşadası. Turist gemisi geleceği zaman hangi gün hangi saat olursa olsun sokaklar temizlenir, mağazalar açılır, restoranlar, kafeler servise hazır bekler.&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:black;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="margin: 0px;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:black;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-aFIpkugUI/AAAAAAAAF8c/PAHNKl_fB6Q/s1600/IMG_0957.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;img src="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-aFIpkugUI/AAAAAAAAF8c/PAHNKl_fB6Q/s320/IMG_0957.JPG" width="320" border="0" height="240" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 0px;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:black;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt; Bir saatimizi marina civarında gezinerek ve güneşlenerek geçirdikten sonra tekrar otobüse biniyor ve Plaza de la Revolucion’a vardığımızda iniyoruz. Bu kez amacımız Teatro Nacional de Cuba’da akşam için konser, tiyatro, bale** gibi bir gösteri bulmak. Ne yazık ki bahçede çalışan birkaç işçi ve alıştırma yapan bir grup öğrenci dışında sorup soruşturacağımız kimse yok etrafta. Giriş kapısında kimselerin olmadığı ana binanın açık kapısından içeriye girip bilet satış ofisini arıyoruz; ama karşımıza o sırada merdivenler yıkandığı için üzerimize dökülen sular çıkıyor. Sonunda burada da birşey bulamayacağımızı farkedince Baran “Yapmak için gelip de yapamadığımız şeyler yüzünden servet birikti Küba’da” diye patlıyor. Gülüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Plaza de la Revolucion’a yürüyerek otobüs durağında bir sonraki servisin bizi gelip almasını bekliyoruz bir süre. Etraf daha canlı, insanlar öğle paydosunda parklarda sigara içiyor veya çocuklarıyla oynuyor. Malecon da harika görünüyor dalgalar eşliğinde. Otobüsümüzün üstü açık bu defa. Dalgalardan biz de nasipleniyoruz; ama filmlere, resimlere konu olan Malecon’un bu yüzünü de görebildiğimiz için memnunuz. Bu seferimiz Canal de Entrada’ya. Parque Cespedes’te inip deniz kenarından ilerliyoruz San Pedro üzerindeki Havana Club fabrikasını gezmek için. Elbette yoğun bir turist kalabalığıyla karşılaşıyoruz. Girişteki rom fıçıları ve minyatür akım şemasına ilave burada her yarım saatte bir romun nasıl üretildiğini anlatan turlar düzenleniyor. Sonunda hediyelik eşya satan kısımda ilk günden beri aradığım dibinde Havana Club yazan tepsiden buluyorum. Buna ödeyeceğim parayla en iyisinden birkaç şişe rom alırım diye bakan Baran’ın CUC servetinden bir kısmını hayallerimin tepsisine harcıyorum. Kafede canlı müzik var; ama içecek servisi uzun sürünce vazgeçip Piaza Viela’ya geçiyoruz. Ufak Kübalı bir kız çocuğunun meydanda köpek görünce babasının sürdüğü bebek arabasından fişek gibi atlayıp sokak köpeğiyle sarmaş dolaş olmasını izliyoruz hayretlerle. İzin isteyip birkaç fotoğrafını çektikten sonra babası e-posta adresini veriyor resimleri göndermemiz için.&lt;br /&gt;&lt;div style="margin: 0px;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:black;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-aHKUahY6I/AAAAAAAAF8k/dYYp3qvKaTQ/s1600/IMG_0997.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;img src="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-aHKUahY6I/AAAAAAAAF8k/dYYp3qvKaTQ/s320/IMG_0997.JPG" width="240" border="0" height="320" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 0px;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="color:black;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin: 0px;"&gt;Obispo’ya doğru ilerlerken Simon Bolivar’ın eski evine uğruyoruz. Yılbaşı nedeniyle birçok mağaza ve restoran kapalı olduğu gibi burası da kapalıydı ilk geldiğimizde. İçeride bir de sergi var minyatürden Simon Bolivar’ın hayatının anlatıldığı. Doğumundan ölümüne dek başından geçen önemli olaylar tahtadan yapılma ufak karakterlerle anlatılmış bir bir. Çok hoşumuza gidiyor. Hatta Baran “Ben de Atatürk’ün hayatını anlatacağım böyle minyatürler yaparak” diyor. Obispo’dan peso pizza alıp bu defa birer tane, gezintimize devam ediyoruz. Hemingway’in ünlü ettiği turistik bar La Bodeguita del Medio’ya uğruyoruz. Mojito’nun doğum yeri olarak bilinen barın duvarlarında birçok ünlünün fotoğrafları mevcut. Garsonun makineleşmiş gibi durmaksızın mojito yapmasını izlerken bara oturup biz de birer tane içiyoruz. Her gelen müşteri duvarları imzalamış tavanlara dek; hatta birkaç ODTÜ’lünün yazdıklarını da okuyoruz akşam için Vedado’da önce bir paladara sonra da bara gidip caz dinleme planları yaparken. Ardından Katedral meydanındaki hediyelik eşyacılarda yağlı boya resimlere bakıp birkaç ufak hediye alıyoruz bizden anı isteyenlere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-aHitM3n6I/AAAAAAAAF8o/dsjyAVZlrvw/s1600/IMG_1007.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img src="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-aHitM3n6I/AAAAAAAAF8o/dsjyAVZlrvw/s320/IMG_1007.JPG" width="240" border="0" height="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:Verdana,sans-serif;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;Casa’ya döndüğümüzde balkona hiç çıkmadığımızı farkedip bir göz atıyoruz aşağıda uzanan sokağa. Karşı pencerede çamaşır asan güler yüzlü genç bir kızla merhabalaşıp, fotoğrafını çekmek için izin istiyorum. Diğer odada kalanların oda kapısı açık; ayrılmışlar biz dışardayken. Oda oldukça dağınık ve pis bir halde. Sigara izmaritlerinin kokusu sinmiş her yere. Buna rağmen pencerelerde cam olduğunu görünce ev sahibine dil döküyoruz bizim bu gece o odayı kullanmamız için. Önce biraz naz ediyor başkaları gelecek diye. Gece çok üşüdüğümüzü söyleyince orayı temizlemeye girişiyor sonunda. Biz de zaten kendi odamıza tam olarak yerleşmemiş olduğumuzdan taşınmamız birkaç dakikada tamamlanıyor. Ev sahibinin suratı yerlerde. Hemen evden kaçıyoruz gözüne görünmemek için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son gecemiz diye olsa gerek Vedado’da caz dinleme fikrinden vazgeçip şehrin en sevdiğimiz yeri, Katedral meydanındaki hayli turistik; ama bir o kadar da romantik restoranında buluyoruz kendimizi. Yemekler çok pahalı; garsonlar çok doğal ve doğal olmayan birşey yaptıklarında çok komik oluyorlar. Örneğin, biri şarap bardağına şarap koyar misali dolduruyor birayı bardaklara. Şarap yerine Cristal ve Bucanero marka biraları tercih ediyoruz Küba’da bira içeceğimiz zaman bize Efes’i hatırlattığından. Şarapların çok kötü olduğunu okuduğumdan forumlarda, şarap içmeyi denemiyoruz bile Küba’da. Garsonlar arada bir işi gücü bırakıp kapı önünde muhabbete girişiyorlar tanıdıklarıyla, en doğal halleri işte bu zamanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemeğin ardından hep önünden geçtiğimiz; ama müzik arası veya özel bir gece olduğundan girmediğimiz Mercaderes üzerindeki Cafe Taberna’da güzel bir müzik grubuna denk geliyoruz. Turist yoğunluğu olan bir kafe de olsa, çalışanlar ve müzisyenlerle muhabbet ortamı güzelleştiriyor. Tabii ki burasıyla yetinmeyerek geceyi ilk göz ağrımız Cafe de Paris’in müzikleri ve kokteylleri ile bitiriyoruz. Odaya gitmemek için elimizden geleni yapıyoruz bir bakıma. Obispo’dan Parque Central’e ilerlerken ara sokaklardan birinde, sokakta dans eden insanlar görüp onlara katılıyoruz benim ısrarımla. Sokağa girince anlıyoruz ki bir binanın alt katı disko; ama üç yanı açık olduğundan içeri girmekle sokakta dans etmek arasında bir fark yok. Ya da şöyle demek daha doğru olur; turistler içeride, Kübalılar dışarıda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Amerikalı yazar Hemingway yirmi yılı aşkın bir süre Küba’da yaşamış. Hatta Çanlar Kimin İçin Çalıyor ve Yaşlı Adam ve Deniz adlı romalarını Küba’da yazdığı söyleniyor. Bu nedenle Küba için hayli önemli bir kişi. Fidel’le de yakın oldukları söyleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;** Küba Ulusal Balesi 1948 yılında Alicia Alonso ve eşi tarafından kurulmuş. 60’dan fazla ülkede yüzlerce uluslararası ödül almış günümüze dek. Kızların katılımı kadar erkeklerin de katılımına destek veren okulun 8 yıllık sıkı eğitimini tamamlayan balet ve balerinler çalışmaya başladıklarında bir doktor ile aynı maaşı alıyorlarmış, yani 30CUC. Fidel Castro kuruluşundan beri Gran Teatro’da eğitimleri sürdüren bale okuluna destek vermekte. Dünyanın önde gelen balerinlerini yetiştiren Alicia Alonso 72 yaşında sahneyi bırakmış, ama 90’ında ve hala dansçıların başında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-8961190732096014930?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/8961190732096014930/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=8961190732096014930' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/8961190732096014930'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/8961190732096014930'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2010/05/kuba-gunluklerim-12-gun.html' title='Küba Günlüklerim - 12. Gün'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-aG42jQu4I/AAAAAAAAF8g/rRraHtlgLyA/s72-c/IMG_0941.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total><georss:featurename>Havana, Cuba</georss:featurename><georss:point>23.1333333 -82.3833333</georss:point><georss:box>22.8176163 -82.85025230000001 23.4490503 -81.9164143</georss:box></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-5111806826535285135</id><published>2010-01-10T17:31:00.010Z</published><updated>2010-05-12T18:03:15.213+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küba Günlüklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Küba Günlüklerim - 11. Gün</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;10 Ocak 2010: Güzel sayılan bir otelin rahat ve geniş yatağından, sınırsız içecek ve yiyeceklerinden arkamıza bakmadan kaçıyor olmamız garip gelebilir; ama biz Varadero’yu sevemiyoruz. Hava durumunun etkisi büyük tabii ki. Son kez sahile inip bayrak kontrolü yaptıktan sonra denize bugün de girilmeyeceğini anlamış olmanın rahatlığıyla taksiye atlayıp Viazul ofisine gidiyoruz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Otobüsün içi tıklım tıklım dolu geldiğinde otogara ve içeride iğrenç bir koku var tuvaleti andıran. Bu otobüs Santiago de Cuba’dan gece yola çıkıp Havana’ya giden olsa gerek. Arka sıralarda iki kişilik yer bulup oturuyoruz; ama o an tepemizde kocaman bir delik olduğunu farketmiyoruz. Taa ki otobüs çalışıp o delikten buz gibi güçlü bir esinti gelene dek. Başka bir yer bulmamız imkansiz, otobüs dolu. Böylece buranın neden boş kaldığını anlamış oluyoruz. Deliğe kağıt sıkıştırmayı teklif ediyor arkamızdakiler; ama esinti öyle güçlü ki kağıt tutunamıyor orada. Top gibi birşey olsa derken, o sırada günlerce önce Vinales’te bizi Los Aquaticos’a götüren rehberimizin ağaçtan koparıp bize hediye ettiği dev mandalinler geliyor aklıma. Nasıl olup da günlerdir yememişiz (herşey dahil kültüründen ötürü olsa gerek) veya bırakmamışız bir yerde (benim aç kalırız korkumdan ötürü olmalı); ama işte o an o mandalin hayat kurtarıyor. Doğru zamanda doğru yerde bir mandalin, bize üç saat boyunca üfleyecek buz gibi esintiyi engelliyor. Kafamıza giyeceklerimizi örtünce pis kokuyu da bertaraf ediyoruz Matanzas üzerinden Havana’ya ilerlerken.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Üç saat sonunda Havana’da bildiğimiz Maximo Gomez Meydanı’nda, Prado üzerindeki Casa Evora’nın yakınında bırakıyor otobüs bizi. Bildik sokaklardan kalacağımız casaya doğru ilerliyoruz. Consulada üzerinde bir apartmana varıp zili çalıyoruz. Yukarıdan ipe bağlı anahtar iniyor, onunla dış kapıyı açtıktan sonra dar ve dik merdivenli bir apartman girişindeyiz. Gün geçtikçe ağırlaşan bavulumuzla iki kat merdiven çıkıyoruz. Gençten bir bayan bir elinde sigara diğerinde telefon bir yandan konuşup bir yandan da bizi içeri buyur ediyor. Garip bir yer; nasıl Lonely Planet’te övülmüş ki burası diyecek kadar. Kadın daha sonra bize evin dolu olduğunu; ama arkadaşlarından birini ayarlayacağını söylüyor. Birkaç telefon görüşmesi sonunda başka bir kadın bizi almaya geliyor. Aşağıya inip onu takip ediyoruz. Yaklaşık on metre ileride Colon sokağı üzerinde bir apartman önünde duruyor kadın ve yukarıya doğru birisine sesleniyor. Bağırmalarına karşılık verilmeyince balkonda oturan komşulardan birine apartman kapısını açmasını söylüyor. Bu kez üçüncü kata çıkıyoruz kadınla birlikte. Kapıyı Kübalı siyahi bir adam açıyor ve bizi içeri buyur ediyor, yolu gösteren kadınsa adamla konuştuktan sonra ayrılıyor. Kapıdan girince önümüzde balkonlu uzun ince bir oturma odası var. Oda karşı duvardan başlayan koridorla evin diğer kısımlarına bağlı. Kısa koridorun iki yanında farklı odalara açılan, ki biri mutfak, kapılar var. Bize verilen oda bu küçük evin en küçük odası. İki ayrı yatak ve ortak kullanılan banyo - tuvaleti var. Yani bir diğer odada da başkaları kalıyor anlaşılan. Hiç içimize sinmeyerek çantaları öylece bırakıp kendimizi dışarı atıyoruz. Belki kalacak başka yer buluruz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Hava Varadero’dan daha iyi burada; en azından yapacak birşeyler var. 1929’da Amerika’daki Capitolio’nun kopyası olarak inşa edilen El Capitolio’nun içine giriyoruz az bir giriş parası ödeyerek. Burası Küba’nın tüm dünyaya şeker ve tütün sattığı zamanda yani Küba’nın zenginlik zamanlarında yapılmış; dev yapıdan içeriye girince daha çok anlaşılıyor zenginliği. Dünyanın bina içinde yer alan en büyük üçüncü heykeli, Küba’nın sıfır kilometresini gösteren noktaya gömülü 25 karatlık pırlanta*, merdivenler, salonlar, mobilyalar, resimler... Devrim öncesinde meclisin de yer aldığı hükümet binası, şimdilerde Küba Bilim Akademileri’ne evsahipliği yapıyor. Görevli bir bayan bizi yanına çağırıp tanıştıktan sonra kilitli odalara girmemizi sağlıyor. Odada yeralan mobilyaları yakından gösterip kimlerden nelerin hediye geldiğini anlatıyor yağlı boya tabloları överek. Eski başkan odasının arka kapısından eskiden kullanılan, meclisin toplandığı odaya çıkarıyor bizi. Bir yandan da üşüyor kollarını kavuşturup, Havana böyle soğuk görmedi yıllardır diye anlatıyor. Hiç kimse bu serin havaya alışkın değil, binalarda her yer açık, her araç camsız. Üzerlerinde ceket bile yok doğru düzgün biz North Face yağmurluklarımızla gezerken. İşin garibi, biz de soğuk iklimden gelmemize rağmen sürekli üşüyoruz gölgede, rüzgar estiğinde ya da hava karardığında son birkaç gündür. Alışkın olmadığımız bir iklimde bulunduğumuzdan dolayı olsa gerek.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S98PhxSVGJI/AAAAAAAAF8I/ymeuV13D1g4/s1600/IMG_0872.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S98PhxSVGJI/AAAAAAAAF8I/ymeuV13D1g4/s320/IMG_0872.JPG" width="320" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S98P1TBHo3I/AAAAAAAAF8M/7NxyVtHv9es/s1600/IMG_0878.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S98P1TBHo3I/AAAAAAAAF8M/7NxyVtHv9es/s320/IMG_0878.JPG" width="320" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; margin-right: 0px; margin-top: 0px;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Çıkışta yakındaki Gran Teatro’ya uğrayarak varsa akşam gösterisi için bilet soruyoruz; fakat gişedeki adamla bir türlü anlaşamıyoruz. Bir turistin yardımıyla gösterilerin dolu olduğunu öğreniyoruz. Eski Havana’yı dolaşıyoruz tekrar bıraktığımız yerden. Bu defa ara sokaklara korkmadan, çekinmeden girebiliyoruz. Bu sırada günler öncesinde Nacional de Cuba otelinde afişini gördüğümüzde aklıma takılan, forumlarda da okuduğum hoş ve boş Cabaret Parisien’e gitme fikrini ortaya atıyorum. Hemen gişeyi arayıp yer soruyor Baran; şanslıyız ki indirimli gündeymişiz ve akşamına da yer var görünüyor kabere izlemek için. Onun coşkusuyla kalacak yer bakmadan casaya geri dönüyoruz üzerimizi değiştirmeye.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Çıkardığı sesten kapıyı anahtarla açamadığımızı anlayan casa sahibinin eşi, orta yaş üzerinde, hafif kilolu bayan siyahi ırka özgü neşesi ile bizi eve buyur ediyor. Kapıyı nasıl açacağımızı göstererek tekrar tekrar uygulattırıyor. Giriş formlarını doldurup çarşafları teslim aldıktan sonra pencerelerde tahta geniş aralıklı panjurlar olduğunu, cam takılı olmadığını görüyoruz. Bunun üzerine mis deterjan kokulu bir battaniye vermeyi öneriyor ev sahibi. Otelde gösteriye gideceğimiz için biraz daha giyimimize önem verip yemek yiyecek bir paladares arıyoruz eski Havana’da. Farkediyoruz ki, bir hafta önce kapalı olan birçok restoran, kafeterya, dükkan şimdi açık. Yılbaşı haftası olmasından dolayı uzun bir tatil yapıyorlar, özellikle aile işletmeleri. Daha önce kapalı olduğundan bulamadığımız Katedral Meydanı’ndaki paladarese giriyoruz. Sokağın hemen üzerinde sadece üç masasıyla aynı anda en fazla 12 kişiye hizmet verebilen bir yer. Hayli babacan tavırlı bir adam var ufak barın arkasında. Bize ne tür menüler verebileceklerini saydıktan sonra siparişlerimizi hazırlatmak için arka tarafa geçiyor. Bu sırada başka bir turist çift gelip diğer masaya oturuyor. Duvarlar fotoğraflarla süslü yerden tavana dek. Sanki bir ailenin salonunda oturuyoruz havası var etraftaki eski ev eşyaları ile. Ana menüsü balık olan güzel bir yemekten sonra, ki yine salatası, fasülyeli pilavı ve tatlısıyla hayli doyurucu, şehrin öbür ucundaki Hotel Nacional’a gitmek üzere yola koyuluyoruz. Şansımıza küçük beyaz-ımsı Lada taksilerden biri geliyor, tabii ki camları kapanmayanı. Malecon’da okyanusun kızgın dalgaları çarpıyor arabaya. Cadde su içinde kalmış.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S98QI6vuKYI/AAAAAAAAF8Q/VO46_xXiuyA/s1600/IMG_0895.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S98QI6vuKYI/AAAAAAAAF8Q/VO46_xXiuyA/s320/IMG_0895.JPG" width="320" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Otel gişesinde biletlerimize kavuştuktan sonra gösterinin yapılacağı salona ilerliyoruz. Küba’ya yakışmayan çok modern bir sistemle içeri alınıyoruz. Ufak masalardan ve ufak sandalyelerden oluşmuş, büyük bir salon; kırmızı ağırlıklı. Bize gösterdikleri yere oturuyoruz, yerimiz güzel sayılır, önümüz açık. Az sonra yanımıza genç bir çift geliyor. Masalar sıkış tepiş olduğundan sığmakta biraz zorlanıyoruz. Garsona pina colada siparişi vermemiz sırasında yanımızdaki çiftle tanışıyoruz. Hollanda’dan gelen bu çiftin son gecesi imiş Küba’da. Birleşmiş Milletler’de çalışıyoruz deyip yaptıkları işleri ve iş için gittikleri ülkeleri anlatınca kıskanıyoruz; neyse ki o an gösteri başlıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: auto;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-alzZzSiHI/AAAAAAAAF9Y/TybptpvCt-k/s1600/IMG_0933.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S-alzZzSiHI/AAAAAAAAF9Y/TybptpvCt-k/s320/IMG_0933.JPG" width="320" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: auto;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Başlangıçta bir konusu olduğunu düşünüp gösteriyi kendi kendime yorumlasam da ikinci yarıda ortada konu monu olmadığını kabul etmiş bulunuyorum. Otuz sene önce güzel bir gösteri olduğuna inanırım; ama günümüzde ancak büyük annelerin veya kreş çocuklarının eğlencesi olabilir. Tabii çıplaklıklar kaldırılınca. Yine de bu serin Havana gecesini kapalı bir mekanda geçirdiğimiz için mutluyuz. Cabaret Parisien’i izlemek öyle ya da böyle Havana’da mutlaka yapılması gerekenlerden biri. Çıkışta yeni arkadaşlarımızla taksi paylaşıyoruz kalacağımız yerlere gitmek üzere. Bize birşeyler içmeyi teklif ediyorlar indiğimizde; odaya ne kadar geç gidersek o kadar iyi olur diye atlıyoruz tekliflerine.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;Gece eve varıp kapıyı açtığımızda üzerlerine battaniye alıp koltukta uzanan ve neşeyle televizyon izleyen casa sahiplerini buluyoruz karşımızda. İyi geceler diledikten sonra odaya geçip kat kat giyiniyoruz ilk iş. Tek kişilik yatağa sıkışıp (bir battaniyemiz olduğundan), diğer yatağın çarşafıyla panjurun hava deliklerini kapatmaya çalışıyoruz. Umuyorum ki uyandığımızda hasta olmayalım...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, sans-serif;"&gt;* Ana holde yere gömülü olan sahte 25 karatlık pırlantanın değişik bir öyküsü var. Gerçek pırlantanın asıl sahibi Rus çarı II. Nicholas olarak biliniyor. Küba hükümetine bu pırlantayı satan ise bir Türk tüccar. 1946 yılının Mart ayında pırlanta çalınıyor; ama 1946’nın Haziran’ında o sıralar başkan olan Ramon Grau San Martin’e esrarengiz bir şekilde geri dönüyor. 1973’te ise aslının bir kopyası ile değiştiriliyor.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-5111806826535285135?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/5111806826535285135/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=5111806826535285135' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5111806826535285135'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5111806826535285135'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2010/01/kuba-gunluklerim-11-gun.html' title='Küba Günlüklerim - 11. Gün'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S98PhxSVGJI/AAAAAAAAF8I/ymeuV13D1g4/s72-c/IMG_0872.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-6539477449665447742</id><published>2010-01-09T20:20:00.003Z</published><updated>2010-05-12T18:04:28.882+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küba Günlüklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Küba Günlüklerim - 10. Gün</title><content type='html'>&lt;div&gt;9 Ocak 2010: Bu sabah ilk defa erken kalkmıyoruz; çünkü kalkıp bir yere yetişmek için nedenimiz yok. Dışarısı berbat görünüyor zaten. Pencereden denize bakınca dev dalgaları, gökyüzüne bakınca da gri bulutları görüyoruz. Sanki sihirli bir el biz uyuduktan sonra iklimi değiştirmiş gibi, önceki günden eser yok. Palmiye dalları yerlere eğiliyor rüzgardan. Balkondan başımızı uzatıp merakla baktığımız insanların üzerlerinde montlar, yağmurluklar var. İçimize mayoları giymemizde ısrar ediyorum. Baran’la bir süre çekiştikten sonra onu ikna etsem de mayo üzerine montları giyip aşağıya iniyoruz. Kahvaltı edelim belki bu arada hava düzelir az biraz umuduyla açık büfeye dalıyoruz yine. Aynı yiyecekler, aynı turistler, aynı çalışanlar.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Sonrasında inceden yağmurun başlamasına rağmen sahile atıyoruz kendimizi. Denize girmiş birkaç kişi, sahildeki bayrakların* değiştirilmesi ile sudan çıkıyor. Böylece benim denize girme planlarım da suya düşüyor. Öyle bir rüzgar var ki, şezlonglar hızla toparlanıyor, sahilde incik boncuk satan tezgahlar uçuyor. Bense sinir olmuş bir şekilde şansımıza söyleniyorum Londra’ya döndü burası diye. Su öyle ılık ki, ama ben yüzemiyorum. Nazar değdi bak herşey güzel gidiyor tatilde diyorduk diye yakınıyorum. Sonunda yağmur altında yalın ayak bir sahil yürüyüşü ile yetinip otele dönmeye ikna ediliyorum Baran tarafından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S98MvvX-6mI/AAAAAAAAF74/TdH85tSnhYo/s1600/IMG_0859.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S98MvvX-6mI/AAAAAAAAF74/TdH85tSnhYo/s320/IMG_0859.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Otel lobisi tıklım tıklım dolu. Birer kahve alıp havuz kenarındaki şemsiyelerin altına giriyoruz yağmurdan korunmak için. Ne yapılır burada diye zaman geçirecek birşeyler düşünürken birden havuza doğru hızla koşan bir hayvan uzun bir sıçrayışla havuzun sularına dalıyor. Dipten bir süre yüzdükten sonra yüzeye çıkıp havuzun su boşaltım deliklerine çıkıyor. Kediye benzer bu hayvanın ne olduğu konusunda kararsızız. Tipi kedi; ama bildiğimiz kadarıyla kediler su sevmez, kendi kendine suya atlayıp yüzen kedi görmemiştik hiç şimdiye dek. Fotoğrafını çekip bir otel görevlisine soruyoruz bu kedi mi diye. ‘Evet kedi, önemli değil, zarar vermez” diyor. Oldukça şaşkınız kendi rızasıyla havuza atlayan bir kedi gördüğümüz için. Ben hava öğleden sonra açar mı hesapları yaparken, Baran da “Kedi kendine en güvenli yer olarak orayı seçtiğine göre büyük bir fırtına geliyor, yürü odaya gidelim” diyor. Odaya çıkıp uyumak ve televizyon izlemekten başka şansımız yok bu turist cenneti cehenneme dönerken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S98NO2TgXeI/AAAAAAAAF78/dGEih8YeKYM/s1600/IMG_0871.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S98NO2TgXeI/AAAAAAAAF78/dGEih8YeKYM/s320/IMG_0871.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Amerikan televizyon kanallarında, Florida’da havanın kötüleştiğini, insanların ilk kez yağmurluk giyecek kadar sert havayla karşılaştıklarını anlatıyorlar. Daha dün Varadero tatilini bir gün uzatmayı düşünürken, şimdi ise iyi ki yarın Havana’ya gidiyoruz diye rahatlıyorum. Hemen Lonely Planet’ten bulduğumuz casa’ları telefonla arıyor Baran, son iki gecemize kalacak yer ayarlamak için. Ama ne mümkün yer bulmak, Evora dahil, birçok aradığımız ev dolu. Havana’daki günleri ayarlamamız daha iyi olurmuş önceden demek ki; ama baştan nerede ne kadar kalacağımız belli değildi ki. Onlarca görüşme sonrası nihayet bir casa sahibi ayrılacak müşterisi olduğunu söylüyor ve adresini veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Hala hava açacak gibi görünmüyor. Baran film izlerken uyuyakalıyor. Ben de Küba tatilimizle ilgili notlar alıyorum düşündükçe aklıma gelen, belki dönünce bloğuma yazarım ilerde okur hatırlarız diyorum. Sonra ben de uyukluyorum sıcacık yatakta kıvrılıp bir saat kadar. Aslında fena da olmadı bu hava, ilk kez günlerdir koşturmuyoruz bir yerden bir yere. Karnımız kazınıyor uyku sonrasında ve kat kat giyinip aşağıya iniyoruz akşamüzeri çayı için. Lobi hala kalabalık, herkes bina içerisinde. Müzisyenler getirilmiş insanları oyalamak için. Bir kısım turist şimdiden sarhoş, tabii uyumak ve içmekten başka birşey yok yapacak. Oteldeki turizm ofisinden ertesi günün Viazul biletini alıyoruz Havana’ya dönmek için. Pizzacıda vakit geçirip, odaya çıkıyoruz tekrar. Trinidad’tan aldığımız kartpostalları yazıyoruz ailelerimize ve kendimize. Bu kartları satın aldığımız kadın, Havana’dan postalayın daha çabuk ulaşır, bir ayda varır diye önermişti. Saatin erken olmasına rağmen kararan hava içimizi bayıyor. Biz de giyinip süslenip son Varadero eğlencesine iniyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Sınırsız yemek sonrası lobide sınırsız eğlenceler başlıyor. Tüm müzisyenler, animasyon ekipleri ve yarısı sarhoş müşteriler toplanmış. Gösteriler ve dans yarışmaları başlıyor. Bilindik komiklikler sıralanıyor tekrar tekrar. O sırada bizi şaşırtan birşey oluyor. Yarışmaya katılan otel müşterilerinden Dominik Cumhuriyeti’nden orta yaşlı ufak tefek bir bayanın, seyirciler arasından dans için eş seçmesi gerekiyor. O da gidip kocasını seçiyor. Animasyon ekibi eşlerin nereli olduklarını soruyor. Dominikli bayanın eşine sıra gelince adam “Kübalıyım” cevabı veriyor ve o an ortalık karışıyor. Hemen mikrofonu tutan kişi eşiniz gibi Dominiklisiniz yani diyerek panikliyor. Seyirciler alkış tutuyor. Adam Dominikliyim diye lafı çeviriyor. Anlıyoruz ki otellerde Kübalılar’ın kalması yasak. O adam da Dominik Cumhuriyeti’nde yaşadığı için biraz da eşi sayesinde kalabiliyor burada. Bu olay dışında pek birşey olmuyor gece de. Calle 62’de de hayat yok, üç tarafı açık olduğundan. Yaşayarak öğreniyoruz ki, tropik ülkelerde hava yağmurlu, serin ve rüzgarlı iken yapacak pek birşey yok; tabii turistseniz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;* Varadero Plajı: Bembeyaz kumlu Varadero plajı, Karayipler’ın en güzel plajı olarak geçiyor tatil rehberlerinde; ama güvenlik kurallarına uyarsanız. Sahil güvenlik ekipleri sıklıkla yer alıyor 20 kilometre uzunluğundaki plaj boyunca. Denize girerken ve yüzerken sahildeki bayrakların renklerini kontrol etmeniz gerekiyor. Kırmızı bayrak; kesinlikle denize girme, sarı bayrak; denize girebilirsin ama dikkatli ol ve derinlere gitme, yeşil bayrak; denize giriş serbest.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-6539477449665447742?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/6539477449665447742/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=6539477449665447742' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/6539477449665447742'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/6539477449665447742'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2010/01/kuba-gunluklerim-10-gun.html' title='Küba Günlüklerim - 10. Gün'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S98MvvX-6mI/AAAAAAAAF74/TdH85tSnhYo/s72-c/IMG_0859.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-6291228108102779790</id><published>2010-01-08T21:48:00.004Z</published><updated>2010-05-12T18:04:14.386+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küba Günlüklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Küba Günlüklerim - 9. Gün</title><content type='html'>&lt;div&gt;8 Ocak 2010: Varadero’yı görmek için sabırsızız. Beyaz ve ince kumlar, palmiye ağaçlı plajlar ve prensipte sevmediğimiz ama ilk kez kalmak zorunda kalacağımız 4 yıldızlı herşey dahil otel bizi bekliyor. Elda ve Felix ile vedalaştıktan sonra arnavut kaldırımlı yollarda tekerlikli valizin çıkardığı gürültüyle Viazul ofisine doğru ilerliyoruz. Plaza Mayor ve Casa de La Musica’ya hoşçakal diyerek bir daha buraları göremeyecek olmanın hüznü ile. Birçok insan var otobüs bekleyen bizimle birlikte. En garibi de birkaç gündür sürekli her yerde karşılaştığımız bir aile. Erkek zayıf, uzun boylu. Rengarenk keten bol pantolon ve keten uzun kollu beyaz gömlek giyiyor hep. Başında kenarları geniş, toprak rengi bir şapka; o da keten. Eşi diye tahmin ettiğim bayan uzun yerleri süpüren cins yırtmaçlı ve askılı açık renkli elbiseyle her karşımıza çıktığında. Bir de üç yaşlarında oğulları var; onu da kendileri gibi keten ağırlıklı giydiriyorlar, ayaklarında sandaletleri var. Tip olarak İspanyol Kübalı karışımı görünüyorlar. Biz otobüsü beklerken karşıdan bize doğru ağır ağır geliyorlar yanlarında el arabası süren bir adamla İspanyolca konuşarak. Çocuk da valizlerle birlikte el arabasında bu defa. Bu sırada Havana otobüsü hareket ediyor birçok turistle. Bizimkisi minübüs tarzı ufak bir araç. Otobüse göre daha konforlu görünüyor. Sıraya dizilip, valiz teslimi ve bilet kontrolünden sonra numarasız yerlerimize oturuyoruz. Yaklaşık dört saat sürecek yolculuğumuz başlıyor Varadero’ya doğru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1IGLwQYtCI/AAAAAAAAFwE/d0gycirWNx8/s1600/IMG_0845.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1IGLwQYtCI/AAAAAAAAFwE/d0gycirWNx8/s320/IMG_0845.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yolculuk sırasında polislerin bir el işaretiyle istedikleri araca binebildiklerini görüyor, şoför ve muavinin ise tanıdıklarının evlerine erzak bırakmalarına ve birinden aldıkları malları bir başkasına iletmelerine şahit oluyoruz. Varadero’ya vardığımızda otobüs ekstra ücret karşılığı yolcuları istedikleri otellere bırakacağını söylüyor. Biz de bu sayede kısa bir Varadero turu yapmış oluyoruz bizim otele varana dek. Farkediyoruz ki burasının modern gelişmiş bir tatil yöresinden farkı yok. Geniş kaldırımlar, yollar, arabalar, dükkanlar, parklar, restoranlar, barlar ve oteller ile dizayn edilmiş dev bir tatil köyü. Hatta Küba’nın ilk ve tek alışveriş merkezi bile burada. Önceden okuduklarımızla birebir örtüşüyor bu şehir. Merkezde Kübalı yok denecek kadar az, çalışanlar dışında. Bu kısımda casa particular da yok; sadece 2-5 yıldız arası değişen genelde herşey dahilci bir sistem var.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Palma Real oteline vardığımızda etrafta yoğun bir İngilizce duyuyoruz. Kanada ve Manchester’dan direk Varadero havaalanına gelen turistlerle dolu otel. Hemen bileğimize otel tasmasını geçirip herşey dahil nimetlerden faydalanmaya koşuyoruz ödediğimizin üzerinde yeyip içmemiz gerek mantığıyla. Eski ama Küba yolculuğundaki en lüks odamıza eşyaları atıp havuz başındaki pizzacıya uğruyoruz ilk. Devlet işletmesi olduğundan herşey belli bir standartta; ama lezzet olarak Elda ve Lumino’nun yemeklerini aratıyor. Amaç karın doyurmak olmalı diyerek plaja koşuyoruz; hemen birer kokteyl* alıp kendimize birer de şezlong buluyoruz şişman turistler arasında. Hafif dalgalı deniz öylesine ılık ki insan çıkmak istemez. Dışarısı rüzgarlı, denizden daha serin. Güneş yerini gölgeye bırakana dek plajdan ayrılmıyor; sonrasında ise odaya dönüp akşam için hazırlanıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Açık büfe yemekler, barlarda kokteyller; gelsin içkiler, gitsin tatlılar tarzında bir akşam geçirirken, günlerdir Kübalılar’la iletişimde olduğumuzdan dolayı olsa gerek şimdi de etraftaki tek Küba kökenli olan garsonlara yaklaşıyoruz. Onlarsa işlerini yapıyor olmanın verdiği ciddiyetle bizimle muhabbete girmiyor. O sırada gece eğlencesinde Küba hayatının tasvir edileceği bir gösteri olduğunu öğreniyoruz. Havuz başına giderek gelen geçen turistlerin dedikodusunu yapıyoruz gösteri saatine dek; tabii elimizde tuttuğumuz herşey dahil kokteylleri yudumlayarak. Şov başladığında gerçekler kafamızda dank ediyor. Bunlar bizim günlerdir Küba’daki insanlarla yaşadığımız olayları dalga geçer bir şekilde komiklik olsun diye turistlere sergiliyorlar. Heriberto’nun anlattığı Fidel’in yasaklatıp Raul’un tekrar başlattığı horoz dövüşlerini, Trinidad’da Afrika kökenlilerin esirlikten kurtulma mücadelelerini, Havana’daki falcıları, Kübalı genç kızların/erkeklerin bir turist bulup ülkeden kaçma isteklerini alaylı bir şekilde anlatarak turistleri eğlendirmeyi amaçlıyorlar. Elbette hoşumuza gitmiyor bu şov ve Küba’yı anlatış biçimleri. Calle 62 diye yakınlardaki bir bardan söz etmişti okuduğum forumlarda insanlar. Oraya atıyoruz kendimizi Küba’da hissedebilmek umuduyla. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Tipik bir Kuşadası barı, turistlerin oturduğu masalar, ufak sahnede canlı müzik, dans yarışmaları sergileniyor. Barın üç yanı açık olduğundan eğlence dışarı sokağa taşmış. Sokaktakilerin bir çoğu da Kübalı gençlerden oluşuyor. Vinales ve Trinidad’dan farklı olarak buradaki gençler daha süslü, giysileri gündelik hayat için değil gece için, makyajlı ve bakımlılar. Diğerleri gibi terlikle değil, topuklu ayakkabılarla dans ediyorlar sokakta. Bir grup Kübalı gencin salsa dansını izliyoruz ağzımız açık kalarak. Sanırım şu dansa davet türü yarışmalara çıksalar birinciliği açık farkla kazanırlar. Varadero barlarında turist bölgesi diye olsa gerek içki fiyatları Küba’nın diğer yerlerine göre en az iki kat pahalı. Sahnede, güzel bayan turistlere şişman erkeklerin yaptığı kucak dansı yarışması başlıyor. Buraya da daha fazla dayanamayacağımızı anlayıp geceyi noktalıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;* Kokteyl ve Küba: Mojitoyu daha önceden anlatmıştım, otelde rom baz alınarak yapılan birçok kokteyli tatma fırsatımız oldu. Belki de otelin en iyi yanı buydu. Cuba Libre; kola ve rom. Daiquiri; rom, yeşil limon suyu, şeker veya tatlandırıcı. Pina colada; rom, ananas suyu ve hindistan cevizi kreması. Bacardi; rom, yeşil limon suyu ve tatlandırıcı, Daiquiri gibi. Bumbo (Bombo); rom, su, şeker ve nutmeg (Nutmeg, küçük hindistan cevizi gibi birşey, baharat tadı veriyor) veya tarçın. Flaming volcano; rom, brandy, ananas ve portakal suyu ile badem şurubu eklenerek yapılıyor. Ayrıca adını hatırlayamadığım domates suyu ve rom, süt ve rom içeren daha birçok kokteyl var Küba’da.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-6291228108102779790?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/6291228108102779790/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=6291228108102779790' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/6291228108102779790'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/6291228108102779790'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2010/01/kuba-gunluklerim-9-gun.html' title='Küba Günlüklerim - 9. Gün'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1IGLwQYtCI/AAAAAAAAFwE/d0gycirWNx8/s72-c/IMG_0845.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-899057425328543465</id><published>2010-01-07T08:47:00.004Z</published><updated>2010-05-12T18:04:58.521+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küba Günlüklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Küba Günlüklerim - 8. Gün</title><content type='html'>7 Ocak 2010: Sabah tura yetişmek için erkenden uyandık bugün. Elda’nın hazırladığı kahvaltıdan sadece meyve sularını çabucak içip ekmek arası jambonlarımızı yanımıza alıyoruz günün ilerleyen saatlerinde gerekebilir diye. Arnavut kaldırımlı sokaklarda nereden geldiği belli olmayan sulara basmamak için çabalayarak Parque Central meydanına nefes nefese varıyoruz. Büyük, eski ama bakımlı bir kamyon var binmemiz için. Neşeli ve konuşkan tipik bir tur rehberi bizi karşılayarak üzeri açık ve sandalyeler dizili kamyona binmemize yardımcı oluyor. Sandalyeler sıkıca bağlanmış birbirine ve kamyona. Yine de ilginç bir yolculuk olacağı belli ilk dakikalardan. Diğer turistlerin binmesini beklerken bir yandan da köşe başlarındaki büfelerden ekmek arası jambon almak için sıra bekleyen Kübalılar’ı izliyoruz. Kamyon yola çıkarken bizi el sallayarak uğurluyor bazısı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehirden uzaklaşıp önce ana yola çıkıyor, oradan da Topes de Collantes yönüne tırmanmaya başlıyor kamyon. Virajlı yollarda kamyon üzerinde bir sağa bir sola sallanıyoruz ve iyi ki de montları yanımıza almışız. Herkes birkaç kat daha giyinip sarınıyor iyice rüzgardan korunmak için. Bir süre sonra kamyon duruyor; bir kafenin yer aldığı bu noktada birkaç kişi tuvalete doğru koşarken biz de diğerleriyle birlikte merdivenleri takip ederek bir inşaatın çatısına çıkıyoruz manzara için. Trinidad, Ancon ve La Boca’yı birarada görebiliyoruz buradan. Daha sonra da bindiğimiz kamyon hakkında bilgi edinmek üzere tur rehberini sorguya çekiyoruz. Rus yapımı ZIL marka kamyon, Angola’ya yardım için gönderilmiş 70’lerde Angola’nın bağımsızlık savaşı sırasında. Savaştan sonra da Küba’ya geri getirilerek turistik amaçlarla kullanılmaya başlanmış. Tur rehberi de bizim nereli olduğumuzu soruyor. Türk’üz cevabını duyar duymaz rakı muhabbetine giriyor. Şaşkınlıkla soruyoruz biz de rakıyı nasıl bildiğini. Meğer geçen sene bir Türk grubu varmış gezilerinde rehberlik ettiği. Onlar rakı getirmişler yanlarında Küba’ya, tur rehberine de ikramda bulunmuşlar tabii. Mola bitiyor ve kamyona doluşup, iyice sarınıp bir sonraki noktaya harekete geçiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hx5YsGgMI/AAAAAAAAFkQ/xxaqruFS7wY/s1600/IMG_0801.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hx5YsGgMI/AAAAAAAAFkQ/xxaqruFS7wY/s320/IMG_0801.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Eskiden hastane şimdi ise özel terapi ve rehabilitasyon merkezi olan 210 odalı dev Kurhotel’e geliyoruz. Otel çalışanları nedeniyle çevrede bir de yerleşim alanı oluşmuş, okulu hatta üniversitesi ile. Las Villas Üniversitesi 1980’den beri faaliyette. Buradan kahve müzesine geçiyoruz. Fransızlar’ın adaya yerleşmesi ile kahveyi ve kahve üretimini öğrenen halk, iklimin kahve bitkisi yetişmesine uygunluğu ve toprağın bereketi sayesinde önemli bir pazar haline getirmiş Küba kahvesini. Küçük ve modern kafenin bahçesinde farklı köşelere yerleştirilmiş yeşil kahve meyvelerini, kuruyup kararmışları, öğütüldüğü el makinelerini, saklandığı kapları, sarıldığı yaprakları görüyoruz. Bu sırada aklımıza Türkiye’de bir kahve müzesi olup olmadığı takılıyor. Hiç duymadığımızı farkediyoruz üzülerek. Kafenin içi de müzenin devamı; duvarlarda eski fotoğraflar, kölelerin yaşadığı ve çalıştığı yerler gösteriliyor haritalarda ve resimlerde. Kahve pişirilen eski kaplar sergileniyor. O sırada tur rehberi bize dönerek, “Kahve Türkiye’den Avrupa’ya yayılmış siz daha iyi bilirsiniz gerçi” diyor. O sırada herkes bize bakınca utanıyoruz keşke Türk kahvesinin nasıl pişirildiği dışında kahve hakkında söyleyecek birşeylerimiz olsaydı diye. Haritayı inceleyip kahvenin Anadolu’ya Yemen’den geldiğini görünce yıllardır bilip kullandığımız sözün anlamını çözüyoruz: “Kahveler Yemen’den mi?” deriz ya hep uzun sürdüğünde pişirilmesi. Tanıtım bitince bizlere kahve ikramı yapılıyor; espresso* tarzı. Bu sırada diğer turistlerle tanışma ve muhabbet imkanı doğuyor. Aslen İngiliz ama Avustralya’da yaşayan bir aile 7-8 yaşlarındaki iki kızlarıyla yolculuk yapıyor. Güney Amerika’yı, Ekvator’u ve yağmur ormanlarını gezmişler ufaklıklar o yaşta. Tropik bitkileri sayıyorlar birbirlerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar kamyona bindikten sonra yürüyüş parkurunun başlayacağı noktaya varıyoruz birkaç kilometre sonunda. Uzun, zorlu bir parkur olacak diyor tur rehberimiz. Jambonlu ekmekleri yemenin tam zamanı. Adamın ardında tek tek sıraya dizilip, başlıyoruz uygun adım yürümeye toplam yirmi kişi, ikisi çocuk. Kahve bitkilerinin palmiye gölgelerinde yetiştiğini, palmiye ağacının her milimetresinin tütün bitkisi sarma, kahve depolama, mutfak inşaatı yapma gibi farklı amaçlarda kullanıldığını, dokununca kapanan bitkinin yapraklarını, leşlerin onlarca kilometre üzerinde uçan yırtıcı kuşları ve daha birçok şeyi anlatıyor bize arada bir durarak. Tepeden aşağıya doğru iniyoruz ve el değmemiş gibi görünen tabiatın keyfini çıkarıyoruz yol boyunca. Tarihte ilk defa bir turist turuna katıldık; ama tura katılmadan da buraları görebilmek çok zor olurmuş diye konuşuyoruz. Uzun bir yürüyüş sonrası şelalelerin başladığı noktaya varıyoruz nihayet. Senenin çok kısa bir süresinde su olurmuş buralarda ve şanslıyız ki biz ona denk geldik. Çünkü az ilerideki durgun suda yüzmek için soyunmaya başlıyor gruptan insanlar. Su öyle soğuk ki soyunup giyinmeyi göze alamıyorum. O sırada Baran nehre atlıyor bile diğer birkaç kişiyle. Ufak kızlar da yüzüyor; ama ben cesaret edemiyorum; su buz gibi. Tur görevlisi de kışın biz yüzmeyiz diyor; tabii 25ºC onlar için kış. Serinlemiş ve ferahlamış olarak sudan çıkanlar üzerlerini değiştiriyor yanımızda; kabin, tuvalet tarzı yerler yok. El değmemiş, değmesine de izin verilmeyecek bir yer burası.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HyMFfzGxI/AAAAAAAAFks/uaSO48OyqqY/s1600/IMG_0821.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HyMFfzGxI/AAAAAAAAFks/uaSO48OyqqY/s320/IMG_0821.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HyC38LFGI/AAAAAAAAFkg/tfR3Mz2_wJc/s1600/IMG_0810.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HyC38LFGI/AAAAAAAAFkg/tfR3Mz2_wJc/s320/IMG_0810.JPG" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Dönüş için giyinmesi, atıştırması biten yola koyuluyor. Tur rehberi “İnerken en önde, çıkarken en sonda olurum” diyor. Biz de yavaştan tırmanmaya başlıyoruz Baran’la. Artık öğle saati olduğundan taşların üzerinde güneşlenen kertenkeleleri fotoğraflıyor, etrafımızda ötüp bir uçan bir konan Küba ulusal kuşu tocororoyu** gözlemliyoruz. Yukarı doğru çıktıkça hava ısınıyor, üzerimizdekileri bir bir çıkartıyoruz. Arada bir çatallaşan yollarda yönünü şaşıran bizden öncekilerle birlikte indiğimiz yolu bulmak için beyin jimnastiği yapıyor, bir süre ilerledikten sonra doğru veya yanlış yolda olduğumuzu farkediyoruz. Başlangıç noktasına döndüğümüzde yorgun ve açız. Bakıyoruz bizden önce varanlar yerlere atmış bile kendilerini. Şelalede üşüyüp suya girmeyen ben bile çeşmenin altına kafamı sokuyorum serinlemek için. Herkes toplandıktan sonra tekrar kamyona doluşuyoruz turun son durağı olan restorana gitmek üzere. Dağlar arasındaki bu güzel yerin turlar ve turistler için olduğu belli, yani devletin yeri. Herkes yemeğe saldırıyor bir an evvel, kalite ve lezzet arayan yok; biz dahil. Yemek olarak domuz rosto, yanında haşlama sebze ve kurabiye tarzı aperatifler var sadece. Mecburen yiyoruz; çünkü yiyecek başka birşey yok. Masadan kalkıp kendimizi çimlere atıyoruz kahve eşliğinde. Güneş altında yemek sonrası tam siesta yapılası bir yer. Tur rehberi bu civarda oturduğu için bizden ayrılıyor bir traktöre otostop çekerek. Biz de ona el sallayıp kamyonla Trinidad yoluna gidiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HyGXhxw5I/AAAAAAAAFkk/TAwfHik1gW4/s1600/IMG_0811.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HyGXhxw5I/AAAAAAAAFkk/TAwfHik1gW4/s320/IMG_0811.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;Parque Central’da bitiyor tur ve herkes ayrı bir yöne dağılıyor. Biz de casa’ya gitmeyip önceki gün seçtiğimiz birkaç resmi satın almak için Plaza Mayor’a çeviriyoruz rotamızı. Baran iki değişik müzik aleti satın alıyor kendisine; ama pazarlık yapabilir miyiz diye çat pat İspanyolcamızla uğraşırken adam kafamdan bir kolye geçiriyor hediye olarak kuru baklagillerin dizilip boyanmasıyla yapılmış. Ben de iki ufak resim seçiyorum eve getirmek için. Viazul otogarına gidip ertesi sabah için Varadero biletlerini ayarlıyoruz. O sırada karşı kaldırımdan tanıdık iki sima geçiyor. Onlar da bizi tanıyor ve el sallıyor yanımıza doğru ilerlerken. Silvia ve Maurizio, Vinales’te, birlikte mağara aradığımız İtalyan çift. Ayaküstü selamlaşıp akşam yemeğinde buluşmak üzere yer ve saat kararlaştırıyoruz hemen. Lonely Planet’te okuduğum bir yeri, Kübalı bir ailenin işlettiği Sol &amp;amp; Son adlı lokantada buluşmayı öneriyorum onlara. Biz oraya gitmeyi önceden kararlaştırmış ve Elda’ya akşam yemeği hazırlamamasını söylemiştik sabah. Akşama hazırlanmak için casa’mıza doğru ilerlerken, sanki eski bir dostla Küba’da karşılaşmış gibi hemen nasıl da yemek için sözleştik onlarla diye konuşuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HyWPepgCI/AAAAAAAAFlA/VjV5jFMgRPQ/s1600/IMG_0847.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HyWPepgCI/AAAAAAAAFlA/VjV5jFMgRPQ/s320/IMG_0847.JPG" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Casa'ya dönünce Elda ve Felix'le hesabı kapatıyoruz. Felix bize sürpriz olarak çalıştığı şeker fabrikasından şeker kamışı getirmiş. Çok şaşırıyoruz, bizim için onu kesip, ki bayağı sert bir odun, soyarak ortasından çıkan beyaz lifli bitkiyi dilimliyor. Nasıl yiyeceğimizi de gösteriyor; ağzımıza atıp çiğniyor, tüm suyu emiyor ve lifleri çıkarıyoruz. Öyle tatlı bir su çıkıyor ki çiğneme sonucu sanki az sulu bol toz şeker yiyoruz. Esmer ve beyaz şeker arasındaki farkı soruyorum Baran'ın tercüme yapmasıyla, hiç bir fark olmadığını, kamışın dallandığı yerlerin kahverengi olduğunu ve&amp;nbsp;dolayısıyla&amp;nbsp;oradan elde edilen şekerin de kahverengi olduğunu söylüyor. Avrupa'da organik şeker diye kahverengi şeker çılgınlığı yaşandığını anlatıyoruz; gülüyor, hiç bir fark yok arasında diyerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sol &amp;amp; Son’a vardığımızda onların bizden önce gelerek dört kişilik bir masaya oturduğunu gördük. Eski eşyalarla dolu bir ev burası bazısı içeride bazısı bahçede 7-8 masası bulunan. Yan masada gündüz turda beraber olduğumuz birkaç kişi de var. Yemek için tavuk istedim, güzel yaptıklarını okumuştum önceden. Tombul orta yaşlı bir adam yapıyor servisi; sahibi yani evin babası olsa gerek. Bize bir porsiyon tavuk kaldığını, balıkların bittiğini, sadece domuz etli birkaç çeşit yemeği kaldığını anlatıyor. Bu tür yerlere paladares deniliyor, casa particular gibi aile işletmesi. Her istediğiniz her zaman bulunmuyor, mutfakta malzeme kalmayınca da kalanlardan ne varsa yiyorsunuz. O nedenle çok taze ve lezzetli herşey. Sabah ve öğle domuz yediğimi duyunca tavuğu bana bırakıyorlar nazikçe. Yemekler geldiğinde birbirimizinkinden tadıyor, yine İngilizce, Türkçe, İtalyanca muhabbet ediyoruz. Hatta bir ara Maurizio tavşanı Bugs Bunny diye tarif ediyor ingilizcesini bilemeyince, epey gülüyoruz. Onlar İtalyan, biz Türk olunca ortak çok konu çıkıyor konuşacak başta yemekler, zeytinyağı, Avrupa Birliği gibi. Ardından önceki akşam gittiğimiz bara götürüyoruz onları. Trinidad’a yeni geldiklerinden biz üç gündür edindiğimiz deneyimleri paylaşıyoruz onlarla. Gece sonunda biz onları Londra’ya çağırıyoruz, onlar da bizi Toskana’ya davet ediyorlar. Güzel bir gece geçirmenin keyfiyle e-posta değiş tokuşu yaptıktan sonra ayrılıyoruz. Dünya’nın başka bir yerinde bu çiftle karşılaşsak yine böyle muhabbet olur muydu, yoksa Küba’nın sıcak havası, ortamı ve doğası mıydı bu tılsımı sağlayan?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Espresso: Konsantre kahve içeceği, sıcak suyla basınç altında ince öğütülüp demlenir. Diğer kahve çeşitlerine göre en yoğun olanıdır ve latte, macchiato, mocha gibi kahveler espresso baz alınarak üretilir; krema, süt ve esanslar katılarak. Türk kahvesi gibi küçük fincanlarda içilir; tek farkı telve bulunmaması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Tocororo: Cuban Trogon da denilen Küba resmi bayrağının renklerini (mavi, beyaz ve kırmızı) aldığı Küba’ya özgü ufak cinste bir kuş. Nesli tükenmek üzere olan bu kuş Küba’nın Sierra Maestra ormanlarında yoğun olarak görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-899057425328543465?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/899057425328543465/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=899057425328543465' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/899057425328543465'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/899057425328543465'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2010/01/kuba-gunluklerim-8-gun.html' title='Küba Günlüklerim - 8. Gün'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hx5YsGgMI/AAAAAAAAFkQ/xxaqruFS7wY/s72-c/IMG_0801.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-5603628759549936817</id><published>2010-01-06T23:08:00.004Z</published><updated>2010-05-12T18:04:01.443+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küba Günlüklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Küba Günlüklerim - 7. Gün</title><content type='html'>&lt;div&gt;6 Ocak 2010: Evde taze meyve suları ve kahve eşliğinde kahvaltıdan sonra havanın güzelliğinden etkilenip mayolarımızı da giyiyoruz ne olur ne olmaz diyerek. Sokaklar sabah işe ve okula giden insanlarla dolu. İlk olarak cambio’ya (banka) uğrayıp biraz daha döviz bozduruyoruz. Her zamanki gibi turistlerden ve Kübalılar’dan oluşan uzun bir sıra var önünde. Önceki gece kapalı olan turizm ofislerinden nerede ne var diye sorup soruşturup Playa Ancon’a* (Ancon plajı) nasıl gideceğimizi öğreniyoruz. Her saat başı şehri dolanan ve plaja da uğrayan servisler burada da var tıpkı Vinales’teki gibi. Durakta uzun bir sıra var önümüzde turistlerle dolu. Biz de beklemeye koyuluyoruz. Taksiler de yolun karşısında sıraya girmiş. Baran gidip öğreniyor ücretini; hemen hemen aynı fiyata götürüyor eğer yanımıza iki kişi daha bulursak. Arkamızda bekleyen turistlere teklif ediyoruz taksi paylaşmayı. Kabul etmiyorlar. O sırada otobüs geliyor; ama o kadar dolu ki ancak ön sıralardan birkaç kişi binebiliyor. O sırada biz ne olduğunu farkedene dek taksiler atak davranan müşterilerle yola koyuluyor. Önümüzde duran orta yaşlı bir çift bize taksi paylaşmayı teklif edince hemen kabul ediyoruz; ama bu kez de ortada taksi kalmıyor. Biraz bekledikten sonra kanun dışı çalışan bir araç sahibiyle anlaşıyoruz. Bizi 1947 model yeşil bir Plymouth** ile plaja götürecek. Otobüse binip diğer taksileri kaçırdığımıza üzülmüyoruz arabayı görünce; hatta seviniyoruz. Böyle bir araçta seyahat fırsatı her zaman ele geçmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HxuabrXCI/AAAAAAAAFj8/uxyqD8YNduk/s1600-h/IMG_0774.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HxuabrXCI/AAAAAAAAFj8/uxyqD8YNduk/s320/IMG_0774.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Arabadaki diğer çift Alman. Bizim Türk olduğumuza şaşırıyorlar ve Berlin’deki Türkler’den bahsediyorlar: kebapçı olarak bilinen Türkler’den. Yol boyu İstanbul, Avrupa Birliği-Türkiye ilişkileri, Alamancılar ve futbol üzerine konuşuyoruz. Tabii bir de bindiğimiz araba hakkında. Erkek olan arabanın kendisiyle yaşıt olduğunu söylüyor gülerek. Dönüş için saat kararlaştırıp bizi gelip almasını rica ediyoruz arabanın sahibinden. Alman çift bir gün önce de bu plajdaymış; bize görülmesi, yapılması, yenilmesi gerekenleri anlatıyor ayrılmadan önce. Bizse sabırsızız, kumlara koşmak istiyoruz hemen. Deniz türkuvaz renkli, güneş tepemizde parlıyor, kumlar altın rengi incecik, hafif rüzgar ise yüksek palmiye ağaçlarını sallıyor. Hemen üzerimizi değiştirip atıyoruz kendimizi serin sulara ve ardından ılık kumlar üzerine.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Biraz uyku ve tembellikten sonra acıkmış olarak Almanlar’ın bize önerdiği pizzacıda soluğu alıyoruz. Burası bir otele ait olduğundan devletin yeri ve servis inanılmaz derecede yavaş. Garsonlar hesabı almak için bile gelmiyor masaya. Vinales’te konuştuğumuz birkaç turistle karşılaşıyoruz pizzacıda. Herkes bizimle aynı güzergahı paylaşıyor gibi geliyor bana bir gün eksik bir gün fazla. Nihayet dışarı çıktığımızda akşamüzeri serinliğini farkediyoruz rüzgarı daha sert estiren. Sahilde yürüyüş yaparak Alman çiftle buluşma vaktini bekliyoruz hafiften bronzlaşmış olan derimizde tuz izlerinin keyfiyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hxv1xEkXI/AAAAAAAAFkA/hfmwRZ3nqd4/s1600-h/IMG_0775.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hxv1xEkXI/AAAAAAAAFkA/hfmwRZ3nqd4/s320/IMG_0775.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;1947 yaşındaki arabayı bekliyoruz; ama gelmiyor. 15 dakika bekledikten sonra adamın belki başka bir işi çıktığını ya da daha iyi kazanç sağlayacağı müşteri bulduğunu Alman çiftin erkeğine anlatmaya çalışıyoruz. Fakat o inatla, o aracı beklemek istiyor. Herhalde Alman mantığı olsa gerek; gelecek denildiyse gelecek. Otellerde çalışan Kübalılar’ın binmesi için halk otobüsleri geliyor. Bizim orada beklediğimizi görenler bizi otobüse davet etse de Almanlar ısrarla beklemekte kararlı. Yaklaşık yarım saat bekleyiş sonunda nihayet pes ediyorlar ve başka bir taksiye atlayıp gün batımı için Casa de la Musica merdivenlerine yetişiyoruz böylelikle. Plaza Mayor’da birçok dükkan var el yapımı müzik aletleri, takılar ve yağlı boya resimler satan. Dükkanları gezip resimleri inceliyoruz uzun uzun eve hatıra birkaç şey götürmek üzere. Ben resimlere kilitlendim daha çok, Baran da Afrika kökenli müzik aletlerine. Turizm ofisleri kapanmadan Topes de Collantes*** turu ayarlıyoruz ertesi güne. Ev sahiplerimiz orayı mutlaka görmemizi istemişlerdi ve tura katılmaktan başka ve ekonomik gidiş yolu yok ne yazık ki.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Elda sofrayı hazırlarken ben de 2 yaşındaki torunuyla oynuyorum. Kıvırcık saçlı, melez, yerinde duramayan bu erkek çocuğu zaptetmek çok güç. Onu bir süre balıklarla oyaladıktan sonra annesi gelip alıyor yemeğimiz hazır olduğu için. Balık ağırlıklı bir menü var sofrada bu akşam yanında siyah fasülyeli pilavla. Evin erkekleri de arkadaşlarını ağırlıyor terasta neşeli bir içki sofrasıyla. Bize tanıdık geliyor bu muhabbetler.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Gece hava oldukça serin ve belki de bu sebeple bir önceki akşamın eğlencesi yok meydanda. Çin’li Yuna ile karşılaşıyoruz burada da; dünya mı küçük yoksa bizi mi takip ediyor diye şakalaşıyoruz bile. Canlı müzik olan başka bir mekan buluyoruz; kapıda bilet kesiyorlar; ama meydana göre daha korunaklı olduğundan içeri giriyoruz ve iyi ki de burayı seçiyoruz. Şovlar, dans ve müzik bu gece burada. Oturacak yer buluyor ve eğlenmeye bakıyoruz. Afrika kökenli dansçılar burada çıkıyor bu gece farklı danslarla. Arada bir turist bir Kübalı eş oluyor yine salsa yapmak için. Rüzgardan korunaklı bu barda iyi vakit geçiriyoruz tatilimizin yarısı bitti diye kadeh kaldırarak.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;* Playa Ancon: Küba'nın güney sahillerindeki en iyi kum ve plaj burada. Trinidad'a araba ile 15 dakika uzaklıkta bu tatil yöresinde üç otel bulunuyor. Tek kötü yanı ki oteller sizden saklar, gün doğumu ve gün batımında ortaya çıkan sinekler. Serbest ve tüplü dalışın yanı sıra balıkçılık turları da turistler tarafından ilgi görüyor.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;** 1960’lara dek Küba Amerikan arabalarının en büyük alıcısıymış. Zamanında geniş, ağır, aile arabalarını tercih etmişler hep ithal ederken. Amerikan ambargosundan sonraysa ancak Rus Lada marka arabaları satın alabilir olmuşlar ki bunlar da birkaç on yıldan fazla dayanamamış. Halbuki adadaki Amerikan arabaları hala kullanımda ve çoğu turistlere hizmet ediyor. Kendi arabasını satın almak da güç bir Küba’lı için. Hem pahalı hem de benzin fiyatlarını karşılamak imkansız ekonomik olarak.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;*** Topes de Collantes: Küba’nın en yüksek tepelerinden biridir. Trinidad ve Şeker Fabrikaları Vadisi gibi iki önemli dünya mirası eteklerinde yer alır ki tüm bölge doğal koruma alanıdır. Kahve üreticilerinin yaşadığı bu bölgeye, Batista eşinin hastalığı nedeniyle dev bir tüberküloz tedavi merkezi yapar. Yönetim değişikliğinden sonra, önce okula daha sonra da rehabilitasyon ve özel tedavilerin yapıldığı bir otele dönüşen dışarıdan çirkin görünümlü bu binanın odalarında birçok ünlü ressamın resimleri yeralır. Etrafında ise doğal bir cennet saklıdır yürüyüş parkurları arasındaki şelaleler, mağaralar, kanyonlar, nehirler ve göllerle.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-5603628759549936817?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/5603628759549936817/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=5603628759549936817' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5603628759549936817'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5603628759549936817'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2010/01/kuba-gunluklerim-7-gun.html' title='Küba Günlüklerim - 7. Gün'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HxuabrXCI/AAAAAAAAFj8/uxyqD8YNduk/s72-c/IMG_0774.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-5628965689624834444</id><published>2010-01-05T12:38:00.004Z</published><updated>2010-05-12T18:03:46.203+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küba Günlüklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Küba Günlüklerim - 6. Gün</title><content type='html'>5 Ocak 2010: Tatildeyiz demeden sabah 6’da kalkıyoruz; Trinidad’a gitmek için ayarladığımız taksi saat 7 civarı bizi almaya gelecek çünkü. Salı günleri hariç hergün Vinales’den Trinidad’a Viazul işliyor. Salılar için de 4 kişiye özel taksiler ayarlanıyor hemen hemen otobüsle aynı fiyata denk geliyor. Yoksa önce Havana’ya oradan da Trinidad’a geçmemiz gerek yolu biraz uzatarak. Lumino’nun enfes kahvaltısı sonrası yanımıza verdiği bir şişe guava suyunu da alıp uzun bir vedalaşma sahnesi yaşıyoruz. Hatta Baran dayanamayıp tekrar tekrar sarılıyor Lumino’ya yakın bir akraba misali. Lumino da bize “Seneye sizi bebekle bekliyoruz, siz gezersiniz ben bebeğe bakarım” diyor bir anne gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tesadüfen arabada birkaç gün önce karşılaştığımız Arjantin’li çift var Trinidad gezisinde bize eşlik edecek olan. Onların hem İspanyolca hem de İngilizce bilmeleri sayesinde şöforle ilişkimiz kesilmiyor yaklaşık yedi saatlik yol boyunca. Malia ve Gabriel ile tanışıyoruz ve arka koltukta sıkışıp kaynaşıyoruz iyice. Bir aylığına gelmişler Küba’ya; kıskanıyoruz tabii. Arjantin’de Sosyoloji üzerine master yapıyorlar ve üniversite öğretim görevlileri aynı zamanda. Malia üniversite değişim programıyla Avrupa’da yaşamış bir sene, İngilizcesi oldukça iyi. İkisi de başta Che Arjantin kökenli olduğundan Küba’dalar. Bir de sosyoloji okuduklarından komünist düzende yaşayan insanları gözlemlemek amaçları. Bu sebeple genelde bizim gibi turistlerden kaçıp halk arasına karışmışlar seyahatlari boyunca. Tek lüksleri bindiğimiz bu taksiymiş iki haftadır süren yolculuklarında. Trinidad sonrasında Che ve adamlarının Küba’nın güney doğusunda Sierra Maestra’dan başlayan yolculuk güzergahında, ormanlar-parklar içinde bir tur yapmayı düşünüyorlar. Yolculuk boyunca konuşacak çok şey buluyoruz; ama sıcaktan yorgun düşünce birbirimize yaslanıp uyuduğumuz da oluyor. Baran ve Gabriel uzun boylu olduklarından sırayla öne geçiyorlar her molada. Vinales’ten Havana’ya doğru gittikçe kapalı ve serin hava yerini sıcak ve bunaltıcı havaya bırakıyor. Öğle civarı yol üzerindeki köylerden birinde duruyoruz. Bütün domuz çeviren bir adamın tezgahında uzun kuyruklar oluşmuş ekmek arası domuz eti almak isteyenlerden. Şoför de sıraya giriyor; Arjantinliler de inip hemen alıyorlar birer domuz etli sandiviç. Biz de alsak mı derken o sırada domuz ve ekmekler üzerinde gezinen sinekleri görünce iştahımız kaçıyor. Trinidad’a az kaldı diyerek Londra’da depoladığımız bisküvilerle idare ediyoruz. Hayat kurtarıcı bu abur cuburlar burada. İyi ki forumları okuyup almışız yanımıza.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havana’nın biraz güneyinden geçerek ilerlediğimiz rotamızda güzel ve eski bir şehir olan Cienfuegos’a geliyoruz Trinidad yolunda. Burası da Trinidad kadar ünlü, turistik ve dünya mirası listesinde. Denize tekrar yaklaşmış olduğumuzun belirtisi soluduğumuz havada. Bu yolculuk sırasında bir kez daha Küba’yı gezmek için araba kiralamadığımıza memnunuz. Yollarda ne bir tabela, ne yön gösteren oklar ne de trafik işaretleri var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trinidad’da kalacağımız yeri Lumino ayarladı. Küba’da her casa sahibinin başka şehirlerde tanıdığı casa’lar var müşterini paslaştığı. Birbirlerini yüzyüze tanımasalar da telefon vasıtasıyla biliyorlar ve kendi misafirlerinin ne yöne gideceklerini öğrendikten sonra önerilerde bulunuyorlar. Lumino bize arkadaşında yer olmadığını; ama arkadaşının bize başka bir yer ayarladığını söylemişti. Sabah şoföre de bizzat kendisi adresi tarif etmişti. Taksici bizi arnavut kaldırımlı Trinidad sokaklarından geçirdikten sonra, yüksek kırmızı tahta kapılı bir casa önünde bırakıyor. Malia ve Gabriel ile kısaca vedalaşıyoruz yine görüşürüz buralarda diyerek. Casa sahibi yaşlıca bir adam; bizimle tanıştıktan sonra haydi bakalım diyerek çantaları yüklenip asıl casa’mıza, Casa Elda'ya doğru yola koyuluyoruz. Adam önde biz arkada epey bir yürüdükten sonra Santa Ana kilisesi karşısında bahçeli tek katlı bir eve giriyoruz. Tipik Trinidad evi olmaması canımızı sıkıyor ilk etapta. Orta yaşlı kısa kıvırcık saçlı, hareketleri ağır ama gülümseyen bir bayan (Elda) ve eşi Felix ile tanışıyoruz. Odamızı gösteriyorlar; hayli geniş, örtü ve çiçeklerle süslü bir oda bahçenin bir kenarında. Yemek masası avluda, etrafında büyük akvaryumlar var içinde renkli balıklar yüzen. Elda bizi merdivenle çatıya çıkarıyor, manzara da odaya dahil. Şimdilik herşey iyi görünüyor; ama Lumino’dan sonra hiçbir casa sahibine ısınamayacağımızı anlıyoruz. Casa sahipleri genelde evin hanımı; casa isimleri de evin hanımının ismi. Ev sahipleriyle tanışma faslını geçip odaya kaydımızı yaptırdıktan sonra dolaşmak için dışarı atıyoruz kendimizi. Tabii öncesinde Elda’dan bize akşam için yemek hazırlamasını rica ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hx2jlr2kI/AAAAAAAAFkM/Y9MolOKMVRA/s1600-h/IMG_0793.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hx2jlr2kI/AAAAAAAAFkM/Y9MolOKMVRA/s320/IMG_0793.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;On dakikadan az bir yürüyüş mesafesinde şehrin göbeği; Plaza Mayor. Havana ve Vinales sonrasında burası bambaşka bir yer. Aynı ülkede bu kadar farklı mimari, farklı ülkeler tarafından işgaller’den* kaynaklanıyormuş. Buraya da Fransızlar gelip yerleşmiş Haiti’deki isyandan kaçıp. Evler yüksek tavanlı, küçük pencereli, renkli tahta kapılı genelde. Trinidad’da da Havana’daki gibi dolandırıcılar olduğunu okuyup dinlemiştik hep; ama buradakiler bizi pek rahatsız etmiyor. Kimbilir belki de biz alıştık. Biraz arnavut kaldırımlı dar sokaklarda dolaştıktan sonra, ki Trinidad da bir açık hava müzesi gibi, şimdilerde müze, 1500’lerde zengin bir şeker tüccarının evi olan geniş avlulu yapıya doğru ilerliyoruz. Saat 5’e yaklaştığından görevli bayan içeriye girmemize izin vermiyor; ama biz biraz ısrar biraz da rica ederek kendimize bilet kestiriyoruz. Amacımız kuleye çıkarak Trinidad’ı kuşbakışı tanımak. Biraz sıra bekledikten sonra dar, tahta merdivenlerle yukarı çıkıyoruz ve muhteşem manzara bizi bekliyor orada. Tüm gün arabada tıkılmışlığın acısını çıkartıyoruz; kuşlar bir gösteri yapıyor uzaklarda dağlara doğru, gün batıyor diğer yanda denize. Aşağıda Trinidad sokakları cıvıl cıvıl rengarenk. Müzik sesleri yayılıyor her yönden aynı ritim farklı ezgilerle. Yorgunluk gidiyor, ferahlıyoruz. Aşağıya inip sokak arasında bir kafe buluyoruz bol turistli. İçerisi çok güzel döşenmiş. Toprak kaplar içerisinde rom, limon ve şekerle yapılan bir içki servisi var. Onu yudumlayıp tabii ki bir köşede çalan canlı müziği dinliyoruz yine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evde Elda yengeç hazırlamıştı bize. Lumino kadar çok ve çeşitli yapmasa da, yanındaki mezeler ve salatalar ile ideal bir akşam yemeği yiyoruz. Hava gün batımında serin buralarda da. Yemek masası ise avluda. Buradaki ailenin asmalı konak tarzı bir evi ve kültürü var gibi geliyor bize. Elda ve Felix dışında ailenin araba tamircisi (tamirhane de evin diğer ucunda) oğlu ve gelini iki yaşındaki bebekleriyle evin bir odasında yaşıyor. Öte yandan oğlunun ilk eşinden olan on yaşında bir erkek çocuğu da burada yaşıyor ve cici annesiyle araları oldukça iyi. Evin gelini gündüz çalışıp akşamları çocuklarla oyunlar oynuyor. Biz bahçede yemeğimizi yerken, onlar da aynı vakitlerde mutfakta yiyorlar yemeklerini. Önce çocuklar, sonra erkekler ve en son da kadınlar sırasıyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HxlxZamQI/AAAAAAAAFjs/3drQThpvEnE/s1600-h/IMG_0755.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HxlxZamQI/AAAAAAAAFjs/3drQThpvEnE/s320/IMG_0755.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Giyinip süslenip, montlarımıza da sıkıca sarınıp Plaza Mayor yolunu tutuyoruz. Kilise yanından geniş bir merdivenle yukarı doğru giden çıkmaz sokak geceleri açık hava barına dönüşüyor Casa de la Musica adıyla. Dileyen (tabii ki turistler) masalara, dileyen merdivenlere oturuyor. Canlı müzik yapan kalabalık orkestranın müziği şehrin sokaklarında yankılanıyor. Biri turist biri Küba’lı eşler pistte salsaya başladı bile. Trinidad’ın da salsa ve gece hayatı meşhur. Tüm gençler burada, adım atmaya yer yok. Bar önünde epey bir sıra bekledikten sonra birer sek rom alıp plastik bardaklarda, Pinar del Rio’dan satın aldığımız puroyu yakıyoruz denemek için. Ben sevmiyorum pek; ama Baran az da olsa havaya giriyor bir Baba 3 misali tüttürüyor dumanı. Üşüyünce biz de kendimizi piste atıyoruz; kime ne onlar kadar güzel salsa yapamıyorsak? En azından çabalıyoruz. Daha sonra ilerdeki merdivenlerde oturan yolda beraber geldiğimiz Arjantin’li çifti görüp yanlarına gidiyoruz. O sırada sahnede çoğu zencilerden oluşan dansçılar var. Kölelikten bugüne gelişlerini anlatan uzun ve güzel bir gösteri sergiliyorlar. Burada da birkaç şarkı arası para toplama veya cd satma olayı var; ama hakediyorlar. Bu tür gösterilere bilet almak için Avrupa’da bir dünya para ödeniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Küba’nın işgalleri: Christopher Columbus tarafından 1492’de keşfedildiğinde İspanyollar sahip çıkıyor adaya ta ki 1762’de Havana İngilizler’in hakimiyetine geçene dek. 1900’lere dek Amerika ve İspanya Küba için sürekli savaşıyor. Yerli halk İspanyollar’ı sevmese de şeker ve tütün yetiştirmeyi onlardan öğreniyor. Hatta Afrika’dan köleler getiriliyor yeterli iş gücü sağlansın diye. Havana’nın işgali sırasında İngilizler de yanlarında kölelerini getiriyor dışarıdan. 1791’de Haiti de köle sayısı soylu sayısını geçip de devrim olduğunda Haiti’den kaçan Fransızlar soluğu Küba’da alıyorlar ve onlara Avrupa’da Türkler’den öğrendikleri kahveyi ve nasıl yetiştirileceğini öğretiyorlar. Küba 1800’lerde şeker sayesinde altın devrini yaşıyor. Daha sonra ise köleleğin kaldırılması, Amerika ve bağımsızlık mücadeleleri ile bugünlere geliyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-5628965689624834444?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/5628965689624834444/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=5628965689624834444' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5628965689624834444'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5628965689624834444'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2010/01/kuba-gunluklerim-6-gun.html' title='Küba Günlüklerim - 6. Gün'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hx2jlr2kI/AAAAAAAAFkM/Y9MolOKMVRA/s72-c/IMG_0793.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-5201521635584077195</id><published>2010-01-04T17:32:00.004Z</published><updated>2010-05-12T18:05:12.632+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küba Günlüklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Küba Günlüklerim - 5. Gün</title><content type='html'>4 Ocak 2010: Sabah erkenden Lumino bize sesleniyor, kapıdan işaret ediyorum üzerime kalın birşeyler alıp geleceğimi. Hava sabahları ve akşamları oldukça serin. Bu sabah bir taksiyle anlaşıp Pinar del Rio’ya tütün fabrikasına gideceğiz; o nedenle Lumino erkenden kahvaltıyı hazırlamış bile. Heriberto’nun eşi ilkokul öğretmeni. O okula, biz de taksi durağına evden birlikte çıkıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Planımız bir saati tütünlerin nasıl sarıldığını öğrenerek geçirmek, birkaç saati de Pinar del Rio merkezini görerek geçirmek ve gün batmadan Vinales’e dönmek. Taksici bizi bekleyecek şekilde anlaşıyoruz. Buradaki esnaf gerçekten Havana’dakilerden çok farklı, bize güven veriyorlar. Havana’da sözleşip anlaştığın taksiler seni almak için gelmeyebiliyormuş. Yarım saat yolculuk sonrası Partagas tütün fabrikasının kapısına vardığımızda fabrikanın kapılı olduğunu tur otobüsleriyle gelen yüzlerce turistle birlikte öğreniyoruz. İşin garibi, bayram değil seyran değil ve kimse o gün kapalı olacağını bilmiyor oranın, tur rehberleri dahil. Hayal kırıklığı içerisindeyiz ve Küba’da bazı şeylerin keyfi kararlara bağlı olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Havana’daki fabrikayı görürüz dönüşte diye teselli ediyoruz birbirimizi. Taksicimiz bize çok yakında bu bölgeye özgü bir rum(rom)* fabrikası olduğunu söyleyip bizi oraya götürmeyi teklif ediyor. Tanıdıkları sayesinde turist kafilesine katılmamıza gerek kalmadan özel tanıtım yaptırtıyor bizim için. Rom içkisinin nasıl yapıldığını öğrendikten sonra tatmak ve satın almak için yapılmış bölüme geçiyoruz. Bu bölüm turistlere hizmet verdiği halde içerideki atmosfer tam bir köy bakkalını andırıyor. Farklı çeşitlerini tadıp; Pinar del Rio yöresine ait bir şişe rom ve akşam denemek için de birkaç çeşit puro satın alıyoruz. Pek hoşumuza gitmeyen Pinar del Rio’da toplam bir saat bile geçirmeden tekrar Vinales’e dönüyoruz. Yolda taksiciye bizi tanıdığı bir tütün çiftliğine götürüp götüremeyeceğini soruyoruz. Olmaz mı? Hemen kendimizi mogoteler arasında bir bahçede tütün bitkileri arasında buluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasır şapkası, yanık teni ve güneşten kısılmış gözleriyle bahçe arasından 50 yaş üzerinde görünen; ama ancak 40’larında biri geliyor ve elimizi sıkıp tanıştıktan sonra garip sesler çıkarıp kümes hayvanlarını çağırıyor yanına. Onları yemleyip bir süre sevdikten sonra bizi palmiye ağaçlarından örülmüş ve içerisinde tütün yaprakları kurutulan yüksek çatılı tütün evine doğru götürüyor. Gün ışığından birden karanlığa geçince gözlerimiz kararıyor ve tütün bitkilerinin nemli kokusu ciğerlerimizi dolduruyor. Sigara sevmememize rağmen bu koku bizi rahatsız etmiyor. Yeni asılmış ıslak, yarı kurumuş ve tam kurumuş yapraklar büyük bir özenle dizilmiş. Bize yaprakları tek tek elletip kokmamızı istedikten sonra palmiye yaprağına sarılı kuruma işlemini tamamlamış yapraklardan çıkarıyor birkaç tane. Eliyle olabildiğince düzleştiriyor ve içerisine tütün yerleştirip asma yaprağı sarar gibi iki yaprağı beraber kullanarak bir puro sarıyor. Sonra da bir ucunu keserek yakıp içiyor karşımızda. Şapkasını çıkarıp ne kadar sağlıklı olduğundan bahsediyor saçlarını göstererek; çünkü puro içmenin bir kuralı ciğerlerine çekmemek sigaranın aksine diye anlatıyor. Bir şiir okuyup bize de birer tane sarıyor hediye amaçlı. Olay sonuna doğru bir şova dönüşse de biz tütün hakkında çok şey öğreniyoruz orada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HtfI0U1jI/AAAAAAAAFiA/tVj8rvHms4w/s1600-h/IMG_0659.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HtfI0U1jI/AAAAAAAAFiA/tVj8rvHms4w/s320/IMG_0659.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğleden sonra için, ana caddeden beyzbol sahası’na** doğru ayrılan yoldan devam eden bir yürüyüş parkuru oluşmuş ya da oluşturulmuş mogotelere doğru giden. Bölge insanlarının iki gündür verdiği güven ve azıcık ilerlettiğimiz İspanyolca’mızla kendimizi bahçeler arasında, kah çamurlu kah at pislikli ama her daim kıpkırmızı topraklarda yürür buluyoruz. Ortalıkta kimseler yok bizden başka, zaman zaman at üzerinde turistler ve köylüler geçiyor; selamlaşıyoruz. Öyle huzurlu bir yer ki, keşke yarın gitmek zorunda olmasak diye geçiyor içimizden. Hava güneş tepede olduğu sürece sıcak. Bugüne dek görmediğim yakıcı Ocak güneşi mutluluk veriyor bana. Huzur içinde kuş sesleriyle birlikte yürüyor, Küba hakkında muhabbet ediyor, Londra’dan getirdiğimiz abur cuburları atıştırıyor ve arada bir durup fotoğraf çekiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir saatten fazla yürüdükten sonra ileriden kadın ve erkek sesleri geldiğini farkettik birden. Yaklaştıkça, bağrışarak bize doğru gelen bir çift turist olduklarını görüyoruz. Bize sesleniyorlar uzaktan geldiğimiz yönü göstererek; anlamıyoruz. Ellerindeki haritalara bakıp tartışıyorlar. İyice yaklaşınca konuşmalarından İtalyan bir çift olduklarını ve haritalarında işaretli bir mağaraya gitmek istediklerini anlıyoruz. Önce bildiğimiz birkaç İspanyolca kelime ile iletişim kuruyoruz; ama aldığımız İtalyanca cevaplar karşısında Baran’ın yedi sene önce bir İtalya gezisi nedeniyle öğrendiği İtalyanca’sı işe yarıyor ve ne demek istediklerini tahmin ediyoruz. Bizi önce İspanyol zannediyorlar, ama Türk olduğumuzu söyleyince İtalyanca’yı nasıl öğrendiğimizi sorguluyorlar o arada. Otuzlarında, hayli neşeli bir çift. Bize, onların peşine takılmamızı teklif ediyorlar gidecekleri mağarayı överek. Böylece Silvia ve Maurizio ile tanışıyor ve onların peşine düşmeye karar veriyoruz; ama ortam o kadar garip ki bizim İspanyolca bildiğimiz kadar Silvia İngilizce biliyor ve Baran’ın İtalyanca bilgisi başlangıç seviyesinde. Ben İtalyanca bilmiyorum, Maurizio da İngilizce bilmiyor. Sessiz kırmızı topraklı patika bir anda dört farklı dilin konuşulduğu kahkaha dolu bir ortama dönüşüyor. Maurizio çok komik, meraklı ve bilgili bir adam. Her gördüğü otu, böceği, yaprağı elleyerek “Silvia mio love, ...” diye birşeyler anlatıyor eşine. Arada bir bize de dönüp ne olduğunu söylüyor İtalyanca; anlamadığımızı farkeden Silvia araya girip çatpat İngilizcesiyle bize açıklamaya çalışıyor. Bazen de Baran İtalyancayı anlayıp bana Türkçe çevirisini yapıyor. Bu şekilde arada kaybolup arada geçenlere yol sorup ilerlemeye devam ediyoruz Vinales vadisinde ta ki uzakta bir tütün evi görene dek. Maurizio hemen tütün evi içine kafasını sokuyor, içeriden davet alınca da bize dönüp eliyle gel gel işareti yapıyor. Dışardan bir tütün evi gibi de olsa içeride çeşitli meyveler, purolar ve çuvallar dolusu pirinç var. Evin sahibi ve eşi hindistan cevizinin tepesini kesip bize ikram ediyor içmemiz için. Bir çift de İngiliz var kendi özel rehberleriyle içeride oturan, onlar da mola vermişler burada, tanışıyoruz herkesle. Şeker kamışı suyu bile içiyoruz, kendi kurdukları şeker kamışı suyu sıkma aletiyle. Biraz dinlenip muhabbet ettikten sonra, tabii herkes anadilinde konuşuyor, yola devam ediyoruz yine bahçeler arasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1IF8MpxByI/AAAAAAAAFvo/IC0DCI3PCuQ/s1600-h/IMG_0680.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1IF8MpxByI/AAAAAAAAFvo/IC0DCI3PCuQ/s320/IMG_0680.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır tarlalarının yanındaki bir kulübede birkaç kişi görüyoruz taraçada oturan. Maurizio onlara da mağaranın yerini soruyor ve mağara görevlisini buluyor sonunda. Öyle gizli saklı bir yerde ki, kendimiz bulamazdık, tıpkı Los Aquaticos’ı kendi başımıza bulamayacağımız gibi. Gaz lambaları yakılıyor, çantalardaki fenerler çıkarılıyor. Önde Küba’lı görevli, arkasında İtalyan çift ve en arkada da biz başlıyoruz kaygan ve ıslak kayalar üzerinde karanlığa doğru ilerlemeye. Maurizio, görevliden daha çok konuşuyor mağaranın oluşumu, sarkıtlar ve dikitler hakkında. Her dediğini bir anlayabilsek! Epey büyük bir mağara Cueva del Silencio; en dibe kadar gidip dönüyoruz hepbirlikte. Çıktığımızda görevliye bahşiş bırakıyoruz; ama Maurizio gene adamı sorguya çekmeyi sürdürüyor ağaç, kuş, böcek hakkında. Sonunda mağarayı birlikte bulup keşfetmenin hazzıyla İtalyan çiftle yollarımızı ayırıyoruz memnun olduk diyerek. Onlar bizim bir önceki gün yaptığımız geziyi yapacaklar Cuevo del Indio yönüne, biz ise son Vinales saatlerini yine mogoteler arasında geçirmek istiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hxaeqr53I/AAAAAAAAFjQ/ozIBtFNegiE/s1600/IMG_0724.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hxaeqr53I/AAAAAAAAFjQ/ozIBtFNegiE/s320/IMG_0724.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Şarkılar söyleyerek, arada durup fotoğraf çekerek ya da çantadaki abur-cuburla piknik yaparak tüm yolu geri yürüyoruz Vinales’e doğru. Beyzbol sahasından geçerken gözümüz sahanın doluluğuna takılıyor, farklı yaş gruplarındaki çocukların oyunlarını izliyoruz bir süre. Sonra odaya dönüp ertesi sabah için hazırlanmayı aklımızdan geçiriyoruz; ama eve vardığımızda Lumino’nun mojito teklifine hayır diyemiyoruz. Bana özenle mojito yapmasını öğretiyor, derdi evimize döndüğümüzde Baran’a aynısını hazırlamam. Baran’ı benden daha çok seviyor gibime geliyor. Taze nanesi bahçeden ve romu da peso marketten mojitoyu hazırlıyorum; hoşuna gidiyor Lumino’nun. Ufak bir şişe rom hediye ediyor bize. Baran da benim için hazırlamak istiyor bir tane; ona çok gülüyor. Küba’da da kadın erkeğe hizmet eder anlayışı yaygın. Karşılıklı mojitomuzu yudumlarken Heriberto da sek romuyla muhabbete dahil oluyor ve başlıyoruz sakallıları*** çekiştirmeye. Halkın inek eti yemesinin yasak olduğu Küba’da yasadışı yolla inek kesen birine 25 yıl hapis cezası veriliyor ya da süt çok pahalı olduğundan çocuklara belli bir yaşa kadar bedava dağıtılıyor diye anlatıyor Heriberto.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1IGJKpltYI/AAAAAAAAFv4/Pm-yrAm3Z-g/s1600-h/IMG_0727.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1IGJKpltYI/AAAAAAAAFv4/Pm-yrAm3Z-g/s320/IMG_0727.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bu akşam Küba’nın geleneksel yemeklerinden kızarmış tavuk var ana yemek olarak yanında yine bir sürü çeşitle. Lumino defterini getiriyor bize yazmamız için, Türkiye ve Küba’nın da yerini gösteren bir dünya haritası çiziyoruz ona, bir de yaptığı yemekleri. Eminim bizi de anlatacak arkamızdan başkalarına. Hesabı kapattıktan sonra getirdiğimiz ilaç, kalem, sabun vs türü şeyleri bırakıyoruz. Öyle mutlu oluyor ki Lumino, keşke daha çok getirseymişiz diye üzülüyorum. Sabaha görüşmek üzere diyerek Lumino bizi meydandaki Casa de la Musica’ya yolluyor salsa yapmamız için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Girişte turistlerin 2 CUC, Kübalılar’ın ise 2 peso ödediği salsa gece klübünde sahnede yine canlı müzik ve çılgınca dans eden insanlar var. Yaptıkları figürler öyle karışık ki gözümüzü ayırmadan izliyoruz. Genelde bir Kübalı bir turistle eş olup dansediyor gece boyunca. Okuduklarıma ve duyduklarıma göre bir içki ya da klübe giriş için Kübalı bay veya bayan, turist kişiye dans öğretiyor gece boyunca. Tüm masalar doluydu ve hatta Çinli Yuna’yla merhabalaştık, kaldığı casa’nın sahipleriyle oturuyordu bir masada. Vinales’te sevdiğim şey buydu. Havana’da turistlerin olduğu hiç bir yere Kübalılar giremiyordu pahalılıktan veya yasak olduğundan. Burada ise aynı masayı paylaşabiliyorduk bir eğlence akşamında. Geceyi tamamlamadan önce biz de kendi çapımızda dans etmeye başladık bir köşede; ne de olsa seneler önce birkaç aylığına salsa dansı öğrenme maceramız olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Rum (Türkçe karşılığı rom): Pekmez türevleri ile şeker kamışının mayalanması ve damıtılması sonucu üretilir. Damıtma sonucu ortaya çıkan saf beyaz sıvı meşe ağacından varillerde bekletilir. Başlıca üretim yeri Karayipler ve Güney Amerika. Havana Club da Küba’nın en meşhur ve en iyi romu. 3 yıl beklemişleri genelde Cuba Libre, Pina Colada, Mojito türü kokteyl yapımında kullanılırken 12 yıllık, 7 yıllık ve hatta 25 yıllık Matusalem sek içmek için en iyisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;** Beyzbol ve Küba: 1860’larda Amerika’ya eğitim amacıyla gidip dönenler tarafından yayılan bu oyun Küba’nın resmi sporu. 1959 Devrimi’nde tüm diğer sporlarla birlikte bir süreliğine yasaklanmış olsa da, günümüzde hemen hemen her köyde bir amatör takım bulunmakta, her köşe başında beyzbol muhabbeti dönmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** Sakallılar: Heriberto eliyle sakal işareti yapıyordu ne zaman Fidel ve adamlarından bahsetse. Onlar hakkında konuşmak yasak olmasa da her köşe başında Fidel’in adamları bulunmakta ve haklarında konuştukları duyulursa konuşan ciddi bir şekilde cezalandırılmakta imiş.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-5201521635584077195?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/5201521635584077195/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=5201521635584077195' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5201521635584077195'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5201521635584077195'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2010/03/kuba-gunluklerim-5-gun.html' title='Küba Günlüklerim - 5. Gün'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HtfI0U1jI/AAAAAAAAFiA/tVj8rvHms4w/s72-c/IMG_0659.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-8424788963594055791</id><published>2010-01-03T12:44:00.005Z</published><updated>2010-05-12T18:05:24.793+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küba Günlüklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Küba Günlüklerim - 4.Gün</title><content type='html'>3 Ocak 2010: Lumino'nun "Deniiii... Deniiii" diye seslenmesiyle kendimi kapıda buluverdim. Kahvaltı masasını yumurta, meyve suyu, reçel, ekmek, çay ve kahve ile donatmıştı bile. Birer ceket giyip oturduk yerlerimize. Küba'da kapalı mekan yok; kafeler, restoranlar, barlar hep açık hava. Yemek masaları da balkonlarda tabii. Şansımıza sabahlar ve akşamlar oldukça serin olduğundan biz de yemekleri ceket giymeden yiyemez olduk Vinales’te.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünün gezisi, Lonely Planet rehberindeki bir tura katılmak. Başlangıç noktası birkaç kilometre ilerdeki Valle de Viñales National Park olduğundan Lumino’yla muhabbeti kısa kesip ana caddede bir taksi çeviriyoruz. Turun başlaması gereken yerde kimseler yok. Yoksa bu Lonely Planet gene bize bir oyun mu yaptı? Hemen taksiye tekrar atlayıp Vinales’ın diğer ucundaki La Ermita otelinin turlarına katılalım dıyoruz ve 10 dakikadan az bir zamanda varıyoruz otele. Gerçekten de tüm turistler burada. Biraz bekleme sonunda aradığımız turu bulamıyoruz ve onların önerdiği atlı turist gezisine de katılmak istemeyip kapı önündeki durakta turistler için şehir servisini bekliyoruz bir süre. Onun sayesinde farklı yerlere gidip, inip, gezip tekrar biner ve hemen hemen her yeri görürüz diye düşünüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim ilk durağımız Muralla de la Prehistoria. Evrim teorisinin kayalara resmedildiği ve etrafının da restoran, park, bar türü yerlerle çevrelendiği turistik bir mekan. Pek hoşumuza gitmiyor; yani bize göre Vinales dokusuna uymuyor burası, çok turistik ve posh. Yan yolda, ağaçlar arasındaki dar patikadan vadi içerisine doğru yürüyüş yapalım diğer araç gelene dek diyor ve mogotenin etrafında turlamayı düşünüyoruz. Haritada Los Aquaticos işaretli, belki onu da bulabiliriz diye yanımızdan geçenlere soruyoruz. Sonunda at arabası üzerinde genç bir tütün işçisi bizi oraya götürebileceğini söylüyor. Bizden para isteyen bir dolandırıcı mı acaba diye keyfimiz kaçıyor önce; ama adam para istemem diyerek bizi utandırıyor. Ufak at arabasına atlayıp yol denilemeyecek patikalardan yokuş yukarı tırmanıyoruz. Baran adamla çat-pat İspanyolca konuşuyor, bense etrafa bakıp düşmemek için sıkı sıkı tutunuyorum. Muz bahçeleri arasından geçiyor ve bir evin yakınında duruyoruz. Anlaşılan adamın evi; evdekilerle selamlaşıp ayakkabılarını değiştiriyor ve başlıyoruz tarlalar içinde iki ufak köpeği ile adam önde biz gerisinde yürümeye. Bir süre sonra yol iyice karmaşıklaşıyor ağaçların arasında. Baran dönüp “Yolu ezberlemeye çalış, ne olur ne olmaz” diyor. İçimde bir tedirginlik başlıyor. Öyle güzel yerlerden geçiyoruz ki bu tedirginlik yüzünden tam anlamıyla zevk alamıyorum muhteşem doğadan. Keşke tüm parayı yanımıza almasaydık diye geçiriyorum içimden; birşey olduğu takdirde eve dönecek paramız bile olmayabilir dönüşte. Bu düşüncelerle birlikte önce patikalardan yokuş aşağı iniyor, daha sonra mogoteye iyice yaklaşıp tırmanmaya başlıyoruz. Patika zamanla yok oluyor; sanki ilk biz geçiyoruz bu çalılar arasından. Zamanla üzerimizdekileri de tek tek çıkarıyoruz hava gittikçe ısınıyor. Etrafta biz ve bitkilerden başka canlı yok. Yılan korkumu gidermişti Heriberto burada asla olmaz diyerek bir gece önceki muhabbette. Keşke köylülerin güvenirliği hakkında da birşeyler sorsaydık diyorum ki o sırada yüksekçe bir yerdeki mağara ağzına varıyoruz. Neyse ki şimdilik doğru yerdeyiz diye rahatlıyorum tabii doğruluğu ne kadar doğru ise. Biraz oturup soluklanırken yolda bulduğumuz rehberimiz bize bu mogote tepelerinde yaşayan insanlar olduğunu anlatıyor Los Aquaticos’a yıkanmaya gelen. Akraba ve tanıdıkları ancak at binerek onları ziyaret edermiş. Avustralya’daki Aborjinler ve Walkabout* geliyor aklıma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mağara önündeki sinekler ısırmaya başlıyor, ben de kaşınmaya. Bize haydi mağaraya inelim diyor; sallapati yapılmış merdivenimsi tahtaları göstererek. Ben hayatta inmem diyorum Baran’a ucu bucağı görünmeyen karanlığı işaret edip. Zaten şimdiden açıkta kalan her yerimi sinekler yedi ve adamın bizi aşağıdaki mağarada bırakıp kaçmayacağı ne malum diye söyleniyorum. Baran’ın da hevesini kırıyorum; ama sen git, birşey olursa ben burdayım diyorum. O da beni mağara ağzında yalnız bırakmak istemiyor. Vazgeçiyoruz Los Aquaticos kaynağına inmekten. Rehberimiz de üzülüyor suyu görmediğimize. Geriye dönüş yolunda artık daha rahatız, rehberimize güven duymaya başlıyoruz. Evine vardığımızda 6CUC bahşiş verip vedalaşıyoruz. Biraz da adam hakkında kötü düşündüğümüz için kendimize kızıyoruz. Modern dünya insanları olarak güvensizlikten kaynaklanan bu huzursuzluk içimizde bizi taa Küba’da, Pınar Del Rio’nun Vinayes mogoteleri arasındaki uçsuz bucaksız doğada bile yalnız bırakmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muralla de la Prehistoria’ya geri dönüp servise biniyor ve Cueva del Indio’ya varıyoruz. Az önceki Los Aquaticos’tan öyle farklı ki, turist otobüsleri ve turistler canımızı sıkıyor. İçeri girmekten vazgeçip yol kenarından Vinales’e doğru yürüyor; bahçesinde büst olan okullar, verandasında iki sallanan sandalyeli tahta evler, 1950’lilerden kalma arabalar, at binen köylüler, yol kenarına bağlanmış keçiler, koyunlar ve tütün bahçeleri eşliğinde Cueva de Santo Tomás’a varıp mola veriyoruz. Arkamızda Çinli bir kız olduğunu farketmiştik önceden; molada kız yanımıza gelip “Hi” diyor. Anlaşılan turistlerden kaçış yok burada bile. O sırada başlayan yağmurdan dolayı güneşten korunmak için yapılan tahta şemsiye altındaki bir çifte yaklaşıp biz de onlara “Hi” diyerek şemsiyelerine sığınıyoruz; artık 5 turistiz. Çinli Yuna, tek başına İngiltere’den kalkıp gelmiş gezmek için. Sürekli Küba’nın geri kalmışlığından, yemeklerinden, insanlarından şikayet ediyor şemsiye altında. Diğer çiftin de Arjantinli olduğunu öğreniyoruz; nihayet o sırada camları olmayan aracımız geliyor. Esen rüzgar ve çarpan yağmur damlalarıyla üşüyoruz şimdi de. Vinales girişinde Casa de Caridad Botanical Gardens var; şoföre rica edip iniyoruz. Böylece turistlerden de kaçtık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HtF2537YI/AAAAAAAAFhU/_hHLsbrH-R4/s1600-h/IMG_0619.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HtF2537YI/AAAAAAAAFhU/_hHLsbrH-R4/s320/IMG_0619.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Botanik bahçe, yardımseverlerin gayretiyle oluşturulmuş. İçinde muz ağaçlarından palmiyelere, adını bilemediğimiz nice tropikal ve rengarenk bitkilerin yer aldığı bir ufak bahçe. Türkiye’de salonlarda görmeye alışık olduğumuz bazı bitkiler, burada ağaç olmuş. Sahibine bahşiş önerdiğimizde önce makbuz kesip sonra bize kaldığı evin içini de gösterdi. Sonrasında tabii ki meydana ve ardından Patio del Decimista’ya gittik müzik eşliğinde bir yorgunluk kahvesi içmeye. Eve dönerken Trinidad yolculuğunu ayarladık; malesef bu sezon yer bulmak zordu otobüslerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hs6IPnBcI/AAAAAAAAFg8/K8UPylQGZq4/s1600-h/IMG_0567.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hs6IPnBcI/AAAAAAAAFg8/K8UPylQGZq4/s320/IMG_0567.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lumino, isteğimiz üzerine o akşam balık pişirmiş. Öncesinde çorba, yanında siyah fasülyeli pilav, muz kızartması, tamales, salata ve sonrasında Baran’a özel papaya tatlısı. Tamal bize en fazla değişik gelen oldu. Heriberto’yu çağırıp nasıl yapıldığını tarif etmesini istiyoruz. Mısır kabukları içine hamur ve mısır karışımı iç malzemeyi yerleştirilip pişirmiş Lumino. İlk kez yediğimizi duyunca şaşırıyorlar; papaya, guava, ananas gibi meyvelerin Türkiye’de yetişmediğini duyunca neler yetiştiğini duymak istiyorlar. Ayva, armut, nar onlara yabancı geliyor. Sonrasında Lumino’ya gezdiğimiz yerleri anlatıyoruz neşeyle. Heriberto’ya bakıyor anlamadığı yerlerde tercüme yapsın diye. Sonra onlar da bildiklerini ekliyorlar; örneğin 2008 Gustav** kasırgasında botanik bahçesinin nasıl korunduğunu. Daha sonra bize evinde ağırladığı müşterilerini ne kadar sevdiğinden bahsediyor, bazı komik hikayelerini anlatıyor onlarla ilgili. Ziyaretçi defteri tutuyormuş her gelene bir sayfa yazdırarak ve oğlu Heriberto’ya beni bu defterlerle beraber göm diye tembihliyormuş. Üçüncü defterini doldurmuş bile şimdiden. Her birini hatırlıyor yazılanları okuyamasa da; çünkü yazılanlar herkesin kendi dilinde genelde. Bu muhabbetlerle o akşam öyle çok yiyoruz ki Lumino gücenmesin diye, yemekten sonra sırt üstü beş dakika yatayım diyor ve sabaha dek kalkamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Walkabout; Ergenlik çağına gelen Avustralya Aborjinleri’nin manevi ve dinsel olarak olgunlaşmalarına neden olacağı düşünülen 6 ay süren yolculuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;** Gustav Kasırgası; 2008 yazında Küba’da Isla de Juventud ve Pınar del Rio bölgelerinde saatte 240km hızla esen rüzgarla kendisini göstermiş 4. şiddette kasırga. Selden korunmak için 250 bin kişi evlerini boşaltıp güvenli yerlere alınmış ve 500 binden fazla tütün yaprağı çuvalları da güvenli ve kuru bölgelere taşınmış. 90 bin ev yıkıldığı halde can kaybının görülmediği Pinar del Rio’da, görünen o ki Küba kasırgalarla başa çıkmasını öğrenmiş.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-8424788963594055791?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/8424788963594055791/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=8424788963594055791' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/8424788963594055791'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/8424788963594055791'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2010/03/kuba-gunluklerim-4gun.html' title='Küba Günlüklerim - 4.Gün'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HtF2537YI/AAAAAAAAFhU/_hHLsbrH-R4/s72-c/IMG_0619.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-5157252826615154373</id><published>2010-01-02T20:32:00.006Z</published><updated>2010-05-12T18:05:38.724+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küba Günlüklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Küba Günlüklerim - 3. Gün</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;2 Ocak 2010: Geceden saati kurmamıza rağmen henüz çalmadan uyandık sabah erkenden yeni yolculuk heyecanıyla olsa gerek. Taksi ayarlayıp Manuel’le vedalaşıp Viazul* otogarına doğru yola çıktık. Taksinin ilerlediği yolları bilir, yönümüzü tayin eder olmuştuk iki günde. Viazul garı Vedado’da Devrim Meydanı’na yakın sayılır. Oradan arabayla geçerken bir önceki günün yorgunluğu ve sıcağı geldi aklıma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Viazul ofisi birçok farklı dil konuşan turistlerle dolu. Kapının önünde küçük Lada taksiler beklemekte; her birinin şoförü sırayla yanımıza gelerek Vinales’e (Vinyales) götüreceği fiyatı teklif ediyor turistlere. Biz biletimizi henüz Londra’dayken almıştık. Baran bina içerisinde internet çıktısını bilet ile değiştirirken ben valizlerin başında taksicilere taksilerine ihtiyacımız olmadığını anlatmak zorunda kaldım; kısaca “No” diyerek. Birkaç turistle anlaşıp bizden önce yola koyulanlar oldu bile. Bense o şehirlerarası üç buçuk saatlik yolculuk için nasıl olur da en az 20 yıllık Lada taksilere güvenip binerler inanamıyorum. Kendi ülkelerinde “Health and Safety” diye en ufak bir olayda ortalıkları kaldıranların burada Lada taksi ile kaza yapmaları halinde sigorta şirketlerinin bile ödeme yapacağından süpheliydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayet valizleri görevliye teslim edip, tıpkı uçaktaki gibi, otobüse doğru ilerledik. Bu sırada kahvaltı yapmadığımız aklıma geliyor ve kafeteryada tek yiyecek olan ekmek arası jambondan yaptırıyoruz. Hayatta yediğim en kötü sandviç; ama yedim, hatta bitirdim. Otobüsler Küba’nın en lüks otobüsleri olmasına rağmen bana çocukluğumda İzmir-Burhaniye arası bindiğim otobüsleri hatırlattı. Koltuk numarası bilette yazsa bile, yoktu. Ortamdaki tuhaflıklar karşısında bir an diğer yolcularla gözgöze gelip gülümsüyorduk anlarcasına kafalarımızdan geçenleri. Yola koyulduktan bir süre sonra hemen hemen herkes uyumuştu. Bense bir an için bir görüntü kaçırmamak için pür dikkat etrafı izliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehirden çıktıktan sonra her yol birleşim yerinde insanlar bekleşmekte yol kenarlarında yanlarında çocukları, çantaları ve hatta bazısı köpekleriyle. Bunlar camion (kamyon) dedikleri arkasına oturma yerleri yapılmış, üstü brandalı bildiğimiz kamyonları ya da kendi peso otobüslerini(Astro) bekliyorlar. Boş yer olsa dahi bizim bindiğimiz Viazul tipi otobüslerle yolculuk yapmaları yasak. Zaten fiyatı onlar için çok yüksek. Bir de sarı giysili Amarillo denilen görevliler var ki bunlar geçen arabaları durdurup onun gittiği ve senin gitmek istediğin yöne göre seni araca yerleştiriyor ve az bir ücret karşılığı bol muhabbetle yolculuk yapabiliyorsun. Bizim yolculuk için halk yöntemlerini seçmememizin tek amacı vaktimizin darlığı. Arıza yapan bir otobüs ve olmayan ortak bir dil tatilimizi tamamen değiştirebilir. Risk almamayı seçmiştik; pişman da olmadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki saati geçmişti ki otobüsümüz Laz Terrazas ayrımına döndü. Heryer yemyeşil. Alışık olduğumuzdan çok farklı bir bitki örtüsü sağlı sollu yol kenarlarından sarkmakta. Bir süre sonra muhteşem bir göl kıyısında mola verdi otobüs. Barakalardan oluşan ekolojik bir köy burası ve Çinli dolu. Hemen göle doğru koştuk inince; öyle sakin ve huzur dolu bir yer ki cennet resmedilse burası olur. Çöp tenekeleri bile palmiye ağacı yaprağından. 1968'de planlamaları yapılan ve büyük bir özenle kurulduğu belli olan çevreye duyarlı bu eko-köy bugün ne kadar turistlere yönelik ne kadar Kübalılara tartışmaya açık.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HsoYNI1VI/AAAAAAAAFgY/jy57Ggr7No8/s1600-h/IMG_0528.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HsoYNI1VI/AAAAAAAAFgY/jy57Ggr7No8/s320/IMG_0528.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;Bulutlanmaya başlayan hava bu bölgeye mi özgü; yoksa Londra’dan güneş bulmak için kaçtığımız Küba tropik iklimi nedeniyle dün tenimizi yakarken bizi üşütecek mi bugün? Bunları tartışarak geriye kalan 45 dakikalık yolu da tamamlayıp Viazul dakikliğiyle saat iki civarı Vinales’e varıyoruz. Otobüs meydanda durdu ve birden etraf ellerinde beyaz kağıtlar tutan insanlarla doldu. Hatta dikkat edince birisinde “Casa Lumino** – Denis” okunuyor. Kağıdı tutan kadına el salladık bizimki diye sevinerek; ama kadın anlamıyor ve hala diğer 50-60 kişiyle birlikte elindeki A3 kağıda yazılı ismi heyecanla kaldırmaya devam ediyor. Böyle bir görüntüyle hiç karşılaşmamıştık daha önce, havaalanlarının bekleme salonlarında bile. Valizleri alıp önümüzü kesen diğer casa sahiplerine “No” deyip Lumino’nun yanında bittik “Hola” diyerek. Hemen sarılıp öptü bizi ve eliyle takip edin işareti yapıp İspanyolca konuşarak etrafı anlatmaya başladı anlamadığımızı bildiği halde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç dakika yürüdükten sonra evlerin arasından dar bir patika yolla Lumino’nun evine yani önümüzdeki üç geceyi geçireceğimiz casa’mıza vardık. Balkonda oturup taze sıkılmış meyve suyu içerken bir yandan da kayıt-imza işlerini oğlu Heriberto ile yarı İngilizce yarı İspanyolca tamamladık. Çok neşeli, samimi, sevgi dolu ve misafirperverler. Hatta biz oradayken çarşafları değiştirecek kadar da aileden hissettirdiler. Nerdeyse etrafı görmekten vazgeçip onlarla oturup muhabbet etmeyi tercih edeceğiz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hsscbw3cI/AAAAAAAAFgg/BhQWpu_at4g/s1600-h/IMG_0532.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hsscbw3cI/AAAAAAAAFgg/BhQWpu_at4g/s320/IMG_0532.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;Akşamüzeri olmuştu bile Hotel Jasmine’ye yürüyüşe başladığımızda. Otoyol kenarından yürümek zevkli olmadığı gibi sürekli yokuş yukarı; ama bir saat sonunda gördüğümüz manzara bize o yolu her gün yürütecek kadar güzel. Mogoteler***, tütün bahçeleri, tek katlı küçük evler, atlar, inekler, eski tip arabalar ve göz alabildiğince yemyeşil doğa... Dönüş daha hızlı oldu; ama uğramak istediğimiz tütün evi kapanmış bile. Ana cadde üzerindeki canlı müzik yapan kafede de yer bulamayıp, çünkü tüm turistler bizden önce dönmüştü gezilerinden, yolun karşısındaki yeni açıldığı belli olan diğer kafeye oturup yorgunluk kahvemizi içtik. Havana’dan sonra burası oldukça sakin, dinlendirici, güven verici ve serin.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HsyEtiEsI/AAAAAAAAFgs/XriOEOjUHZA/s1600-h/IMG_0552.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HsyEtiEsI/AAAAAAAAFgs/XriOEOjUHZA/s320/IMG_0552.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;&lt;br /&gt;Akşam yemeğini Lumino hazırlamış, harika bir yengeç yemeği, tatlı patates, siyah fasülyeli pilav (Moros &amp;amp; Cristianos), salata ve meyvenin yanında içimiz ısınsın diye de çorba yapmış. Hayatımızın en büyük ve lezzetli yengecini ve diğer tüm yemekleri Lumino’nun muhabbeti eşliğinde balkonumuzda yeyip canlı müzik olan Patio del Decimista’ya gittik. Beş kişiden oluşan müzik grubunun yaş ortalaması 50'nin üzerinde. Her biri birbirinden yetekli ve yılların verdiği müzik tecrübeleriyle bu yaşlarında sadece bahşiş toplayarak akşamları bar balkonun bir köşesinde çalan bu insanları hayretle dinliyoruz tüm gece boyunca. Üç şarkıda bir masaları gezen bahşiş kutusuna gerek birkaç CUC/peso attık gerekse kendi ortamlarında kaydettikleri ve ancak eve döndüğümüzde dinleyebileceğimiz CD'lerinden satın aldık. Yaklaşık on ufak masadan oluşan bu barda, Havana'dakilerin aksine Kübalılar da oturup müzik dinleyebiliyorlar. Bir kısım insan ise oradan geçerken balkonun önündeki kaldırımda arabalara yaslanıp çoluk çocuklarıyla birkaç şarkı dinleyip yollarına devam ediyorlar. Grubun solisti 70'lerinde olmasına rağmen bir çırpıda dans ediyor, ara verildiğinde çantasından sokak köpeklerine yiyecekler çıkartıp onları besliyor, hatta yol kenarında kendilerini izleyen çocukları bara gönderip içecek ısmarlıyordu. Biz de şaşkınlık içerisinde bu güzel adamları merakla takip ediyoruz daha neler yapacaklar diye. Grubun arkasındaki sandalyede oturan kadını, ancak gitar çalan kişinin bir aşk şarkısında ona doğru dönüp şarkıyı söylemesinde farkettik. Eşi veya sevgilisi olmalı, ve sessizce sandalyesinde oturup gözünü kırpmadan dinliyordu normal ev kıyafetleriyle. Herşey inanılmayacak kadar doğal Küba'da. En gizemli grup elemanı 60'larında en az, sürekli saatine bakıyor, ara verdiklerinde müzik enstrümanlarını toplayıp balkondan aşağı inip karanlık sokakta kayboluyor, bir 10 dakika sonra tekrar geri gelip enstrümanlarını yerleştiriyor ve grubun etrafa dağılmış diğer elemanlarına çıkışıp yine saatine bakıyordu. Her ara verdiklerinde bu şekilde davranması oldukça garibimize gitti. Diğer genç müzisyen ise, kendisini dinlemeye gelen sevgilisini en ön masaya oturtmuş, içecek ısmarlamış ve her ara verildiğinde yanına gidip sohbet ediyordu. Biz de Baran'la bir küçük Küba kasabasında böylesine güzel müzik yapan bu grubun İstanbul'da bir konsere davet edilmesi halinde biletlerinin en az 50 TL'den satılacağı ve Vinales'te bir gecede kazandıklarıyla, İstanbul konseri sonrası kazançlarının ne kadar farklı olacağı hakkında yorumlar yaptık müzik aralarında mojiholarımızı ufak plastik bardaklarda yudumlarken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi günün planını yapıp, Lumino'ya kahvaltıyı sabah 8'de hazırlamasını rica ettik. Güzel geçirmiştik Vinales'te ilk günü ve geceyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Viazul; turistlere hizmet veren Küba şehirlerarası otobüs şirketi. Dakikliği, serin klimaları ve yoğunluğu ile meşhur. Araba kiralamanın bir turist için pek akıllıca olmadığını, yollarda trafik işaretleri, levhaları bulunmadığını ve trafik kuralları olmadığını okumuştuk forumlarda. Viazul biletleri internetten de satılmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;** Casa Lumino'yu bulmamın hikayesini anlatmadan edemem. Kalacak yer ararken trip advisor sitesinden yorumlara da bakarim genelde. Üst sıralarda yer alan birkaç casa’ya e-posta göndermiştim; şu günler arası Vinales'te olacağız, yeriniz var mı diye. İnternete erişimleri kolay olmadığından hemen cevap vermelerini beklemiyordum; ama birinden anında cevap geldi; C. isimli bir bayandan. Kanada'da yaşadığını, bir sene önce Lumino'da kalıp onları çok sevdiğini, Kanada’ya döndükten sonra Casa Lumino adına e-posta adresi alarak onlara internet üzerinden müşteri ayarladığını ve birkaç güne kadar Lumino'yu telefonla arayarak benim için oda durumunu kesinleştireceğini yazıyordu. Çok etkilenmiştim bu durumdan; akrabası, arkadaşı olmayan bir kişinin sadece birkaç günde tanıdığı bir insana böylesine yardımcı olması her an karşılaşılacak bir olay değildi günümüzde. C. İle birkaç defa daha yazıştık gitmeden önce Küba’ya; bize hemen hemen her konuda tavsiyelerde ve öğütlerde bulundu biz daha sormadan. Mümkünse oradakilere pek yaygın ya da ucuz olmayan bazı gerekli malzemelerden götürmemizi tembihledi hediye olarak; örneğin İspanyolca gazete/dergi, kalem, sabun, ilaç, kullanılmayan giysi gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** Mogote; Dinazorlar döneminde oluştuğu bilinen ve kıyıya yakın yerlerde görülen kalkerden tepecikler. Dünyada sadece Küba’da ve Çin’de bu doğal yapılara rastlanılmış. Yüksekliği 25 metreyi geçmeyen bu köşeleri yuvarlanmış yapıların genişliği ise 10 ile 200 metre arasında kaydedilmiştir. İç kısımlarında mağaralar, şelaleler ve göller bulunabilen bu tepeler yürüyüş, tırmanma ve mağaracılık için mükemmel yerler.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-5157252826615154373?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/5157252826615154373/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=5157252826615154373' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5157252826615154373'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5157252826615154373'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2010/01/kuba-gunlukleri-3-gun.html' title='Küba Günlüklerim - 3. Gün'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HsoYNI1VI/AAAAAAAAFgY/jy57Ggr7No8/s72-c/IMG_0528.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-7068479197407918236</id><published>2010-01-01T19:14:00.008Z</published><updated>2010-05-12T18:05:52.979+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küba Günlüklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Küba Günlüklerim - 2. Gün</title><content type='html'>&lt;span style="font-size: 100%;"&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;01.Ocak. 2010; Yeni yılın ilk gününde Havana’da sıcak bir güne uyanmak gibisi yok. Bugünün planı Vedado bölgesini gezmek ve bu nedenle uzun bir sahil yürüyüşü yapmayı planladık Malecon boyunca. Sabah kahvaltı edecek yer bulamamamız yürüyüşü biraz gerginleştirse de, parlak güneşli bir gün bizi bekliyor. Fotoğraf çekmek için hava çok aydınlık, bu işi akşamüzerine bırakıp adımlarımızı hızlandırdık. Bir yandan da yanımızda koşan spor yapanlara aklımız takıldı. Görünümleri Kübalı olmadıklarını gösteriyordu; ama hangi turist yeni yılın ilk sabahı koşuya çıkar ki? Sonunda Küba’da çalışan konsolosluk çalışanları olduklarına karar verdik.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: 100%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hr8cyYCKI/AAAAAAAAFfE/DE6yy7xYiL4/s1600-h/IMG_0470.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hr8cyYCKI/AAAAAAAAFfE/DE6yy7xYiL4/s320/IMG_0470.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: 100%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Malecon okyanusun hırçın havası ve dalgalarına dayanamayarak eskimiş binalarla boylu boyunca bir kordon havasında bir caddeydi. Geniş otoyoldan her eski araba geçtiğinde Baran'la birbirimizi dürtüyorduk heyecanla; ama en ilginç taşıtlardan biri de coco taksi dedikleri sarı renkli, yumurta şeklinde olan motorlu araçlar. Ruslar’dan kalma Lada taksileri de unutmamak lazım ki onların limuzin şeklinde iki tanesinin birleştirilmiş halini bile gördük.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Hotel Nacionel tüm heybetiyle karşımızda yaklaşık bir saatlik yürüyüş sonunda. Baran, Amerikalılar zamanında Florida’daki bir otelin kopyası olarak yapılan bu otelin içine de gözatmak istedi bu kadar yakınına gelmişken. Son derece şık bir otel Havana için. 1950’lerde kumarhane olarak Amerikalılar’a hizmet veren bu otelin bahçesindeki atmosfer bizi Küba’dan alıp gelişmiş bir Akdeniz ülkesi sahiline götürdü. Yorgunluğumuzun, açlığımızın ve sıcağın etkisiyle bir masaya kurulup hayatımızın en pahalı kahvaltısını yine hayatımızda içtiğimiz en güzel ananas suyuyla tamamladık. Sabahın stresini de böylece üzerimizden attıktan sonra gelsin Vedado sokakları derken; aslında Malecon’un Kuzey Amerika şehirlerine ne kadar benzediğini farkettik. İkinci durağımız yine yakınlardaki Hotel Libre. Küba libre kokteyliyle alakası var mı bilmiyoruz; ama Hilton Otel olarak açıldıktan 8 ay sonra Batista’nın devrilmesi sırasında Fidel ve adamlarının silahlarla oteli basarak 24. kata yerleştiği, duvarındaki resimlerden de anlaşılacağı üzere, gerçekti. Havana’da genel tuvaletler yok. O nedenle bu otel ziyaretlerini hem kültürel açıdan hem de ihtiyaç molası olarak gördük yolcuğumuz boyunca.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size: 100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Bir sonraki rotamız üniversite (Universidad de la Habana). Merdivenlerine oturup hayal dünyasına daldık; acaba bu şehirde üniversite okumak nasıl bir şey? Gelmeden önce evde izlediğimiz Oscar adayı olmuş Çilek ve Çikolata (Fresa i Chocolate) filmi geldi aklımıza. Fotoğraflarla bu anı da belgeledikten sonra merdivenlerini tırmanmaya başladık kütüphane binasına doğru; ama birden etrafımızda birkaç kişi belirdi bağıraşarak. Nihayetinde anladık ki, binalar ziyarete kapalıydı ve bizim yukarı çıkmamızı istemiyorlardı. Etraftaki tek turist de biz olmadığımız için olay bir karmaşaya dönüştü ve üniformalı askerler belirdi. Yerin kulağı vardı bu ülkede gerçekten birden onca görevli nerden çıktı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Şimdiki amacımız Plaza de Nacionel’e gidip ünlü Che yapısını görmek. Bunun için üniversite çevresini yürüyerek geçmeyi planlamıştık; ama yolun yarısına gelmeden sıcaktan ve jetlagden dolayı aşırı yorgun hissediyorduk kendimizi. Sürekli molalar veriyorduk; sanki bacaklarımızda hal yoktu adım atmak için. Bu sırada garip Havana ağaçlarıyla* tanıştık.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: 100%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HsQdXUoPI/AAAAAAAAFfk/iRpBmrH_I8M/s1600-h/IMG_0488.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HsQdXUoPI/AAAAAAAAFfk/iRpBmrH_I8M/s320/IMG_0488.JPG" width="240" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: 100%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Ve sonunda Plaza de Nacionel denilen meydanına vardık; ama benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu burası. Beton yığını çok geniş bir alanın ortasında Havana’nın en yüksek yapısı Jose Marti anıtı, etrafında gri, çirkin hükümet binaları ve bu binalardan ikisinde kabartma olarak Che ve Fidel figürleri bulunmakta. Bir ağaç bile olmayan meydanın ortasına çöktüm. Tek bulut bile yoktu gökyüzünde ve sıcak gittikçe azalan enerjimizi tüketmekteydi. Yine de yakınlardaki Küba tiyatrosuna (Teatro Nacional de Cuba) uğradıktan sonra Necropolis Cristobal Colon’a gitmek üzere yola koyulduk. Burası Güney Amerika’nın en büyüleyici anıtlarla dolu mezarlığı. Yolu bulmakta zorlandık; çünkü haritalarda kapısı tam olarak belirtilmemiş.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Coppelia** zamanı gelmişti. O gün öğleden sonra 2’de açılacağını önceden öğrendiğimiz ünlü dondurmacı bize tüm yolları geri yürütmek için gereken enerjiyi verdi. Farklı bir yoldan geçip Vedado’nun eski Havana’ya göre çok modern olan sokaklarında tek yada iki katlı evlerden oluşan binalar arasında 23. cadde ile I caddesi arasındaki Coppelia imparatorluğuna ulaşıyoruz nihayet. İlk sorup soruşturmalardan sonra öğrendiklerimiz; birkaç kapısı bulunduğu, her kapıda farklı çeşit dondurmalar olduğu, her kapıdan girdiğinde farklı bölümlerde oturduğun ve her kapının önünde en az 20 kişilik bir sıra olduğuydu. Tabii turistler için bazı kolaylıklar yapmışlar, büfe tarzı yerlerde CUC ödeyerek sıra beklemeden hizmet alabilirdik. Tahmin edildiği üzere biz halkın beklediği sıraya girerek yarım saat diğer Kübalılar’ı gözlemleyip sonunda yerimizi çikolata ve vanilyalı dondurma bölümünde alıyoruz. Sırada beklerken beni en çok düşündüren ise, hemen hemen her evin buzluğunda olan Carte D’or marka dondurmalara ulaşan çocuklarla burada sabırla bekleşen ve dondurma yemek için saniyeleri sayan çocukların zıtlığı. Burada herkesin aldığı hizmet eşit; her masaya su dağıtılıyor, bu sırada diğer garson her masayı gezerek nasıl dondurma istediğini soruyor, her masanın siparişi tamamlandıktan sonra sırayla dondurmalar geliyor. Sıra kelimesini çok fazla kullanmamdan belli olacağı gibi sıraya girmek Küba’da çok önemli. Hatta sokak kavgalarının hemen hemen tümü sıra kavgası nedeniyleymiş.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: 100%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HsdywddeI/AAAAAAAAFgA/XSgFCv4B610/s1600-h/IMG_0508.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HsdywddeI/AAAAAAAAFgA/XSgFCv4B610/s320/IMG_0508.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: 100%;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Dondurma sonrası kendimizi tekrar Malecon'da sahilde bulduk; bu casa'ya dönüş yolculuğunda sık sık durup fotoğraf çekip dinlendik. Balık tutanlar, turistler, evlerin pencerelerinden taşan müzik sesleriyle balkonda dans edenler, kornalarını çalıp müşteri arayan taksiciler, pencerelere çamaşır asanlar, kısacası tüm sahilde yine bir cümbüş var bu akşamüzeri; ama bu hareketlilik fazla sürmeyecekti; yarım saat içerisinde hava birden değişip fırtına ve yağmura döndü. Biz de o arada 9. kata çıkmış, bu ansızın bastıran yağmura odamızda yakalanmıştık. Sokaklar şimdi bomboştu. Bu vakti dinlenip ertesi sabahın valizlerini hazırlamakla geçirdik. Alt kattan gelen müzik sesine alışmış, reggaeton müziği ağzımıza takılır olmuştu bile. Manuel ile hesabımızı kapatıp dönüşte tekrar bize oda ayarlamasını rica ettik. İstediğimiz tarihlerde odaları doluydu, ama belki başka bir yerler ayarlayabilim dedi.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: 100%;"&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Akşam yemeği saatinde yağmur dinmiş, güzel bir koku bırakmıştı şehre. Sokaklarda haritasız yürüyebiliyor, yönümüzü şaşırmadan bulabiliyorduk. Böylece yanımıza gelip para isteyen birileri çıkmadı o gece. Yine Prado ve Obispo'da takılıp Cafe Paris'de geceyi elbette canlı müzikle noktaladık. Dönüşte tekrar uğramak üzere birkaç yeri not ettik.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;* Havana ağaçları; Sonradan öğrendiğimize göre bunlar Banyan ağaçlarıydı; yani Hint incir ağacı. Dalları yerlere inip tekrar kökleniyor ve bu şekilde ağaç sürekli büyüyerek ölümsüzleşiyormuş.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana;"&gt;** Coppelia; 1966'da başlayan bu dondurma markası günde 30 bin kişiye hizmet veren dünyanın en büyük dondurmacısı. Okuduğumuza göre 70'lerde Fidel dondurmayı çok sevdiği için, bazen burada hangi gün hangi çeşit dondurma çıkacağına bile kendi karar veriyormuş. Fresa i Chocolate filminde de önemli bir sahne burada geçiyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-7068479197407918236?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/7068479197407918236/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=7068479197407918236' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/7068479197407918236'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/7068479197407918236'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2010/01/kuba-gunlukleri-2-gun.html' title='Küba Günlüklerim - 2. Gün'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hr8cyYCKI/AAAAAAAAFfE/DE6yy7xYiL4/s72-c/IMG_0470.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-1860861595115973348</id><published>2009-12-31T17:56:00.012Z</published><updated>2010-05-12T18:06:07.226+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küba Günlüklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Küba Günlüklerim - 1. Gün</title><content type='html'>&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 100%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 100%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 100%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 100%;"&gt;&lt;div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;31 Aralık 2009: Alacakaranlıkta uyandığımda ilk an neredeyim karmaşası yaşadım ve Havana’da olduğumu farketmem birkaç saniyemi aldı. Hemen pencereye koşup ayın okyanusa yansımasına taa ufukta Miami’nin ışıklarını görebilme umuduyla baktım 9. kattan. Ay ışığında manzara çok güzeldi. Hemen yatıp uyudum tekrar heyecanla karışık mutlulukla.&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HrMyzASYI/AAAAAAAAFdc/AllYiKnd3F0/s1600-h/IMG_0352.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HrMyzASYI/AAAAAAAAFdc/AllYiKnd3F0/s320/IMG_0352.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 100%;"&gt;Sabah 7 civarı arabaların gürültüsü, horozların ötüşmesi, çocukların bağrışması, alt kattan gelen reggaeton* tarzı müzikle açtık gözlerimizi. Şaşkındık bu sesler karşısında; Londra’da çıt çıkmayan sabahın körü denen bir saatte bu şehir çoktan hayata başlamış. Hemen pencereye koştuk tekrar ve bu seferki manzara bizi dumur etti. Çok eskiydi herşey çok. Gece görünmeyen yıkıntı, çirkin, eski ve pis görüntü güneş altında iyice parlamıştı. Çatılar beton dökülmüş bahçelerdi. Birinde çocuklar top koşturuyor, diğerinde köpekler aşağıya havlıyor, bir başkasında tavuk-horoz geziniyor; ama çoğunda rengarenk çamaşırlar sallanıyor. Havana daha ilk dakikadan itibaren herşeyi ile rengarenkti bize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çatpat anlaştığımız yabancı dillerle Nazım Hikmet muhabbeti sonrasında Vinales’teki casayı bizim adımıza arayıp 3. gün orada olacağımızı söylemesini rica ettik. Casalar müşteri olmasa da devlete vergi verdiklerinden geç vakit ulaşacağınız zaman mutlaka arayıp haber vermeniz gerektiğini okumuştuk gelmeden önce. Yoksa sizden önce giden birine odanızı verebilirler. Güzel casa’mızın bayan sahibi Amerika’ya çocuklarını ziyarete gitmiş olduğundan eşi Manuel bize kahvaltı veremeyeceğini söyledi. Kahvaltı olmamasının verdiği hayal kırıklığıyla – çünkü trip advisor yorumlarında çok güzel kahvaltı hazırladıkları yazılı – ama yaz havası coşkusuyla kendimizi sokağa attık. Hemen 100m ilerde Prado üzerinde tek canlı yer görünen kafeye kahvaltı etme umuduyla oturduk. Garson kız hem bizi süzdü uzunca hem de kahvaltı olarak jambonlu-peynirli sandviç, meyve suyu ve kahve verebileceğini söyledi. Bahşişle birlikte 12CUC bırakıp Havana’nın çok da ucuz olmadığını düşünmeye başladım. Domuz eti yememe lüksümüzün bazen olmadığını ise daha sonraları farkedecektik. Kapının önünde biri bizi durdurup nereli olduğumuzu, ne zaman geldiğimizi ve nerede kaldığımızı sorduktan sonra, bize 10 metre ilerdeki köşede peso ile satış yapan barakayı gösterip cebinden Cuban peso çıkarttı ve bizden de CUC istedi. İkisini karşılaştırıp bize farkını anlatırken aklımdan buraya gelmeden önce okuduğumuz dolandırıcılık hikayeleri geçti. CUC isteyip sonra el çabukluğuyla sana peso geri verenler gibi... Baran da bunu farketmiş olmalı ki adam sözünü bitirir bitirmez verdiği parayı adamın elinden geri çekti hızlıca. İlk jinetero (Küba'da turistleri kandırarak para almaya çalışanlara verilen ad) maceramızı kazasız atlattık diye konuştuk hızla Devrim Müzesi’ne (Museo de la Revolución) doğru ilerlerken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havana’da görülmesi gereken ilk ve en önemli müze listemizde Devrim Müzesi. Askerlerin, etrafında 24 saat nöbet durduğu bir yer. Küba tarihine kısaca göz atmak için adım atılması gereken ilk noktalardan biri. Bahçesinde devrim çatışmaları sırasında kullanılan araçlar ile Fidel ve Che de dahil olmak üzere 81 devrimciyi 1956’da Küba’ya taşıyan camekanla çevrili Granma adlı 18 metrelik tekne de bulunmakta. Camekanın nedeni ise; Kübalılar’ın onu çalıp Amerika’ya kaçmasını önlemek! Yaklaşık iki saatimizi geçirdikten sonra kendimizi sokaklara atmaya karar verdik. Lonely Planet rehberindeki Old Havana yürüyüş turunu yaparak etrafımızı tanıyalım istedik. Yanımızdan geçen herkes “Hola!” diyerek bizi selamlıyor. En çok gördüğümüz manzara sokakta bütün domuz çeviren insanlar. Uçakta tanıştığımız Carlos geldi aklımıza; yılbaşı gecesine hazırlık olmalıydı bu domuz çevirme...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hre-Siy0I/AAAAAAAAFeA/IS4HuNr-Oo8/s1600-h/IMG_0387.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1Hre-Siy0I/AAAAAAAAFeA/IS4HuNr-Oo8/s320/IMG_0387.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 100%;"&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;Empedrado sokağında elinde yarım purosuyla yanımıza gelip sarılan ve fotoğraf çektiren orta yaşlı kadının bu samimiyetinin nedeni muhabbet sonunda para isteyecek olması. Bu tür şeylere alışmamız birkaç saatten fazla sürmedi. Her bize yaklaşan tokalaşıp tanışıyor, sorular soruyor, önerilerde bulunuyor; ama konuşma sonunda da ya çocuğum var birşey al, ya sigara var gel satayım, ya da salsa festivali var gel götüreyim diyordu. Bu tür kandırmacaları Küba’ya gelmeden önce internette okumuş olmamıza rağmen bu samimi insanlara arada bir biz de kanmadık değil. Kötü bir amaçları yoktu; ama öyle sıklıkla oluyordu ki bir süre sonra “off” dedirtiyordu. Tabii ilk bakışta turist olduğumuz anlaşıldığından ilk gün epey bir rahatsız edildik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mercaderes caddesi üzerinden Vieja meydanına, Obispa’dan Katedral meydanına tüm sokakları dolaştık bakına bakına. Herkes sokaklarda. Her evin balkonundan müzik sesleri yayılmakta. Hep mi böyle bu Küba yoksa yılbaşı gününe özgü mü bu neşe? Katedral meydanı o gece en paralı turistleri ağarlayacakmış yeni yıl nedeniyle. Masalar, sandalyeler, örtüler, çiçekler, sahneler, ışıklar ve müzisyenler hazırlanmaktaydı akşam ziyafetine. Küba’nın ünlü meydanında bir gelenekmiş bu yemek, kişi başı 100 CUC’tan başlayan. Tabii ki halkın geleneği değil, otel sahiplerinin, müşterilerine sattığı bir gelenek! Akşam gelir bakarız ortama diyerek sokak aralarındaki turumuza devam ediyoruz. Obisba üzerinde ne arasak var; turizm ofisi, döviz bürosu (Cadeca), şişe su satın almak için marketler, peso pizzacıları, hediyelik eşya pazarı. Hemen yanımızdaki sterlinglerin bir kısmını CUC’a, CUC’un az bir kısmını da halkın kullandığı pesoya çevirttirdik. Bitki kokuları satan dükkandan Plaza de Armas kitapçılarına, Plaza de San Francisco de Asis'e ve civardaki Dünya mirası koruması altındaki ara sokaklara dalıp çıktık. Bir iki adımda farketmeden kendimizi Dünya mirası sokaklarından halkın sokaklarında buluyorduk. Herşey içiçe burada. Çikolata Müzesi (Museo del Chocolate) önündeki kuyruğa biz de katılarak bir süre bekledikten sonra içeri girip Kübalılar’la birlikte meşhur çikolatasından içip ve Kübalılar gibi ödedik hesabı da. Çok hoşumuza gitti bu iş. Çıkar çıkmaz Obisba üzerinde peso ile pizza satan küçük dükkanları arayıp bulduk ve 10 pesoya (0,56 YTL) peynirli ve domatesli sokak pizzasını paylaştık. Bir bütün pizza yememek benim fikrimdi; çünkü yağı, peyniri bize dokunur diye korkuyorum daha ilk günden mide ve barsaklarımız bozulmasın diye.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: verdana;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: medium;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: verdana; font-size: medium;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HrZ5U3H6I/AAAAAAAAFd0/-yW_exRaMls/s1600-h/IMG_0382.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="300" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HrZ5U3H6I/AAAAAAAAFd0/-yW_exRaMls/s400/IMG_0382.JPG" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 100%;"&gt;&lt;br /&gt;Hemen hemen her yer birbirine yakın Old Havana’da. Gezi kitabında San Rafael’de Havanalılar’ın bol olduğu, lokallere hizmet eden yeme-içme yerleri ve dükkanlar bulunduğu yazıyordu. Biz de Obispa’da yönümüzü oraya çevirdik. Bu sırada saat farkından ötürü Türkiye yeni yıla girmek üzereydi. Hemen ailelerimizi arayıp iyi yıllar diliyoruz sevinçle; ve o an saatlerin 12'yi vurduğu anın o kadar da önemli olmadığını farkederek üzüldüm. Ailemiz yeni yıla girmiş, 2 saate kadar evimiz de yeni yıla girecekti; ama bizim önümüzde daha 7 saat var resmi 2010'a. Bunları konuşurken Parque Central’e geldik. Jose Marti anıtının merdivenlerine oturup meydanın tarihçesini okuyacaktık ki, hemen bir görevli gelip bizi oradan kaldırdı. Yasaktı demek, biz de bir banka oturup etrafımızı izliyoruz. Yanımızdaki bankta oturan bir bayan bizimle muhabbet etmeye başladı. Nereli olduğumuzu söylediğimizde elindeki kitaptan sayfa göstererek Türkiye’yle ilgili bilgisi olduğunu söyledi ve Türkiye’nin coğrafi yerini öğrenmek için ise bizi sorgu yağmuruna tuttu. İlerleyen dakikalarda anladık ki kadın, Hristiyan dini ile ilgili bir kitap okuyordu ve dinlerin yayılması sırasında Anadolu’da geçen hikayelere de yer vermekteydi okuduğu kitap. İspanyolca bilmediğimden konuya dahil olamadım. Etrafta Hotel Inglaterra, Gran Teatro de la Habana ve tabii ki tüm haşmetiyle Capitolio boy gösteriyor. Daha sonra içlerini gezeriz diyerek esas caddemize yöneliyoruz kadına iyi günler dileyip.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;San Rafael’e girer girez de hayatımızın kandırmacasıyla karşılaşıyoruz. Şöyle gelişiyor olaylar: 20’lerinde hoş ve bakımlı Kübalı bir çift yanımıza gelip sigara için ateş ister. Bu sırada sıcak bir muhabbete başlayıp bizim dil bilmediğimizi, turist ve Türk olduğumuzu, nerde kaldığımızı vs öğrenirler. Samimiler. Bize yolun sonunda bir barda salsa festivali olduğundan bahsedip oraya da uğramamızı önerirler. Siz gitmiyor musunuz diye sorduğumuzda, “Biz birilerini bekliyoruz, sonra geliriz, orada görüşürüz” derler. Biz de bugün bu salsa festivalini defalarca duymuştuk farklı insanlardan ve bu kişilerin de samimiyetine güvenerek gidelim bakalım şu festivale neymiş deriz. Birkaç yüz metre ilerledikten sonra bir dükkandan yine 20’lerinde üstü başı temiz, takım elbiseli bir genç fırlar ve telaşla yanımıza gelip bize “selamın aleyküm” der; tabii ki şaşırırız. Sonra bizim casa sahibini tanıdığını, bizim oraya girip çıktığımızı gördüğünü, Türkiye'den geldiğimizi bildiğini söyler. Gene şaşırırız; ama burası Küba ve herkes birbirini tanıyabilir. O salsa festivalinden bahsedince biz de o tarafa gittiğimizi söyleriz. Beraber yürümeyi teklif eder, kendisinin de oraya gittiğini söyler. İyi görünümlü, bakımlı, konuşması oldukça düzgün birisidir. Yol ilerledikçe muhabbet ilerler, bir şekilde bizi daha ücra, ara sokaklara götürür. Biraz tedirgin olmaya başlarız. Baran'ın güveni giderek azalır, adamın açığını bulmak için uğraşır ki, "Demek bizim casa sahibini tanıyorsun, çok iyi bir insan Alberto, değil mi?" der. O da onaylar; tabii o an Baran yolun ortasında aniden durur, "Kusura bakma, biz fikir değiştirdik, daha sonra bakacağız festivale" der ve 180 derece geri dönüp yürümeye başlar elimden çekerek beni tekrar San Rafael'e doğru. Olmayan İspanyolcamdan dolayı olayların böyle geliştiğini sonradan anlattı Baran, elbette ki bizim casa sahibi Alberto değil Manuel idi. Epey bir ilerledikten sonra arkamıza baktığımızda, o dükkandan çıkan genci, San Rafael girişinde bizle tanışıp muhabbet eden çiftle birlikte görüyoruz. Üçü beraber yeni kurbanlarını belirlemek üzere tekrar yola koyulmuşlar bile. Bizse teşkilatlı dümene** gelmemenin neşesiyle Malecon'a çıkıp okyanusa selam veriyoruz ilk günümüz batmadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz havası ve güneş burada yaşamanın en güzel yanı olsa gerek, Türkiye'den alışık olduğumuz; ama İngiltere'de hasret duyduğumuz. Sahilde Av de Italia'dan Prado'ya doğru yürüyüp Aşıklar Parkı (Parque de los Enamorados) ile devrimci eczacılık öğrencileri anısına yapılan anıtı gezip ve casamıza geri dönüyoruz. Terasta sallanan sandalyelere uzanıp yorgunluk atarak yılın son fakat en güzel manzarasını izleyerek dinleniyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılbaşı gecesi için iyi bir yerde yemek bulamayacağımızın farkındayız, fazla hayal kurmadan Prado üzerinden Obispo boyunca barlara gire çıka, ilk Küba mojitolarımızı*** içtik. Yemek için Plaza Vieja'daki Taberna de la Muralla'yı seçtik. Yer bulmak zor oldu ama bekleyen derviş misali müzisyenlerin tam önündeki masamızda birbirinden değişik, biralı rum kokteylleriyle kendimizi şımartıp, gençlerin salsa danslarını izliyoruz. Meydanın diğer köşesindeki etrafı çitle çevrilmiş turistlere özel yemekli alanda müzik grupları sahneye çıkmaya başlamış bile. Biz de çitler etrafındaki Kübalılar'ın arasına karışıp dans ediyoruz. Evlerinin pencerelerinde, balkonlarında dans edenler fotoğraf makinelerinin bir bir patlamasına neden oldu bir anda. Biraz orada takıldıktan sonra Katedral meydanına gidiyoruz. Orası daha kalabalık. Saat 00:00'ı gösterdiğinde nerede olacağımıza bir türlü karar verememiş, hatta bu nedenle stres olmaya bile başladık biraz da alkolün sayesinde. Her sokak köşesindeki canlı müzik birbirinden güzel de olsa, hangi köşede duracağımıza karar verememiş de olsak 2010'a girdiğimiz an önemli olacak tek şey birbirimizdik öncelikle; tabii sonra da yılbaşına Havana'da girdiğimiz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vieja meydanında saatler geceyarısı olduğunda hayatımda gördüğüm en etkileyici sahnelerden biri yaşandı. Tüm garsonlar ve mutfakta çalışanlar ellerinde eldivenleri, başlarında aşçı kepleriyle kendilerini mutfaktan dışarı, meydana attılar ve dans etmeye başladılar. Büyük bir rum şişesi de elden ele gezmekte. 100 CUC veren misafirlerin masaları çevresinde kendilerinden geçip yorulana dek dans etti her biri. Hayretle onları izledik hem biz hem de para verip de onlar kadar eğlenemeyen turistler. Zaten daha sonra neler oldu tahmin etmek zor olmasa gerek; çitler kaldırıldı, Küba halkı kendini eğlenceye verdi ve turistler çoktan masalarını terkedip otellerinin diskosuna gitti. Biz de Cafe de Paris'te geceyi yine canlı müzik ve mojito eşliğinde bitirdik. Fakat oraya varana dek, pencerelerden balkonlardan üstümüze su atmayan ev ahalisi kalmadı. Küba'da bir yeni yıl geleneği daha; eski yılın tasaları bir kova su olarak evin balkonundan aşağıya dökülür; özellikle de aşağıdan birileri geçerken, özellikle de turist olanlar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-family: verdana; font-size: 100%;"&gt;&lt;br /&gt;* Reggaeton; kökleri Panama'dan çıktığı halde Puerto Rico'da yayılıp ünlenen İspanyolca raggae tarzı müzik. Latin Amerika'yı 90'larda etkisi altına alan bu tarz müzik, 2009'da Küba'da en çok dinlenen müzik olduğundan yetkiler tarafından Neo-liberal ilan edilen bu müziğe karşı alarma geçilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;** Bu tür kandırmacalarda sizi bir kafe, bar, gece klübü tarzı bir yere götürüyorlar ve içki ısmarlatıyorlar imiş ya da hesap 2 kişilik değil de duruma göre kaç kişiyle gittiysen o kadar kişilik gelmekteymiş. Bir bakıma bara getiren komisyonunu alıyor. Daha ciddi suç (silah veya kesici alet kullanma, adam kaçırma, güç kullanma vs) oranı oldukça düşük bir ülke cezaların ağırlığından ötürü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** Mojito; doğum yeri Küba olan ve mohito diye okunan bir çeşit alkollü içecek. Ana maddesi beyaz rum olmak üzere misket limonu, maden sodası, şeker ve nane. Ferahlatıcı bir yaz içeceği, tam Küba'ya göre.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-1860861595115973348?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/1860861595115973348/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=1860861595115973348' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/1860861595115973348'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/1860861595115973348'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2009/12/kuba-gunluklerim-1-gun_31.html' title='Küba Günlüklerim - 1. Gün'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/S1HrMyzASYI/AAAAAAAAFdc/AllYiKnd3F0/s72-c/IMG_0352.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-5246894395392198995</id><published>2009-12-30T16:57:00.008Z</published><updated>2010-05-12T18:06:20.980+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küba Günlüklerim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Küba Günlüklerim - Gidiş</title><content type='html'>&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;30 Aralık 2009; Küba tatili için geri sayımlar bitti. Londra Gatwick Havaalanı'nda Cubana Havayolları'na ait uçağa binip Havana'ya uçmak için heyecanla kapıların açılmasını bekliyoruz. Bu arada kim Kübalı kim değil, turist yoğunluğu hangi milletten, ne tip turistler binecek uçağa diye de merakla etrafı gözlemliyoruz. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Uçak sağ salim havalandı, uçuyoruz. Uçak kazalarının çoğu iniş ve kalkışta gerçekleşirmiş. Cubana Havayolları'nın dev salon salomanje Rus uçağı şimdi daha çok güven veriyor. Öğle yemeği servisi sonrası tüm Kübalılar ayakta. Muhabbet, şakalaşma, içki, kahkaha, koşuşan çocuklar... Baran'ın lafıyla uçak değil uçan kafe... Yan koridordaki İngiliz çift Kübalı bir genci sorguya çekiyor. Öndeki şişman İngiliz yerini beğenmiyor, değiştirmek istiyor ama uçak tamamen dolu. Bir Kübalı kadın saçlarına bigudi sardı, öylece dolaşıyor. Diğer Kübalı gençler ellerinde Cristal marka biralarıyla kucaktan kucağa oynuyor herkes neşeli... Baran'la ben de Tv'de gördüğümüz bir oyunu oynuyoruz, ben kimim?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Saatler geçiyor. Pilot hava koşullarından dolayı kemerleri bağlayıp oturmamızı anons etti. Asıl yeri yanımızda olmayan Kübalı bir genç izin isteyerek yanımıza oturdu. Şimdi sorguya çekme sırası bizde! 2 saat muhabbet sonucu öğrendiklerimiz; Kübalı gencin adı Carlos. 3 sene önce kendinden 25 yaş büyük İngiliz bir kadınla Küba'da tanışıp evleniyor, Glaskow'da yaşıyor ve inşaat işçiliği yapmakta. Küba vatandaşlığını kaybetmemek için her sene 2 ayı Küba'da geçirmek zorunda. Glaskow'da kazandıkları ve öğrendikleriyle annesinin evinin üst katına kendine ev yapıyor; casa particular* olarak kiraya vermek için sıcak su ve en az 2 oda koşulunu sağlıyor. Böylece kendisi İngiltere'deyken annesi evi turistlere kiralayabilecek. Tıpkı bizim bu tatilde yapacağımız gibi. Bir ara yanımıza arkadaşı geliyor; Che tipli. Hemen bizle tokalaşıp tanışıyor. Çok sıcak kanlı insanlar ve biz de bu tokalaşma kültürünün Kübalılar için çok önemli olduğunu gün geçtikçe daha iyi anlıyoruz. Uçak içinde satılan romlardan iki şişe alıp birini açıyor ve bize ikram ediyor. Normalde kimsenin yapmayacağı bir iş. Bu muhabbetimizin de ilerlemesine yardımcı oluyor. Yılbaşını Kübalılar nasıl kutlar diye soruyoruz. Genelde evde ailecek yemek yerlermiş. Carlos bir sene ardından Küba'ya gelişi üzerine tüm akraba ve arkadaşlarını davet etmiş, domuz satın almış çevrilmek üzere. Nasıl diyerek şaşırıyoruz Kübalıların hindili yerine domuzlu yeni yıl yemeklerine... Bizi de davet ediyor yemeğe, ama evde sizi yatıramam diyor. Turistleri kendi evlerinde ağırlamak kaçakçılık yapmaya eşdeğer bir suçmuş. Uçak Holguin'e iniyor ve Carlos adres ve telefon numarasını yazarak mutluluk içinde koşuyor çıkış kapısına. Biz de Holguin'den binen, bileklerindeki renkli bilekliklerde otel isimlerinin yazılı olduğu şortlu tişörtlü insanları izliyoruz. Yaşasın hava sıcak olacak. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Havana'ya indik... Her görevlinin ağzında maske, sanki biz 3. dünya ülkesinden geldik! Çok ciddi bir hava esiyor ve tedirginiz başlangıçta dil de bilmiyoruz ya. Neyse pasaport kontrolden de geçtik. Hola Cuba! Taksiye binmek için CUC** denilen Küba dışında geçmeyen para birimine ihtiyacımız var, ilk durak havaalanı döviz birosu (Cadeca). Sırada İtalyan bir gençle tanışıp şehre taksi paylaşıyoruz. Taksi şoförü önce onu Havana Vedado'ya bırakıyor, sonra bize geçtiğimiz binaların adlarını söylüyor, tabii ki İngilizce bilmiyor, biz de İspanyolca... Akşam Küba saatiyle 10 civarı kalacağımız adrese varıyoruz, sokaklar çok karanlık. 9. kattaki eve garip bir asansörle çıkıyoruz, kapıyı çalıyoruz yaklaşık 5 dakika boyunca ve açan yok. O 5 dakika boyunca ikimizin kafasından onlarca farklı düşünce geçiyor sessizce hepsi de olumsuz; ama o an ayak seslerini duyuyoruz. Kapıyı açan tonton Manuel de İngilizce bilmiyor. Baran'ın yarım İtalyancası ve 3-5 kelime İspanyolcasıyla anlaşıp aylar önce ayarladığım odaya yerleşiyoruz. Manzara 9. kat terasından bir harika... Casa'nın adı Evora, Centro Havana'da. Bir "casa particular"dan çok bir otel odası ve karşımızda karanlık bir okyanus... Aç olmamıza rağmen İngiltere'de saat sabahın 3'ü olduğundan hemen uykuya dalıyoruz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;*Casa Particular (Casa); Kübalıların evlerindeki özel odalar. Kübalılarla tanışmak, kaynaşmak ve yaşayışlarını öğrenmek için harika yerler. Aile ekonomisine de büyük katkı. Binada ve kapılarda mavi casa particular işareti olduğuna dikkat edin. Oda fiyatları yerine göre değişmekle birlikte 20-35 CUC arasında ve Kübalı aile her oda başına oda dolu da boş da olsa devlete 100 CUC civarı vergi vermekte. O nedenle tercih sebebi. Ayrıca yemekler restoranlardan daha bol kepçe ve lezzetli...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;**CUC; Convertible pesos. Turistlerin Küba'da kullandığı para birimi. Yerli halk Cuban peso (moneda nacionel) kullanıyor. 1 CUC = 25 Cuban peso. Halkın ortalama aylık kazancı 15 CUC; o nedenle turistler ve halk aynı ürüne farklı ücret ödemekte.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;b&gt;Not:&lt;/b&gt; Kübalılar'ın yurt dışına çıkmaları hemen hemen imkansız. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;1-Uçak bileti, vize vs çok pahalı. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;2- Ülkeden izinsiz kaçmaya çalışanlar idam edilir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Carlos'un kendisinden 25 yaş büyük bir kadınla evlenmesinin nedeni yurt dışında daha özgür şartlarda çalışmak, yaşamak ve para kazanmak istemesi. Bu nedenle birçok Kübalı genç kız ve erkek, turistlere kendilerini oradan kurtaracak kahraman gözüyle bakıyor ve bunun için herşeylerini vermeye hazırlar malesef.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-5246894395392198995?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/5246894395392198995/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=5246894395392198995' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5246894395392198995'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5246894395392198995'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2010/01/kuba-gunluklerim-gidis.html' title='Küba Günlüklerim - Gidiş'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-6274429904074166281</id><published>2009-08-14T13:06:00.001+01:00</published><updated>2010-05-12T18:02:35.414+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Konuşan Bira - Bruj</title><content type='html'>25 Temmuz’09 sabah 5:00’te uyanmamızla başlayan yolculuğumuz tren vasıtasıylaydı. Londra St Pancras, Brüksel Midi derken şansımıza oradan da Brüj’e giden treni hemen yakaladık, 3 saat bize Ada’dan Avrupa’ya gider gibi gelmedi hiç. Yaşasın Eurostar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belçika treninde 1.,2. sınıf bilet ayrımını saymazsak, herşey yolunda gitti. Öğle olmadan Minnewater’da poz vermeye başlamıştım kameraya. Baran’ın De Halve Maan’in kalabak saatlerine kalmayalım telaşı ile otele yerleşmeden bira yapım yerini gezmemiz Brüj’ün Baran üzerindeki anlamını ifade etmiştir heralde... Çok sıra beklemeden, esprili ve Alman görünümlü bayan tur rehberimiz sayesinde biranın arpadan zevk verici sıvıya dönüşüm hikayesini 45dk boyunca görerek dinledik. Biraya rengini veren - dark, blond vs olmasını sağlayan - arpaların kavrulma aşaması, şekerle karışımı sonunda haftalarca bekletilen karışımın maya ile alkole dönüşmesini ve her biranın kendine özel bardağı olmasını zevkle dinledik. Tur sonunda gezdiğimiz imalathanenin ürünü olarak hediye edilen Brugse Zot adlı biramızı içtik bahçesinde de... Rehberimizin anlattığına göre; bira Belçika’da köpüklü olurmuş ve köpük kendiğinden eriyene dek beklenir bi nevi birayla tanışılır, konuşulurmuş. Gecenin ilerleyen saatlerinde bira da bizle konuşmaya başlarsa işte o içilen son biraymış ve eve gitme vakti gelmişmiş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece 4 aile şirketi tarafından yürütülen sandalımsı araçlarla kanal gezme bir sonraki amacımızdı. Önce etrafı yürüyerek turladık; çikolata ve bira dükkanlarını, bit pazarını, ara sokakları gezdik. Yorulunca da atladık bir sandala, görmediğimiz yerleri gördük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gecesi ise ayrı bir güzeldi Brüj’ün. Evlilik yıldönümümüz diye Baran özel bir yerde yemek ayarlamıştı bize. Daha sonrasında ise 300 çeşit biranın satıldığı, tabii en az 300 çeşit bardak ve şişe olan bir kafeye girdik; ‘t Brugs Beertje, Kemelstraat üzerinde. Uykumuz gelene ve biralar konuşana dek listeden seçip seçip farklı biralar içtik. Otele dönerken Markt meydanını geçince birden Kuşadası/Bodrum/Marmaris barlar sokağı havasıyla çılgın eğlence ve gençlik bizi bekliyordu. O bardan bu bara koşup dans ettik...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci günümüz ilkine göre daha sakindi. Hemen hemen tüm amaçlarımızı tamamladığımızdan bugünü alışveriş ve turistik olmayıp da güzel olan yerleri ziyaretle geçirdik. Arka ara sokakları gezip, orada yaşayanların tarif ettiği yerlere gittik. Dönüşte bit pazarından bira bardakları ve mutfak camına asmak üzere renkli cam boyama horoz aldık. Neden horoz? Çünkü renkleri güzeldi ve mutfağımıza uyuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönüş yolculuğumuz da çok zahmetsizdi; akşam yemeğine eve yetişmiştik tabii saat farkının avantajıyla.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-6274429904074166281?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/6274429904074166281/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=6274429904074166281' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/6274429904074166281'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/6274429904074166281'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2009/08/konusan-bira-bruj.html' title='Konuşan Bira - Bruj'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-3335974076620322663</id><published>2009-07-12T19:54:00.005+01:00</published><updated>2010-05-12T18:46:27.694+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ingiltere Gunluklerim'/><title type='text'>Ingiltere Gunlukleri _ Butce</title><content type='html'>12/07/2009&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugunun konusu butce... Ingilizler butcelerini cok iyi bilirler. Ornegin markete gittiklerinde 2 domates, 1 sogan, bir paket makarna alip eve gidip o aksamin yemegini hazirlarlar. Yok canim filmlerde gormuyor muyuz kocaman alisveris arabalarini agzina kadar dolu dediniz degil mi? Onlar Amerikan filmleri, yanildiniz iste... Turkiye'min pazar insani bizler domatesi 2 kg'dan sogani 5 kg'dan az aldik mi utaniriz; elalemin gozune bakamayiz. Sonra o guzelim sebzeler meyveler dolapta yenmez, bekler ve nihayetinde cope gider. Yazik, israf...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki Ingiliz insani alir bir parca somonunu, 1 limonu, kucuk de bir ekmek; gider bir guzel aluminyum folyaya koyar baligini, tuz-biber eker, 1-2 dal maydonoz veya nane, az da limon sikar zeytinyagi ile birlikte. Sarar bir guzel folyoyu atar firina; 10 dakkada hazir yemegi isten sonra. Yanina da bir dilim ekmek, bir bardak da sarap. Oh bundan iyisi samda kayisi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya Turk insani? Haftalik pazar alisverisi, aylik market alisverisi derken buzdolabinda bir yarim limona yer yoktur; annemden bilirim. Sonra da bir bakar gunler sonra dolap icinde bosluklar olusunca hep altta kalanlar ezilmis, buzulmus ve tabii bozulmus... Haydi cope...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Simdi isin diger yanina gelince, lezzet, tat ve doyum. Bu kisim guzel. Ingiliz insani da tatillerde Turkiye'ye kosar, anlata anlata bitiremez yemeklerin cesitliligini, sebzelerin tazeligini, tatlarini. Tabii bizler masa dolu olmadi mi psikolojik olarak doymayiz, 3 cesit gorecegiz masada en az. Yemekten sonra tv karsisinda meyvemiz, cayimiz, cerezimiz, gunumuz de vardiysa o gun pasta boregimiz olmazsa olmaz. Ye ye sonra yat uyu; uyuyabilir miyiz, asla... Mide yanmalari, karinda sislikler, saga-sola donmeler, kalkip soda icmeler vs vs... Ya Ingiliz insani, hafif yemegi, az da alkoluyle deliksiz bir uyku ceker normal hayatinda; tatillerde demedim ama :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Butcesini bilen sagligini da biliyor zaman zaman... Ne demis NHS (National Health Service) yani bizdeki SSK, tatile git; ye, ic, ne halt edersen et ki orda basina ne gelirse gelsin ben bilmeyeyim; ama burda yemene, icmene, sporuna dikkat et ki, basima is cikarma...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Iyi alisverisler...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-3335974076620322663?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/3335974076620322663/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=3335974076620322663' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/3335974076620322663'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/3335974076620322663'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2009/07/ingiltere-gunlukleri_12.html' title='Ingiltere Gunlukleri _ Butce'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-5864923629538702385</id><published>2009-07-08T13:24:00.004+01:00</published><updated>2010-05-12T18:47:06.699+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ingiltere Gunluklerim'/><title type='text'>Ingiltere Gunlukleri _ Yaz</title><content type='html'>07/07/09&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ingiltere'de yaz... Yaz dediysem, summer doesn't mean yaz. Yaz denince akla gelen min 25 derece hava sicakligi, yazliklarin cikartilip kisliklarin, ceketlerin kutulanmasi, 5-10 dakikayi gecmeyen yaz yagmurlari, askililar, sortlar, elbiseler, terlikler...Hem de 3 ay boyunca.&lt;br /&gt;Summer ise bambaska bir sey; her an degisebilen hava sicakligi, cizme ustu askililar ya da palto alti terlikler, yorganli geceler, bir gun 27 derece sicaklardan ertesi gunu 17 derece yagmur ve hatta muhtesem thunder'lara...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Thunder sozluk anlami; the sudden loud noise which comes from the sky especially during a storm. Halbuki tandir ne de guzel birseydir ki yemeye doyamazsin. Doymussundur ama gene de yemek istersin hele de gurbette yasayip her an yeme luksun yoksa...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ingiltere, her daim yesil olmasini, guzel ve alabildigince genis cayirlarini, neredeyse her kose basinda bulunan parklarini, her bolgede bulabileceginiz wood'larini elbette yazlarini serin ve yagmurlu gecirmesine borclu. Guzel Turkiye'min col sicaklarinda kavrulan topraklarda elbette agac bulamayiz; hele dogal yanginlarin yani sira tarla / bahce / villa / otel isteyenlerin baslattigi yanginlar oldugu surece imkansiz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ingiltere'de her ofis AC bulundurmak zorunda olmadigi halde, son serinlik derecesinde ufletirler klimalarini. Disarida havayi guzel bulup tisort bile giyseniz, icerde ceket, kazak her turlu kislik kiyafet rahatlikla giyilmekte. Yazlik - kislik ayrimi yoktur bu guzel ulkede iste bu nedenle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Iyi yazlar herkese.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-5864923629538702385?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/5864923629538702385/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=5864923629538702385' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5864923629538702385'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5864923629538702385'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2009/07/ingiltere-gunlukleri.html' title='Ingiltere Gunlukleri _ Yaz'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-4178960914369374382</id><published>2008-11-23T17:48:00.012Z</published><updated>2010-05-12T18:35:58.979+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='E-Politik'/><title type='text'>A Thousand Splendid Suns - Bin Muhteşem Güneş, Khaled Hosseini</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/SSmtU0RJ0yI/AAAAAAAAD-c/k4g-wnKIkPo/s1600-h/51x7i8OtVZL._SL500_AA240_.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 240px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/SSmtU0RJ0yI/AAAAAAAAD-c/k4g-wnKIkPo/s400/51x7i8OtVZL._SL500_AA240_.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5271935411953455906" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Khaled Hosseini'nin kitabı beni çok etkiledi. Etkiledi,  çünkü orada yaşananların çoğunda gerçek payı olduğunu düşünmek, zamanımızda hala bu şekilde yaşayan insanların olduğunu bilmek ve ülkemde hala sahip oldukları kadın haklarının kıymetini bilmeyenler olduğunu görmek beni üzüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta Afganistan'da 1960-2003 yılları arasında yaşayan iki kadının hayatı anlatılıyor. İç ve dış savaşlarla, eğitim düzeniyle, işgallerle, Taliban'la, şeriat kanunlarıyla kadınların başına gelen olaylar işlenmekte sırasıyla. Modern üniversitelerin olduğu bir düzenden, bombaların ayaklar dibine düştüğü bir hayata, Sovyetler Birliği işgaliyle gelen kadın erkek eğitim eşitliğinden, Taliban yönetimi nedeniyle evlerinden dışarı erkeksiz çıkamayan kadının toplumda hiç sayıldığı zamanlara, Amerika'nın işe bulaşmasıyla kadınlara yeniden tanınan haklara değinen bir kitap.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki kadın karakterden ilki çarşafsız bir hayattan, zorla kendinden 30 yaş büyük bir adamla-Raşiid ile evlendirilip çarşaf giymeye zorlanmış, kocasına çocuk veremediği için yıllarca evde köle muamelesi görüp dayak yemiş Mariam. Diğeri ise üniversitede profosör olan babası ve S.S.C.B'nin tanıdığı eşit haklar sayesinde iyi bir eğitim almış, fakat Taliban yönetimi gelince ailesini savaşta yitirmiş ve sokaklara düşmemek için kendinden 50 yaş büyük olan Raşiid'e ikinci eş olarak gitmek zorunda kalmış 14 yaşındaki Laila. Bir kız çocuğunun erkek çocuklar gibi okula gidememesi, kadının evden dışarı çıkmak için yanında erkek olması-olmadığı takdirde sokak ortasında dövülmesi, erkeğin kadını köle olarak görmesi, sokakta yürürken kocası ardından gelip peçelerle gizlenmesi, hastanelerde kadın erkek ayrımı yapılması - kadınlara elektiriği suyu olmayan hastanelerin layık görülmesi, kocası eve arkadaşlarını davet ettiğinde kadının odasından çıkmasının yasak olması, erkeğin yemeğin tuzunu beğenmediğinde kadını dövmesi, vs vs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umarım kitabın &lt;a href="http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=QW6ZG6JUTM1M6C9LQ9IW"&gt;Türkçe çevirisini&lt;/a&gt; ülkemdeki her kadın okur ve  Atatürk sayesinde ne kadar yol aldığımız ve ona neler borçlu olduğumuz bir kez daha anlaşılır. Hala türban takmak için bağırıp çağıran, bunun bir hak olduğunu düşünen kadınlar olduğuna inanamıyorum ülkemde. Sizin saçınızın teli erkeğin namusudur yalanına inanmayın, kendi namussuzluklarını örtüyorlar kadınların saçlarını örterek. Buna izin verdiğiniz zaman arkası gelecek, okula gidemeyeceksiniz belki, babanız ergenliğe girdiğinizde evlendirecek mahallenin dikkatini çekiyorsun diye; evlilik yaşını küçültmeye çalışıyorlar şimdi mecliste kendi tecavüzlerini örtmek için. Örtünmek kendinizi kısıtlamaktır, buna boyun eğdiğinizde arkasından başka istekleri gelecek. Çocuğunuz olmadığı için üzerinize 2. eş gelecek belki, ne gerek var sokağa çıkma ben yaparım alışverişi diyecekler. Neden o adama selam verdin deyip belki de dövecekler yakında? Belki dövüyorlar bile şimdi, şu anda?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afganistan dibimizde bir ülke. Ben üniversitede okuyup, erkek arkadaşımla el ele gezdiğim sırada oradaki kadınlar tek başına kapının önüne çıkamıyorlar, birisiyle el ele görülse taşlanıp öldürüyorlardı. Bu yaşananlar 10 sene öncesi bile değil. Bugün gazetede okuyorum, (inanmayanlar için The Guardian, 23/11/2008) Afganistan'daki meclis üyesi bir bayan, okula gittikleri için yüzlerine asit atılan 3 kız öğrencinin başında, hatırlatayım birkaç ay önce bir şehrimizde kızlar mini etek giyiyor diye kezzap atıldı üzerlerine. Afgan milletvekili bayan hergün ölüm tehditleri alıyormuş evinde otursun kadın hakları istemesin diye. Kadınsa iki küçük çocuğuna rağmen, öleceksem bunun için öleyim boşyere ölmekten iyidir diye anlatıyor gözlerinden yaşlar akarken. Yönetim Taliban'ı meclise çağırıyormuş tekrar; gelirse kadınlar çarşafsız gezemeyecek, tek başına sokağa çıkamayacak yine diyor. Yıl 2008.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'min güzel kadınları henüz fırsatınız varken, aklınızı başınıza toplayın. Yoksa birkaç sene sonra sizlere diyecekleri şudur; ikinizin aklı bir erkeğinkine eşit, otur evinde...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-4178960914369374382?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/4178960914369374382/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=4178960914369374382' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/4178960914369374382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/4178960914369374382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2008/11/thousand-splendid-suns.html' title='A Thousand Splendid Suns - Bin Muhteşem Güneş, Khaled Hosseini'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/SSmtU0RJ0yI/AAAAAAAAD-c/k4g-wnKIkPo/s72-c/51x7i8OtVZL._SL500_AA240_.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-7075865514853217545</id><published>2008-09-18T12:48:00.004+01:00</published><updated>2010-05-12T18:35:43.398+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='E-Politik'/><title type='text'>Richard Dawkins ve Turkiye</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bu sabah bir blogda gordugum haberi sizinle paylasmak istiyorum. Richard Dawkins'i bilmeyen yoktur,evrim teorisini savunan unlu bir bilim adami. Web sitesinde bir yazi yayinlayarak, Adnan Oktar adli kisinin yazdigi dunyanin yaratilisini anlatan kitabindaki savlarini curutmus. Bundan dolayi da Adnan Oktar, kendisini Turk yargisina sikayet ederek, R.D.'in web sayfasina Turkiye'den erisimi yasaklatmis.Adnan Oktar adini daha once duymustum, ama iyi nedenlerden dolayi degil.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Turk yargisi neye gore karar verdi bilmiyorum ama ingilizce yayinlanan bir bilim sitesinin Turkiye'de yasaklanmis olmasi gercekten dusundurucu. Bu web sitesinin uyeleri genelde bilim adamlari ve bu kapatilma haberini Turkiye'de sadece NTV'nin verdigini yazarak, Turkiye'de yasayan yabancilarin bu sitenin tekrar acilmasi icin konsolosluklarina yazi gondermelerini oneriyorlar. Asil onemlisi T.C. yargisinin bu yasak kararlari ile Avrupa Birligi'ne girisi imkansizlastirdigini, Turkiyenin gittikce din yasaklari yuzunden bir b.k cukuruna donustugunu (acik secik yazmislar), yazilan bir kitabin baska bir web sitesinde elestirilmesi sonucu web sitesinin kapatilmasinin ne kadar sacma oldugunu yazmislar yorumlarinda. "Turkiye'nin laik oldugunu dusunuyordum; ama degilmis", "Turkiye Avrupa Birligine girmek istiyor-mus haha ne komik" gibi yorumlari okudukca da uzuldum.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Belki ulasamazsiniz, ama ben yine de linki veriyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.richarddawkins.net/article,3128,n,n"&gt;www.richarddawkins.net/article,3128,n,n&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-7075865514853217545?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/7075865514853217545/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=7075865514853217545' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/7075865514853217545'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/7075865514853217545'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2008/09/richard-dawkins-ve-turkiye.html' title='Richard Dawkins ve Turkiye'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-942211639101547733</id><published>2008-09-05T20:44:00.002+01:00</published><updated>2010-05-12T18:36:28.290+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bahçe&apos;den'/><title type='text'>Domates Yetiştirmek</title><content type='html'>&lt;div style="margin: 0px auto 10px; text-align: center;"&gt;10 Ağustos 2008&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/SMGMVlrvi9I/AAAAAAAACp8/FJuQEwHtYvs/s1600-h/IMG_1536.jpg"&gt;&lt;img alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/SMGMVlrvi9I/AAAAAAAACp8/FJuQEwHtYvs/s400/IMG_1536.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23 Ağustos 2008&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin: 0px auto 10px; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/SMGMV-iE3TI/AAAAAAAACqE/4ZZ2SbMjglM/s1600-h/IMG_1702.jpg"&gt;&lt;img alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/SMGMV-iE3TI/AAAAAAAACqE/4ZZ2SbMjglM/s400/IMG_1702.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin: 0px auto 10px; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/SMGMVxAIXzI/AAAAAAAACqM/fYShLwaXBnc/s1600-h/IMG_1703.jpg"&gt;&lt;img alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/SMGMVxAIXzI/AAAAAAAACqM/fYShLwaXBnc/s400/IMG_1703.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="margin: 0px auto 10px; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/SMGMWVYhRRI/AAAAAAAACqU/4RW3KPTyFu8/s1600-h/IMG_1704.jpg"&gt;&lt;img alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/SMGMWVYhRRI/AAAAAAAACqU/4RW3KPTyFu8/s400/IMG_1704.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Domates filizlerim...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://picasa.google.com/blogger/" target="ext"&gt;&lt;img src="http://photos1.blogger.com/pbp.gif" alt="Posted by Picasa" style="border: 0px none ; padding: 0px; background: transparent none repeat scroll 0% 50%; -moz-background-clip: -moz-initial; -moz-background-origin: -moz-initial; -moz-background-inline-policy: -moz-initial;" align="middle" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-942211639101547733?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/942211639101547733/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=942211639101547733' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/942211639101547733'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/942211639101547733'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2008/09/domates-yetitirmek.html' title='Domates Yetiştirmek'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/SMGMVlrvi9I/AAAAAAAACp8/FJuQEwHtYvs/s72-c/IMG_1536.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-6491880150221571301</id><published>2008-08-07T21:12:00.002+01:00</published><updated>2010-05-12T18:30:25.417+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>San Fransisko Notları - 1</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:100%;"&gt;San Francisco'nun 3. gununde Beach St.'ten kalkan cable car'a binip Lombard St'te indim. San Francisco'ya  gelip de Russian Hill'deki bu zigzag yokusta fotograf cekmemek olmaz. Yaya inisi basit olsa da arabalar icin inis hayli dolambacli oldu. 8 keskin donusu ve 40 derece egimiyle dunyanin ilk ve tek caddesi. Lombart St'i boylu boyunca katedip San Francisco'nun dogusundaki Telegraph Hill'e tirmandim. Buradaki Coit Tower San Francisco'yu cok seven zengin bir bayanin olumunden sonra onun anisi olarak insa edilmis 210 foot yuksekligindeki kulede 360 derece sehri izledim. 1906 yangini nedeniyle kule seklinin yangin hortumu ucuna benzedigi one surulmekte imis. Kuleye cikis 4.50$ ama sehri anlamak acisindan deger. Giriste 1930'lardan kalma unlu ressamlarin sehri farkli kompozisyonlarda resmetmeleri gosterilmis. Enteresan olan kadin figurlerin azligi. Kulenin onundeki genis alanda Kristof Kolomb heykeli Golden Gate Koprusu'ne bakmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuleden ciktigimda saat 11'i gecmisti. Jackson Square'e dogru yuruyup finans bolgesindeki gokdelenleri yakindan görmek istedim. Columbus boyunca yurudum ve Itayan restoranlarindan sokaklara tasan futbol mac seslerini ve o canliligi gordum. Elbette Avrupa'daki gece maclari burada gunduze denk gelmekte. Yurumekten yorgun dusunce California St'i boylu boyunca gecen Cable Car'a atladim ve bir ucundan diger ucuna Chine Town ve Grace Katedrali'nin yanindan gecerek Powell St'te yolculugumu noktaladim. O noktanin da ayri bir manzarasi oldugunu tesadufen kesfettim boylece. Cable Car ile sahile Beach st'e geri dondum ve Ghirardelli Square'i dolastim. Tabii cikolata kokularina karsi koyamadim. 1865'te eritilmis yaga kakao katarak Broma islemiyle cikolata ureten Italyan Ghirardelli zamanla evini buyutup  bolgeyi cikolata imparatorluguna cevirmis. Cikolata alinasi bir yer.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-6491880150221571301?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/6491880150221571301/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=6491880150221571301' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/6491880150221571301'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/6491880150221571301'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2008/08/san-fransisko-notlar-1.html' title='San Fransisko Notları - 1'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-4077766081833806203</id><published>2008-07-07T21:04:00.001+01:00</published><updated>2010-05-12T18:36:40.589+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='E-Politik'/><title type='text'>Milletler</title><content type='html'>&lt;span style=";font-family:verdana;font-size:100%;" id="x_ha1"&gt;&lt;span id="x_ha2"&gt;&lt;span id="x_ha5" lang="EN-GB"&gt;&lt;span id="f6ky0"&gt;&lt;span id="a6ku"&gt;&lt;p id="vhxz"&gt;&lt;span id="vhxz0"&gt;&lt;span id="oiwo"&gt;Isyerimdeki halimi bazen Turkiye’nin haline benzetmiyor degilim…&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p id="vhxz2"&gt;&lt;span id="vhxz3"&gt;&lt;span id="oiwo0"&gt;Londra’da cok uluslu bir sirkette calisiyorum. Etrafimda Ingiliz disinda baska milletlerden de insanlar var. Bu insanlari ve davranislarini gozlemlerken bazen Turkiye’nin Avrupa’daki yerini dusunuyorum da bazi durumlarda tipa tip benim buradaki halim…&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p id="vhxz5"&gt;&lt;span id="vhxz6"&gt;&lt;span id="oiwo1"&gt;Ornegin Fransiz ve Yunanli daima fiskos yapmaya meyilli. Hele de ikisi biraraya gelince. Baskalarini cekistirmek, birseylerden sikayet etmek ilk nedenleri. Kafa kafaya verip karar alip sonra da bu karari kendi cikarlari dogrultusunda Ingiliz’e sunuyorlar. Alttan girip ustten cikip, cambazlik yapip Ingiliz’e de kendilerini arka cikartiyorlar. Bu durumda karsi tarafta olmamak iyi. O nedenle ben hep alttan almaya calisiyorum, yapim boyle! &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p id="vhxz8"&gt;&lt;span id="vhxz9"&gt;&lt;span id="oiwo2"&gt;Fransiz benimle de cok iyi geciniyor ayni fikirde oldugumuz surece. Yunanlilar genelde dalgaci, ama birbirlerini cok tutuyor. Surekli yeni arkadaslarini ise aldiriyorlar. Patronlarla da aralari iyi. Olaylarin merkezindeler genelde. Ortada birseyler donerken en son haberi olan da biz Turkleriz yine.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p id="vhxz11"&gt;&lt;span id="vhxz12"&gt;&lt;span id="oiwo3"&gt;Hintliler cok acikgoz, insanlarla da cok iyi iletisim kuramiyorlar. Bana Arapca biliyor muyum diye soran tek halk da onlar. Avustralyalilar disiplinli ve sportif. Genelde herkesle iyi iliski icindeler. Amerikalilar herseyi; muhabbeti, isi, iliskileri, yiyecek-icecekleri tuketmekte, genelde kilolular. Kibrislilar…hmm… ne Yunanli’yi ne de Turk’u seviyorlar. Ingilizlerle iyi anlasiyorlar, Ingilizceleri Turkceleri’nden iyi. Afrika’nin cesitli yerlerinden gelenler herkesle olmasa da benimle iyi geciniyorlar. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p id="vhxz14"&gt;&lt;span id="vhxz15"&gt;&lt;span id="oiwo4"&gt;Italyan’i Ispanyol’u genelde kendi halinde isini yapiyor, birarada olmayi seviyorlar. Arada bir yakinmalar oluyor ama cok konustuklari icin kimse uzerlerine gitmiyor. Bulasmayip kendi haline birakiyorlar. Polonyalilar desen, cok merakli ve hirsli. Nerde ne var kosturuyor, kendini kabul ettirmek, basamak atlamak istiyor bir kismi da oylesine bosvermis ki, umursamaz. Bazi halleri bizi andiriyor. Benzer ozelliklerimiz cok, ama icten ice de bir yaris var gibi. Polonyalilar da Yunanla iyi anlasmakta. Almanlar isinde gucunde. Kimseyle alip veremedikleri yok, ilgilendikleri de. Uzakdogulular bir arada olmayi seviyor. Bir de Cinliler herkesle yaris halinde, her konuda… Iskoclar cok muhabbetliler, ama hep arkalarindan isler cevrilmekte ve onlar da bizim gibi farkinda olmamaktalar cogu kez.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p id="vhxz19"&gt;&lt;span id="vhxz20"&gt;&lt;span id="oiwo5"&gt;Turkiye denince akillarina ilk gelen tatil oluyor hepsinde. Bati ve Guney Avrupa ulkeleri hakkimizda birseyler biliyor, bilmek de istiyor. Tatil veya is amacli Turkiye’de bulunmus bir kismi. Dogu Avrupa ve Balkan ulkeleri bizi pek umursamiyor ve ilgilenmiyor gorunuyor. Belki asirlar oncesinde cektikleri aciyi goruyorlar bizde belki de Avrupa gozunde yarismalari gereken bir buyuk ulkeyi.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-4077766081833806203?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/4077766081833806203/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=4077766081833806203' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/4077766081833806203'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/4077766081833806203'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2008/08/milletler.html' title='Milletler'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-5185928343030454164</id><published>2008-06-25T12:55:00.001+01:00</published><updated>2010-05-12T18:37:00.915+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='E-Politik'/><title type='text'>Euro 2008, Turkiye ve Yorumlar</title><content type='html'>Maclarin basindan beri yeteneksiz ve teknik bilmeyen Turk takimi son dakikalarda sansi ve kurnazligi sayesinde yari finale kadar gelmeyi basardi, diyor futbolun atasi Ingilizler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Isvicre maci sonrasi “vay be, superdi, inanilmazdi” olan ilk anlik yorumlari, birkac saat icinde aslinda hak etmediler, cok kotu bir futbol vardi sahada, sans Turkler’den yanaydi gibi sozlere sahne olmustu. Bunlari duyunca elbette uzulduk biz. Hem Ingiltere’de yasayip hem de ceyrek finalde onlari 2-3 ve 2-0 yenen Hirvatistan ile karsilasaktik. Yorumlar belliydi zaten, Hirvatistan favoriydi sampiyonada ve kolay mi koskoca Ingilizler onlara yenilmisti, Hirvatlar kupayi alma yolunda Turkiye’yi iyi bir farkla yenmeliydi simdi. Isyerindeki Ingilizler, zor bir mac olacak ama belli mi olur belki son dakika yapariz birseyler yorumlarima karsi unutun bu hayalleri Hirvatistan’a karsi hic sansiniz yok deyip kestirip attilar hep. Gruptan cikmak bizim icin basariydi ve favori Hirvatistan’a yenilsek de olurdu, ama onlarin bu tavirlari beni cildirtmisti. Sadece bizi kucumsemelerinden utansinlar diye cok istedim yenelim Hirvatistan’i.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yendik de. Yine son saniyelerde gelen muthis bir golle. Yine inanilmaz dediler, yine Turkler sansli, yine ortada teknik ve izlenecek birsey yok dediler, Hirvatistan cok iyi oynadi dediler, futbolcularini ovduler, bizimkilerle dalga gectiler, onlarin golunden sonra maca bitti gozuyle bakip Almanya Hirvatistan macindan ve Hirvatistan’in Almanya’yi rahatlikla gececeginden bahsettiler; ama mac sonunda dedikleri bir sey daha var ki, o da unutulmasi gereken gereksiz bir maci unutulmaz yapti Turkler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hollanda ve Italya da elendikten sonra, Ispanya da olmasa sampiyonada seyredilecek  birsey kalmadigini yazdilar. Bizde zaten teknik yok, kabiliyet de yok, bu sefer cezali ve sakatlar yuzunden futbolcu da yok; Almanya gozu kapali alir bu maci Ingilizler’in gozunde. Yine de beni sevindiren boyle kesin hukumlere varip sonra da cekinip yine de belli olmaz diye yarim agizla da olsa emin olamamalari nihayet. Hadi Turkiye! Bu aksam da sustur kendini begenmisleri, bizi kucumseyenleri…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-5185928343030454164?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/5185928343030454164/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=5185928343030454164' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5185928343030454164'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/5185928343030454164'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2008/06/euro-2008-turkiye-ve-yorumlar.html' title='Euro 2008, Turkiye ve Yorumlar'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-7425050239082679869</id><published>2008-06-01T15:00:00.006+01:00</published><updated>2010-05-12T18:37:17.061+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>İspanya'dan Notlar</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Aralık sonunda gittiğimiz Granada'da gece öğrencilerin takıldığı ucuz bira bulunan bir bara girdik. Ucuz biranın yanında tabak dolusu tapas geldi, Türk usulu çerez gibi. Barda müzik de vardı, ama radyodan. Hatta barmen arada beğenmediği şarkı çalınca gidip kanal değiştiriyordu cızırtılar arasından :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Madrit'te akşam en işlek caddede gezerken yan sokağın birine gözümüz takıldı. Yüzlerce insan sokakta dikilmiş hafif yukarıda bir yeri izliyorlar. Ne oluyor ne var diye koşturup gittik. Konser mi, ünlü biri mi, gösteri mi nedir merak ettik. Alışveriş merkezi süslenmiş yeni yıl için meğer, insanlar da durmuşlar onu izliyorlar. Şaşılacak şey. Çerez, tatlı, balon satanlar da iş yapıyor hani inanılacak gibi değil. Akmerkez'in önünde Akmerkez'e aval aval bakan yüzlerce kişi düşünün ki bütün caddeyi kaplamışlar bir de!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/SEKz8DBbGEI/AAAAAAAAB_8/7HJT_0l1RWc/s1600-h/IMG_8540.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/SEKz8DBbGEI/AAAAAAAAB_8/7HJT_0l1RWc/s400/IMG_8540.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206921963378513986" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Yine Granada'da, kiraladığımız arabayla şehir merkezini bulup otelimize giden yolu haritadan kavga dövüş ararken, yanımıza bir motorsiklet yanaştı kırmızı ışıkta. Camı çalıp, "Turist info, English, German, Italian...." diye bir kaç dil sıraladı. Adama nereye gittiğimizi ve otelimizin adını söyledikten sonra bize yolu tarif etti yol ortasında ve bastı gitti. Rüya gibiydi. Gerçek miydi, biz mi uydurduk; emin değiliz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seville'de ara sokaklarda bir müze araken yanımızdan tekerlekli ofis sandalyesi iten bir kadın geçti. Sandalye üzerinde alışveriş poşetleri doluydu. Şaşırıp kaldık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seville'de minik otelimize girdik, odamıza çıktık. Ben odayı beğenmedim, mümkünse başka odaya geçelim dedim. Aşağıya inip minik asansörle, resepsiyondaki kıza rica ettik, kız da başka bir odanın el kadar kocaman ve bardak altlığı kadar ince olan anahtarını verdi. Asansöre sıkışıp tekrar yukarı çıktık ve tam inecekken asansörden, elimden anahtar kaydı ve o minik asansörün daracık kapı aralığıyla kat arasındaki 1 cm'lik boşluğa girip aşağıya düştü. Hadi be dedik şansımıza. Kıza, başka anahtarı var mı oadanın diye sorduk tabii. Kız da aman bunu da kaybetmeyin diye bizle dalga geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seville flemanko dansının izlenmesi gereken bir yermiş. Çok turistik olmayan otantik bir yerde güç bela ertesi geceye bilet bulup, dansın başlamasına saat kala binaya gelip önümüzdeki 60-70 kişilik kuyruğa girip beklemenin sonunda, yerimize oturduk. Harika bir dans ve müzik başladı. Gözlerimizi alamadık sahneden ve karşımızda oturan Italyan aileden bir de. (sırada önümüzdelerdi ordan biliyorum İtalyan olduklarını) Babaanne, dede, baba ve çocuk fosur fosur uyukladı, anne ve diğer çocuk dansı izlerken. O kadar alkışa ve dans pabuçlarının çıkardığı seslere bana mısın demediler, ağızları bir karış açık uyudular en ön sırada hem de. Biletler de ucuz değildi hani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/SEKz9kndb3I/AAAAAAAACAE/k2Xol-am0ss/s1600-h/IMG_8736.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/SEKz9kndb3I/AAAAAAAACAE/k2Xol-am0ss/s400/IMG_8736.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206921989576290162" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Seville'de yine. Sokakta gezen alışverişçi insanlar çok yaygın. Dededen toruna herkes sokakta. Bir bebek arabası, içinde annesi kim ayırt edemeyecek kadar minicik bir bebek. Dedeyle baba hoppala kaldırdılar arabayı, çocuğa vitrindeki bibloları gösteriyorlar. Garip!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-7425050239082679869?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/7425050239082679869/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=7425050239082679869' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/7425050239082679869'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/7425050239082679869'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2008/06/ispanyadan-notlar.html' title='İspanya&apos;dan Notlar'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/SEKz8DBbGEI/AAAAAAAAB_8/7HJT_0l1RWc/s72-c/IMG_8540.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-3275321557149386926</id><published>2008-05-15T13:56:00.001+01:00</published><updated>2010-05-12T18:40:02.033+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ordan Burdan'/><title type='text'>Medeni Toplumlarda Ter Kokusu</title><content type='html'>Yaz da yoldayken, kiyafetler degismeye baslamisken, ilik havalarda pufur pufur incecik elbiseler, gomlekler, sortlar, etekler... Ne de guzel su yaz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Londra yazi bir haftadir sehiri kasip kavuruyor. Ogle tatillerine yemege parka kosturuyoruz is yerindekilerle. Parkta kimler mi var? Cogu ogle tatilinde olan calisanlar, cocugu-kopegi olanlar, bikini-mayosunu kapip gelenler. Cimlerde bos yer bulmak imkansiz ne hafta ici sehrin gobeginde, ne hafta sonu sehir disinda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugun yemek yerken bir Fransiz arkadas yaninda oturan birinden kokuyor diye bahsetti. Sicaklar geldi ya, dedim. Kokan kisi icin, ise gelirken de epey bir yuruyormus yolda dedim. Hani bizde de otobuse binersin kokudan duramazsin, is yerinde 5 kisiden ikisi kokar falan, masumane savunmaya gectim. Polonyali kizlar atladi lafa, "Ne demek sicak, ne demek yuruyor ise, bunlar bahane degil kokmak icin" dediler. Ben de dogru haklisiniz da hergun mu kokuyor dedim, Bu sefer de "ya bazi insanlar haftada bir dus aliyormus gercekten varmis boyle insanlar, bu da oyledir belki" dediler. Tabii bu bizim de millet olarak 2 gunde bir dus alma huyumuz olmadigini aklima getirdi, utandim sustum... Ingilizlerden biri demez mi, benim eski isyerimde biri boyle kokuyordu. Sikayet ettik, bir haftada bahane bulup isten cikardilar" diye. Vay be dedim. Acaba egitim boyle mi olmali. Belki de medeniyetin anahtari bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O insan ter kokarak etrafindakileri rahatsiz edemez, ederse cezasi var: toplum disina atilir. O insan sehirde is muhitinde bir parkta bikinisini rahatca giyer ve etrafindakiler onu rahatsiz edemez, ederse cezasi var: toplum disina atilir. O insan sigarasini yakip dumaniyla baskalarini rahatsiz edemez, ederse toplum disina atilir. Cezayi veren kim? Toplum. Medeniyet bu demek ki, cezayi devletin onun bunun vermesi degil, toplumun kendisinin vermesi. En guzel ceza bu olsa gerek. Tabii o toplumun da sesinin cikmasi gerek!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-3275321557149386926?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/3275321557149386926/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=3275321557149386926' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/3275321557149386926'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/3275321557149386926'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2008/05/medeni-toplumlarda-ter-kokusu.html' title='Medeni Toplumlarda Ter Kokusu'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-1420650409936588327</id><published>2008-04-28T13:21:00.002+01:00</published><updated>2010-05-12T18:30:40.743+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><title type='text'>Salzburg Notlari</title><content type='html'>Salzburg’u masal sehir olarak duymustum baskalarindan, ve tabii bir de Mozart’in dogup yasadigi yer oldugunu biliyordum. Aksam karanliginda vardigimiz icin Old City denilen bolgeye gittik en hareketli yeri olur diye. Birkac restoran ve Irish Pub disinda acik bir yer kalmamisti. Belki turist sezonu henuz acilmadigindan ya da Nisan ayi Cuma aksami 10 sulari dahi olsa insanlar erken yatip erken kalkmayi tercih ettiklerinden. Garip ama gercek ki yerli biralarindan birini Irlanda barinda ictik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahatlikla yuruyerek gezdigimiz sehirde ogle vakti olmadan, tirmanmayi secerek Salzburg Kalesi’ne cikip muthis sehir manzarasina doyduk. Asagiya funikuler aracla inip Katedral ve kiliseler arasinda, arada magazalara da bakarak gezindik. Bize biraz pahali geldi kilik kiyafet acisindan. Mozart’in evinin altindaki Italyan kafesinde guzel bir kahve icip gezimize devam ettik. Kucuk bir yer oldugundan defalarca koprulerden gecmek durumunda kaliyorsunuz. Universitats Platz’ta yerli bir pazara denk geldik. Meyve, sebze, cicekler, likorler, ekmekler, kosebasi muzikleri… Imbergstiege denilen tepeye aksam gun batiminda cikip bu kez de kaleyi izledik karsi yamacindan sehrin. Salzburg’a gidip de olmazsa olmazlardan dolayi aksam Mozart eserlerinden olusan yaklasik bir saatlik bir piyano dinletisine gittik St Peter kilisesinin avlusunda. Avusturya yemekleri de, stroganof gibi , menumuzdeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah Mozart’in dogdugu evi gezdik henuz kalabalik baslamadan. 5 yasinda ilk konserini verip de 35 yasinda olmesine ragmen dunya kadar eser birakmisti geriye ve omrunun 1/3’unu konser vermek amaciyla sehirden sehire giderken yolda harcamisti. Sehrin disina cikmak istedik birkac saatligine de olsa dag havasi alalim dedik. Gardan 6 nolu otobuse binip Parsch’ta indik, ve turist ofisindeki bayanin vermis oldugu yurume rotalarindan birini secip yaklasik 800m dolana dolana tirmandik. Bizim rotamiz en basit olmasina ragmen cikarken epey zorlandik ve inisimizle birlikte 4 saati buldu gezimiz. Karli daglar, yesilin her tonu agaclar, ucgen catili masal evler ve tertemiz hava yorgunlugumuza degdi. Donunce nehir kenarindaki tarihi otelin bahcesinde nehre ve aksam gunesine karsi limonatalarimizi ictik serinlemek icin. Museumplatz meydanindaki Café Republic’te muthis bir aksam yemegi yedik ve ilk gece nasil oldu da orayi bulamadik diye hayiflandik. Gorunuse gore hemen her aksam canli muzik olan oldukca popular bir mekandi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havaalaninin sehre yakin olmasi harika birsey. Rahatlikla ucagimiza yetistik hatta alisveris bile yaptik. (Keman sekli siseli farkli meyve likorleri aldik)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldigimiz otel eski olsa da kahvalti servisi mukemmel idi. Ekmeklerinin cesitliligi ve genclerin coklugu dikkatimizi cekti. Universite sehri idi ayni zamanda. Kayda deger sayida Turk’un de Salzburg’ta olacagini dusunmemistim desem yalan olmaz… Avrupa Birligi bahane, Turkler Cinlilerden sonra her yere giden ikinci ulus olsa gerek…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-1420650409936588327?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/1420650409936588327/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=1420650409936588327' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/1420650409936588327'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/1420650409936588327'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2008/04/salzburg-notlari.html' title='Salzburg Notlari'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-6527309381479075435</id><published>2008-04-08T12:39:00.004+01:00</published><updated>2010-05-12T18:53:59.605+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İngilizce'/><title type='text'>Go to Turkey!</title><content type='html'>&lt;span&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: small;"&gt;Summer is coming in this part of the world, and “go to Turkey ad” is being shown on telly at nights.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It’s good, I mean let’s go to Turkey. It’s warm, it’s one of the most hospitable countries, it’s sunny, it has lots of ancient places to see, it has many different dishes to taste, it has plenty of clean and stunning beaches to lie down and rest, it is turquoise, and it is the one country in the world connecting two continents and different cultures.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Let’s go to Turkey, but do not spend whole your days in the hotels all inclusive, spare a few days to explore some local restaurants &amp;amp; food and locality. Don’t be afraid of the people, they’re really hospitable mostly; of course a few of them could try to cheat you, but nowadays which country is safe 100% ? If you are respectful to their traditions, places and beliefs, be sure they’re going to be helpful and regardful to you, too.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;If you like the beach and sea holiday, go south where you wouldn’t want to get out of turquoise coloured sea. If you want to see some history plus the others go west, where you’ll be surprised to see that such thousand years of history can still be erected. If you don’t like swimming, but love history and night life, go to Istanbul, you won’t be regretful never ever. If you prefer to stay away from hot, go north rainy, cool, mountainous and green Karadeniz, where you’d be full of drinking tea, eating nuts and seeing stunning views. If you want hot days and cool nights, but dislike seaside go to Kapadokya, where peri bacalari (fairy chimneys) are waiting for you magnificently. If you want to have a gastro holiday, don’t miss Gaziantep, where you’ll find the best kebabs and baklava in the world.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Have a go, if you haven’t before… Go again; surely you missed some of them…&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-6527309381479075435?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/6527309381479075435/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=6527309381479075435' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/6527309381479075435'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/6527309381479075435'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2008/04/go-to-turkey.html' title='Go to Turkey!'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-7249942419521763060</id><published>2008-03-11T22:03:00.004Z</published><updated>2010-05-12T18:40:59.984+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='E-Politik'/><title type='text'>İngiliz Milletvekilleri</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Bugün işten dönerken sokakta dağıtılan gazetelerden birini aldım trende okumak için. 3. sayfa haberi örnek olacak bir olaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milletvekillerinin ofis harcamaları haftalık 250 sterling imiş, ama karar alınmış ve 50 sterling'e düşürülmüş. Ayrıca vekillerin harcamalarına sınırlandırma getirilerek bir kerede 25 sterling'in üzerinde olanlardan belge (fiş-fatura) istenecekmiş bundan böyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşündüm de biz Türkiye'deki vekillerin nerelere ne kadar harcadığını biliyor muyuz diye? Ya da böyle bir haber, eğer iletişim özgürlüğü varsa, neden yapılmıyor araştırılmıyor diye...&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-7249942419521763060?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/7249942419521763060/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=7249942419521763060' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/7249942419521763060'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/7249942419521763060'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2008/03/ingiliz-milletvekilleri.html' title='İngiliz Milletvekilleri'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-2960513228321644875</id><published>2008-02-17T16:37:00.010Z</published><updated>2010-05-12T18:32:22.536+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İngilizce'/><title type='text'>Ispanaklı Börek (Pastry with Spinach)</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;I wasn't well last week, so I couldn't go to the office and stayed at home. Then I was bored because of sitting useless, and I realized that I had some yufka in the fridge which I had spared for later use.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/R7ho4DSaopI/AAAAAAAABRA/NzOptEre1Ws/s1600-h/IMG_9080.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/R7ho4DSaopI/AAAAAAAABRA/NzOptEre1Ws/s400/IMG_9080.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167995884572156562" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;For this delicious pastry, you need spinach, cheese, 3 pieces of yufka (thin sheet of dough), some liquid oil, 2 eggs, a glass of milk, sesame, black seed, salt and ground pepper.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;You can use frozen spinach balls, and if you are looking for a yufka, you should visit one of the  Turkish Food Centres or this kind of small corner shops.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/R7hozDSaonI/AAAAAAAABQw/l7Tm6tnbzvc/s1600-h/IMG_9078.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/R7hozDSaonI/AAAAAAAABQw/l7Tm6tnbzvc/s400/IMG_9078.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167995798672810610" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;After you washed spinach and chopped it into small pieces, put it in a pan with a spoon of water and wait until they cook them for 10 minutes. Add plenty of cheese, salt and ground pepper. Then mix them well. In the meantime prepare a mixture with an egg, a glass of oil and a glass of milk. On the other hand, lay the one piece of yufka on the oiled cooking tray and pour some liquid mixture to make it wet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/R7ho2zSaooI/AAAAAAAABQ4/1rSCNnKrjDc/s1600-h/IMG_9079.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/R7ho2zSaooI/AAAAAAAABQ4/1rSCNnKrjDc/s400/IMG_9079.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167995863097320066" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Tear the other 2 yufka and put some on the first layer, wet again. Place the spinach with cheese so that it will be in the center of yufka layers. Put the other yufka pieces and wet them again with the mixture. On the top close the first layer of yufka and wet again. Spread yolk over the top layer of yufka. Scatter some sesame &amp;amp; black seed. You can cut the pastry into different  pieces as well.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/R7ho4jSaoqI/AAAAAAAABRI/zhS6VFCgvno/s1600-h/IMG_9081.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/R7ho4jSaoqI/AAAAAAAABRI/zhS6VFCgvno/s400/IMG_9081.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5167995893162091170" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt; &lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;Place in the oven 180 C degree, and wait about 30-40 minutes, until it becomes fried. Check the bottom of börek to see whether it has cooked well. Bone apatite!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/R7ho4jSaoqI/AAAAAAAABRI/zhS6VFCgvno/s1600-h/IMG_9081.jpg"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-2960513228321644875?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/2960513228321644875/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=2960513228321644875' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/2960513228321644875'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/2960513228321644875'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2008/02/ispanakl-brek-pastry-with-spinach.html' title='Ispanaklı Börek (Pastry with Spinach)'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/R7ho4DSaopI/AAAAAAAABRA/NzOptEre1Ws/s72-c/IMG_9080.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-4223141513026641209</id><published>2008-02-07T22:09:00.002Z</published><updated>2010-05-12T18:41:39.373+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='E-Politik'/><title type='text'>İngiltere'den Evime Serzeniş</title><content type='html'>&lt;p  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style=";font-size:100%;"&gt;Turkiyemize gore deniz asiri ulkelerdeki yasamdan bahsetmek istedim bugun. Basbakan’in gecenlerde soyledigi “Bati’nin ahlaksizliklarini ornek aliyoruz” ilham oldu bana da.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style=";font-size:100%;"&gt;Ingiltere’de devleti yonetenler evinden bisikletiyle ya da yuruyerek gorev yerlerine gidiyor. Ben ofisimde sade bir gorevde calisan biriyim ve sirket mudurlerinden biriyle ayni trende ise gelip gidiyorum. Onlarin korumayla gezmek icin nedeni yok, cunku ulkelerinde 1 milyon Polonyali, bir o kadar Kibrisli Yunan-Turk, milyonlarca Afrikali, uzakdogulu, Hintli, Pakistanlı, Avrupali, Amerikali, Avustralyali olmasina ragmen vatandasi olsun olmasin, herkese esit ve acik davraniyor. Alt kimlik-ust kimlik, turbanli, laik, musluman, yahudi, genc, yasli, hintce konusan, cince konusan, papaz, imam demeden ayni egitimi, ayni olanaklari, ayni maasi vs. sunuyor ulkesinde yasayanlara. Kurallara uymayan bir Ingiliz de bir Italyan da bir Hintli de ayni muameleyi goruyor yargi organlarinda. Guney bolgesine 500 tren ilavesi oluyorsa, 200 tren de kuzeye gonderiliyor. Adi skandala karisan, devleti dolandirmaya calisan henuz haber televizyonlara yansimadan istifa ediyor. Prens dahi askeri egitimini aliyor, nedense bizim ulkemizi yonetenlerin ogullari hep curuk cikiyor is askere gitmeye gelince.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style=";font-size:100%;"&gt;Televizyonlarinda aptal yarışma programlari da var ama bir o kadar da belgesel eksik degil. Hatta eskiden bizde de vardi, tarımı geliştirmeye yönelik programlar ovulmekte yine. Halkin sevdigi ünlüler faydali, insanlara ders veren programlar yapmakta. Diziler en fazla 1saat suruyor; insanlarin beyinlerini curutmemek icin. Futbol maclarina ailecek gidiliyor, bir zamanlar fanatiklikleriyle ün yapmis taraftarlardan simdi eser yok.  Trafikte herkes saygili, korna sesi haftalarca duymadigimiz oluyor. Rant pesinde kosan belediyeciler olmadigindan minibusler de yok trafik de. Her 3-5 sokakta bir park var; içki içilmesi sokakta serbest olmasina ragmen parkta – yerde bir tek boş şişe yok. Her sabah-aksam bedava gazete dagitilmakta insanlar okusun, okusun, okusun diye. Halbuki peygamberimiz bize demis “OKU” diye. Cocuklara okulda once resim, muzik, dans ogretiliyor. Evlerde bulasik makinasi, LCD Tv yok, buna karsin ailecek gidilen yurt ici – yurt disi tatilleri var. Vergi kacirma yok, gercekte milyar maaslar verip, “burada asgari ucret odenmekte” yazan tabelalar yok. Verilen brut maas, maasina gore vergi devlet tarafindan kesilmekte. Tabii bu vergiler sehri guzellestirmekte. Kopruleri, trenleri, anitlari, festivalleri ile halka geri donmekte. Haftalarca suren Hint, Afrika, Cin panayirlarinda kimse gelip sorun cikarmamakta bir digerinin kulturune, tarihine veya gelenegine. &lt;script&gt;&lt;!-- D(["mb","\u003c/span\u003e\u003c/font\u003e\u003c/p\u003e\n\n\u003cp\u003e\u003cfont size\u003d\"2\" face\u003d\"Arial\"\u003e\u003cspan style\u003d\"font-size:10.0pt;font-family:Arial\"\u003e \u003c/span\u003e\u003c/font\u003e\u003c/p\u003e\n\n\u003cp\u003e\u003cfont size\u003d\"2\" face\u003d\"Arial\"\u003e\u003cspan style\u003d\"font-size:10.0pt;font-family:Arial\"\u003eBence sorun halkin yanlis ahlaklari almasinda degil, halka\ndogru ahlaklari verememekte. Asil sorun baska yerde.\u003c/span\u003e\u003c/font\u003e\u003c/p\u003e\n\n\u003cp\u003e\u003cfont size\u003d\"2\" face\u003d\"Arial\"\u003e\u003cspan style\u003d\"font-size:10.0pt;font-family:Arial\"\u003e \u003c/span\u003e\u003c/font\u003e\u003c/p\u003e\n\n\u003cp\u003e\u003cfont size\u003d\"2\" face\u003d\"Arial\"\u003e\u003cspan style\u003d\"font-size:10.0pt;font-family:Arial\"\u003e \u003c/span\u003e\u003c/font\u003e\u003c/p\u003e\n\n\u003cp\u003e\u003cfont size\u003d\"2\" face\u003d\"Arial\"\u003e\u003cspan style\u003d\"font-size:10.0pt;font-family:Arial\"\u003e \u003c/span\u003e\u003c/font\u003e\u003c/p\u003e\n\n\u003cp\u003e\u003cfont size\u003d\"3\" face\u003d\"Times New Roman\"\u003e\u003cspan style\u003d\"font-size:12.0pt\"\u003eProject no.: \u003cbr\u003e\nProject name: \u003cbr\u003e\nFile ref.: \u003cbr\u003e\n\u003cstrong\u003e\u003cb\u003e\u003cfont face\u003d\"Times New Roman\"\u003eSubject:\u003c/font\u003e\u003c/b\u003e\u003c/strong\u003e\u003c/span\u003e\u003c/font\u003e\u003c/p\u003e\n\n\u003cp\u003e\u003cfont size\u003d\"3\" face\u003d\"Times New Roman\"\u003e\u003cspan style\u003d\"font-size:12.0pt\"\u003e \u003c/span\u003e\u003c/font\u003e\u003c/p\u003e\n\n\u003cp\u003e\u003cfont size\u003d\"3\" face\u003d\"Times New Roman\"\u003e\u003cspan style\u003d\"font-size:12.0pt\"\u003e \u003c/span\u003e\u003c/font\u003e\u003c/p\u003e\n\n\u003cp\u003e\u003cfont size\u003d\"3\" face\u003d\"Times New Roman\"\u003e\u003cspan style\u003d\"font-size:12.0pt\"\u003e \u003c/span\u003e\u003c/font\u003e\u003c/p\u003e\n\n\u003cp\u003e\u003cfont size\u003d\"3\" face\u003d\"Times New Roman\"\u003e\u003cspan style\u003d\"font-size:12.0pt\"\u003e \u003c/span\u003e\u003c/font\u003e\u003c/p\u003e\n\n\u003cp\u003e\u003cfont size\u003d\"3\" face\u003d\"Times New Roman\"\u003e\u003cspan style\u003d\"font-size:12.0pt\"\u003e \u003c/span\u003e\u003c/font\u003e\u003c/p\u003e\n\n\u003ctable border\u003d\"0\" cellspacing\u003d\"0\" cellpadding\u003d\"0\" width\u003d\"585\" style\u003d\"width:438.75pt\"\u003e\n \u003ctr\u003e\n  \u003ctd width\u003d\"85\" valign\u003d\"top\" style\u003d\"width:63.75pt;padding:3.75pt 3.75pt 3.75pt 3.75pt\"\u003e\n  \u003cp\u003e\u003cfont size\u003d\"3\" face\u003d\"Times New Roman\"\u003e\u003cspan style\u003d\"font-size:12.0pt\"\u003e\u003cimg width\u003d\"64\" height\u003d\"100\" src\u003d\"?ui\u003d1\u0026amp;attid\u003d0.1\u0026amp;disp\u003demb\u0026amp;view\u003datt\u0026amp;th\u003d117e57b8b8d84f60\" alt\u003d\"logo\"\u003e\u003c/span\u003e\u003c/font\u003e\u003c/p\u003e\n  \u003c/td\u003e\n  \u003ctd width\u003d\"500\" valign\u003d\"top\" style\u003d\"width:375.0pt;padding:3.75pt 3.75pt 3.75pt 3.75pt\"\u003e\n  \u003cp\u003e\u003cstrong\u003e\u003cb\u003e\u003cfont size\u003d\"2\" color\u003d\"#766b65\" face\u003d\"Verdana\"\u003e\u003cspan style\u003d\"font-size:10.0pt;font-family:Verdana;color:#766B65\"\u003eDeniz Sutlu\u003c/span\u003e\u003c/font\u003e\u003c/b\u003e\u003c/strong\u003e\u003cfont size\u003d\"2\" color\u003d\"#766b65\" face\u003d\"Verdana\"\u003e\u003cspan style\u003d\"font-size:10.0pt;font-family:Verdana;color:#766B65\"\u003e",1] );  //--&gt;&lt;/script&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p  style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style=";font-size:100%;"&gt;Bence sorun halkin yanlis ahlaklari almasinda degil, halka dogru ahlaklari verememekte. Asil sorun baska yerde.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-4223141513026641209?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/4223141513026641209/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=4223141513026641209' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/4223141513026641209'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/4223141513026641209'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2008/02/ingiltereden-evime-serzeni.html' title='İngiltere&apos;den Evime Serzeniş'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-143234263940319268</id><published>2008-01-25T12:46:00.003Z</published><updated>2010-05-12T18:41:59.689+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ordan Burdan'/><title type='text'>Sigara Yasaklari</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Turkiye’de sigara yasagi olayinin buyutulmesini anlamak zor degil. Sevgili ulkemizde her istedigimizi, istedigimiz yerde yapmaya oyle cok alismisiz ki, insanlar hoppala nerden cikti ki bu yasak dediler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Yalan degil. Herhangi bir koseye copumuzu birakmak, yolda yururken canimiz istediginde tukurmek, sigara izmaritini firlatip yere - denize atmak, bir gece vakti ozgurce duvar kiyisina isemek, balkondan asagidakileri dusunmeden hali silkelemek, trafikteyken girilmez yazan yollara girmek, elimiz oramizda buramizda karistira karistira sokak ortasinda yurumek, karsidan gelen istedigin insana carpip bir de kufur etmek, kalabaliktan istifade edip bayanlarin bir taraflarini ellemek, daha kim bilir unuttugum neler neler var. Diyorum ki biz Turkler'den ozgur millet, Turkiye’den ozgur bir ulke yok bu hal ve davranislarda. Elbet sigara yasagi icin de simdiden “aman bana ne diledigim yerde icerim” diyenler vardir. Elbette bunlara goz yumacak restoran, café, bar, kahvehane sahipleri de vardir. Kimseden korkusu, cekincesi olmayan biz Turkler bakalim daha ne yasaklari ne zamana dek gormezden gelecek?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Ingiltere’de kapali yerde sigara icme yasagi 01.07.2007’den itibaren uygulanmakta. Ingiliz pub sahipleri arada bir aglamakta, musterimiz azaldi diye; ama toplum kurala buyuk bir ciddiyetle uymakta. Uymayanlar toplum tarafindan derhal sikayet edilerek gerekli ceza herkesin onunde aninda kesilmekte.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Kutahya Otagari’nda kapali bolumde “Sigara Icmek Yasaktir, Kurala Uymayanlar x YTL ile Cezalandirilacaktir” diye kocaman bir tabela, altinda 2 genc 25-30 yaslarinda bir guzel sigaralarini tutturmekte. Etrafa baktim kimse sikayet etmiyor mu diye, tum firma calisanlarinin ellerinde yanan sigaralar var. Sanki havaalanlarindaki sigara icme odasi. Kurala uyan yok, sigara yasak yaziyor lutfen icmeyin diyen yok, ceza kesen yok. O zaman bu yasaklar insanlara degil de kime?&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-143234263940319268?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/143234263940319268/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=143234263940319268' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/143234263940319268'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/143234263940319268'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2008/01/sigara-yasaklari.html' title='Sigara Yasaklari'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-4916651509204110800</id><published>2007-12-05T10:50:00.004Z</published><updated>2010-05-12T18:32:05.739+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İngilizce'/><title type='text'>If I cook...</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;For the recipe; we picked peppers, some of greens, courgettes and tomatoes in the farm by ourselves. So the taste of meal was a different than the usual ones.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolma (Stuffed pepper)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ingredients; onion, rice, olive oil, lemon juice, salt, ground pepper, dried mint, fresh mint, parsley, dill and peppers.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;First chop the onion smallish and put them in a saucepan with 3-4 tsp olive oil. Fry until it becomes pink and add rice. (1 normal pepper needs 2 fully tsp rice) Roast them about 5 min by dry heat over a fire.&lt;br /&gt;Then add 1 or 0.5 lemon's juice (depends on the amount of rice and your capacity for sour) and hot water (a glass of rice needs a half glass of hot water), salt, ground pepper and dried mint. Turn the fire to a low heat and leave them until water is absorbed.&lt;br /&gt;Meanwhile, chop the fresh mint, parsley and dill. Cut the head of peppers and take out the seeds carefully. Don't damage the peppers.&lt;br /&gt;After water is absorbed, turn the heat off and add greens: mint, parsley, dill and mix them. Wait until the mixture becomes warm, next fill the peppers with mixed rice and put them to a new saucepan. Add some water and olive oil to prevent burning, put a lid on the pan and cook about 30 min. Check the rice if they aren't soft enough to eat you should cook a bit more. Wait for it to cool down and try to eat with yogurt.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bon appetite! (Afiyet olsun)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* You can try dolma with tomatoes, eggplants/aubergines or courgettes instead of peppers.&lt;br /&gt;** tsp : table spoon&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-4916651509204110800?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/4916651509204110800/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=4916651509204110800' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/4916651509204110800'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/4916651509204110800'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2007/12/if-i-cook.html' title='If I cook...'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-1514366223703411652</id><published>2007-10-12T22:11:00.003+01:00</published><updated>2010-05-12T18:34:46.568+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İngilizce'/><title type='text'>Pick Your Own!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RyZbRBiHhAI/AAAAAAAABIs/V5D489RwY0Y/s1600-h/IMG_8159.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RyZbRBiHhAI/AAAAAAAABIs/V5D489RwY0Y/s320/IMG_8159.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5126885573835326466" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=";font-family:georgia;font-size:100%;"&gt;I hadn't heard &lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:georgia;font-size:100%;"&gt;before &lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:georgia;font-size:100%;"&gt;the name of Hewitt's Farm, the place where we picked our own vegetables to buy and ate deliciously fresh fruit.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=";font-family:georgia;font-size:100%;"&gt;One Sunday morning we&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:georgia;font-size:100%;" class="cald-example"&gt; took a deliberate decision to indulge in a little nostalgia, like the times when we were children. Once upon a time my grandmother used to raise her vegetables and fruit in her garden. Although she still is, now it's not as well-kept as it was some years ago. We used to climb up the fruit trees such as plum, fig, almond, cherry and especially mulberry. &lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:georgia;font-size:100%;" class="cald-example"&gt;The fruit on the lower branches were consumed first, the children of neighbours and I had a competition about picking up fruit, and a minute later we had&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:georgia;font-size:100%;" class="cald-example"&gt; really colourful face and sticky hands.&lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RyZbRhiHhBI/AAAAAAAABI0/xNu5dQmCv_g/s1600-h/IMG_8164.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://2.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RyZbRhiHhBI/AAAAAAAABI0/xNu5dQmCv_g/s320/IMG_8164.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5126885582425261074" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style=";font-family:georgia;font-size:100%;" class="cald-example"&gt;Two months ago we had a craving for inartificial red tomatoes, so we made some investigations which gave us an idea where we to find those. &lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:georgia;font-size:100%;"&gt;In a relatively short time we got on our pink car towards Orpington, to Hewitt's Farm!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:georgia;font-size:100%;"&gt;At first sight, I couldn't believe my eyes. It was a really huge farm, and it was a really hot sunny day in London. We entered covetously in the farm area and picked lots of kinds of beans, spring onions, cauliflowers, cabbages and then we saw blackberries and raspberries. They were delicious, and soon we were really got tired of eating them. After that we sat under the apple trees, and tasted immature apples and plums. They needed some time to be picked.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=";font-family:georgia;font-size:100%;"&gt;It's not possible to forget the enormous corn field, but they're also still babies to have a go. There is an area for the picnic and barbecue as well. Lots of people were enjoying fresh products of the farm, sun, and nice Sunday.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In the exit area we found our red and fresh smelling tomatoes. There was a long queue at the cashier and fruit stalls along the way, so I had some time to choose any other greens which I forgot to pick.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RyZcARiHhDI/AAAAAAAABJE/_bqbXhiJbaI/s1600-h/IMG_8175.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RyZcARiHhDI/AAAAAAAABJE/_bqbXhiJbaI/s320/IMG_8175.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5126886385584145458" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style=";font-family:georgia;font-size:100%;"&gt;At home I cooked my fresh vegetables, and prepared green salad with my red tomatoes. After dinner we ate the best tasting fruit in the UK. All of them delicious. Now I am waiting for the mature corns impatiently, and also next year's strawberries, too.&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:georgia;font-size:100%;" class="cald-example"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-1514366223703411652?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/1514366223703411652/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=1514366223703411652' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/1514366223703411652'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/1514366223703411652'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2007/10/pick-your-own.html' title='Pick Your Own!'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RyZbRBiHhAI/AAAAAAAABIs/V5D489RwY0Y/s72-c/IMG_8159.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-8529739315694801904</id><published>2007-07-21T13:02:00.002+01:00</published><updated>2010-05-12T18:34:13.872+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İngilizce'/><title type='text'>Is It Easy To Make A Bread?</title><content type='html'>I am always delighted to smell freshly baked bread. In my last holiday, I insisted my grandmother &amp;amp; my mother to make a bread all together. They both love me and fresh bread a lot. Which one do they like the most, me or bread ? I don't know, but I ate and smelled a lot.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RqH2jTxPtwI/AAAAAAAAAas/I6R82Hbd6VQ/s1600-h/IMG_7803.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RqH2jTxPtwI/AAAAAAAAAas/I6R82Hbd6VQ/s320/IMG_7803.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5089620140368049922" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;First of all,  my grandmother prepared dough using water, flour, yeast and salt. She knead all of them, and then let dough for rest and rise about an hour.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RqH6zjxPt0I/AAAAAAAAAbQ/xEPphieX-PE/s1600-h/IMG_7817.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RqH6zjxPt0I/AAAAAAAAAbQ/xEPphieX-PE/s320/IMG_7817.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5089624817587435330" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In the mean time the men of the house were collecting some wood for the fire. There is an old  fireplace in my grandmother's house to cook bread, meat or pastry, such as börek, sura.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;After they started the fire we waited until the oven cooled down to a temperature suitable for baking. The heat of hot bricks and base does all the work.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RqH_mDxPt2I/AAAAAAAAAbg/DI2czTrVsZo/s1600-h/IMG_7848.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://3.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RqH_mDxPt2I/AAAAAAAAAbg/DI2czTrVsZo/s320/IMG_7848.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5089630083217340258" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;While waiting my mother started to give shape to dough as a round bread. She placed them in a big tray to put into the fireplace. My sister and I worked as helpers, and sprinkled some sesame and rose balls on the top of breads.&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RqILfTxPt5I/AAAAAAAAAb4/9154rBS9CE8/s1600-h/IMG_7865.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RqILfTxPt5I/AAAAAAAAAb4/9154rBS9CE8/s320/IMG_7865.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5089643161392756626" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Now it was time for the trays to be put into the fireplace. One by one we placed them. It was really hot near the fire, so we let brawny men to do it.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RqIBeTxPt3I/AAAAAAAAAbo/Yo90WZh7Qdc/s1600-h/IMG_7868.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RqIBeTxPt3I/AAAAAAAAAbo/Yo90WZh7Qdc/s320/IMG_7868.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5089632149096609650" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Now we had to wait patiently. Three generation were together and we dressed our traditional scarfs to prevent our hair from falling down into dough. It would not be a good thing to eat hair in my meal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RqIB3DxPt4I/AAAAAAAAAbw/deetIT9uEII/s1600-h/IMG_7874.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RqIB3DxPt4I/AAAAAAAAAbw/deetIT9uEII/s320/IMG_7874.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5089632574298371970" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;At the end we reached our goal. There were some fresh and  deliciously smelling breads on the table. Some of them were burnt a bit, but it was men's fault. They couldn't manage the fire well. Despite of some burns, of course we were ready to eat like a wolf.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Have I learned to make a bread? I don't think so. Next time I am going to insist them again to make more bread.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-8529739315694801904?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/8529739315694801904/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=8529739315694801904' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/8529739315694801904'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/8529739315694801904'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2007/07/is-it-easy-to-make-bread.html' title='Is It Easy To Make A Bread?'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Rgi_Bc2PxOE/RqH2jTxPtwI/AAAAAAAAAas/I6R82Hbd6VQ/s72-c/IMG_7803.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-3156804052799143001</id><published>2007-06-07T10:50:00.001+01:00</published><updated>2010-05-12T18:34:28.471+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İngilizce'/><title type='text'>Holiday and I</title><content type='html'>I am going to holiday this Saturday; to Turkey, to Bodrum, to Kusadasi, to Istanbul, to Antalya, to Izmir, to Burhaniye (Ayvalik)...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I have 3 weeks to spend my holiday in Turkey, so the more I get around the more I will be happy. I will have sunbathe, swim, see the people who I really miss, eat Turkish food; dolma, sarma, baklava, zeytinyagli fasulye, cacik, kizartma, borek, manti, fish...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I am doing some shopping for my family and friends nowadays. I am sure that they are waiting for some presents from me. I know, because when I was a child, I used to take presents from my relatives if they turned back from abroad or another city. Also, I am still keeping some of their presents as a remembrance.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I must have rest and relax enough on holiday because as soon as I turn back to London, I am going to start my new job. So, I am a bit excited and I am happy, too.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I must go now. I will make my luggage :)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-3156804052799143001?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/3156804052799143001/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=3156804052799143001' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/3156804052799143001'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/3156804052799143001'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2007/06/holiday-and-i.html' title='Holiday and I'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-1282201418296933036</id><published>2007-05-30T18:35:00.001+01:00</published><updated>2010-05-12T18:35:31.410+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İngilizce'/><title type='text'>English English...</title><content type='html'>I decided to write in English from now on.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I read a report in Hurriyet today, about "Why Turks don't learn a foreign language?" The reporter says that teachers don't let the students communicate each other in English. They just teach grammar, so students don't practice and speak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I think, the reporter is right. When I was a student, our teacher always speak to us in English, but she didn't allow to talk. We used to listen to her and write down. I can remember just numbers, days and colours from those days. On the other hand I studied at a local secondary school. I'm sure this education system is different at private schools and colleges.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;But if we don't pass the private school's exams, or our parents don't have enough money to send us to the colleges can't we learn proper English or have a dream of being an English teacher? At last we'll hate English language like me.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I studied vastly different grammar when I was in Turkey, and I felt that I know nothing about speaking English when I came to England. It was really hard for me to understand people and speak to them. As quickly as I could I found a college to learn English again. My friends in the class were from various countries and some of them were able to speak very well, but they couldn't write or read. Other Turkish students and I could write and read pretty well, but I could't understand and speak to anybody. Also I was shy and I didn't want to say something wrongly because I felt so  ashamed of myself for making mistakes. I bet the other Turks were the same situaton with me.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It didn't change so much from those days. I still avoid to speak to other people unless I have to do.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This writing has not finished. It will continue...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-1282201418296933036?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/1282201418296933036/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=1282201418296933036' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/1282201418296933036'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/1282201418296933036'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2007/05/english-english.html' title='English English...'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-6868734089425783506</id><published>2007-05-18T16:02:00.001+01:00</published><updated>2010-05-12T18:43:36.231+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='E-Politik'/><title type='text'>Tarih Tekerrürden Mi İbaret?</title><content type='html'>Adnan Menderes Hükümetlerini bilirsiniz. Üstüste birkaç kez tek başına iktidarda kalmış olan Demokrat Parti başkanı ve başbakan, bakanlık ve kabinesine kendi akrabalarını yerleştirmesi yetmiyormuş gibi genelkurmay ve askeri birimlerde de istediği kişileri öne çıkartmış, istemediklerini görevden almıştı. Dini siyasi amaç için kullanmaya başlayan da yine DP Hükümeti idi. Hatta 1955'te kendisine güvenoyu veren milletvekillerine teşekkür konuşmasında "Siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz"diyecek kadar dini meclise sokmuştu. Kendisini dev aynasında gördü; ama sonu hazin bitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi aynı dev ayna durumları Ak Parti için geçerli. Türbanı sorun olarak alet edip iktidar koltuğuna oldu bitti ile oturan parti ve lideri astığım astık kestiğim kestik demeçleri ile her defasında biraz daha ileriye gitti. Belediye kadrolarını sakallı ve sıkmabaşlı sözleşmeli çalışanlarla doldurdu. Biz başı açıklar da başvurduk; ama partiden tanıdığımız olmadığı için kapı dışında kaldık. Başımızı örtmediğimiz için de adımızın üzeri karalandı. Belediye'nin tecrübeli ve bilgili çalışanları birer birer emekli edildiler. Çünkü görüşleri aynı değildi yeni başkanla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversitelerde hala türban yasağı var. 5 sene önce üniversite kapılarında bağıranlar şimdi niye bağırmıyor? Başka şekilde mi teselli buluyorlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk meclis dualarla açılmıştı. Laiklik kabul edilmişti. Hilafet kaldırılmıştı. Medreseler kapatılmıştı. Meclistekiler dinsizdi diyebilir misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi "imam hatipli cumhurbaşkanı olacak" diye demeçler verilip, mayo ve bikinili afişlere dünyanın en büyük metropollerinden İstanbul şehrinde izin verilmiyor. Bırakın da afişin rahatsız edip etmediğine halk karar versin. Demokrasi bu değil mi? Laiklikten sonra demokrasiye de mi el attılar? Bu afişi astırmam diyen yarın al bu türbanı tak demez mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30-40 sene öncesinde annemin kasabada giydiği mini eteği ben bugün şehirde giyemiyorum. Neden? Din mi ağır basmış, demokrasi mi? Psikolojik baskılarla etrafımız yavaş yavaş sarılmakta. Çocukken bindiğim otobüste 10 kadından 2'si başörtüsü takıyorken, şimdi 8'i türban takmakta. Eskiden daha mı dinsizdi insanlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anneannem gençliğinden beri 5 vakit namazını da kılar, dışarı çıkarken başörtüsünü de takar. Saçlarının üzerini eşarptan biraz çıkarır, boynunda bağlar. Annemin saçı açıktır, namaz da kılmaz. Anneanneme ben de başımı örteyim mi diye takıldığımda, "Olmaz şimdi, bizim yaşımıza gelince anneanne olunca sen de eşarp takarsın" der. Çünkü o Cumhuriyet'in en güzel dönemlerini görmüş, en iyi şekilde anlamış ve içine sindirmiş. İlkokul mezunu olmasına rağmen. İşte asıl dindarlık bu bence. Kendi içinde yaşamak dinini ve başkalarını etkilememek. Dinde zorlama yoktur denmiyor muydu biz çocukken din kültürü ve ahlak bilgisi kitaplarında? Yoksa o da mı değiştirildi bu hükümet zamanında?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-6868734089425783506?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/6868734089425783506/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=6868734089425783506' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/6868734089425783506'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/6868734089425783506'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2007/05/tarih-tekerrrden-mi-ibaret.html' title='Tarih Tekerrürden Mi İbaret?'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6744011397310949438.post-7021705124523639100</id><published>2007-05-17T10:03:00.001+01:00</published><updated>2010-05-12T18:33:52.351+01:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='E-Politik'/><title type='text'>Yurtdışından Türkiye İçin Oy Kullanmak İstiyorum</title><content type='html'>Türkiye'de son bir aydır demokrasi ve laiklik adına çok güzel gelişmeler yaşanıyor. Ben de buradan bize düşen görevi yerine getirerek 22 Temmuz'da oyumuzu kullanmalıyız diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiye kadar hep kullandım, çünkü benim en doğal hakkım. Bazıları küskün aydınlar var oy kullanmıyor diyor. Ne diye küsüyor ki bu insanlar? Oy kullanmayıp biz başımıza geleni çekeriz mi diyorlar? Laf!!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de Londra'da oy kullanabilmek için Konsolosluk başta olmak üzere birçok yere sordum. Aldığım cevap ise;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style=";font-family:Times New Roman;font-size:100%;color:black;"&gt;&lt;span style=";font-size:12;color:black;"&gt;"Yurtdisinda yasayan vatandaslarimizin Turkiyedeki secimlerde oy kullanabilmeleri icin gereken yasal duzenlemeler su an TBMM’nin gundeminde bulunmaktadir. Ancak, onumuzdeki genel secimlere yetistirilmesi zor gorunmektedir. Kaldi ki, gerekli yasal duzenlemeler yapildiktan sonra, ilgili ulkelerle ikili anlasmalar yapilmasi, ayrica Konsolosluklarin teknik olarak gerekli altyapi ile donatilmasi gerekecektir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style=";font-family:Times New Roman;font-size:100%;color:black;"&gt;&lt;span style=";font-size:12;color:black;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=";font-family:Times New Roman;font-size:100%;color:black;"&gt;&lt;span style=";font-size:12;color:black;"&gt;Secimlerden belli bir sure once Turkiye'ye giden vatandaslarimiz, havaalanlarinda oy kullanabilecektir. Bu konuda henuz resmi bir bilgi ulasmamistir."&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style=";font-family:Times New Roman;font-size:100%;color:black;"&gt;&lt;span style=";font-size:12;color:black;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;Şimdi ben yaz tatili için ülkeme gittiğimde havaalanını didik didik arayıp o sandığı bulacak ve oyumu kullanacağım. Umarım herkes bu bilince varır.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6744011397310949438-7021705124523639100?l=denizasiri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizasiri.blogspot.com/feeds/7021705124523639100/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6744011397310949438&amp;postID=7021705124523639100' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/7021705124523639100'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6744011397310949438/posts/default/7021705124523639100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizasiri.blogspot.com/2007/05/yurtdndan-trkiye-iin-oy-kullanmak.html' title='Yurtdışından Türkiye İçin Oy Kullanmak İstiyorum'/><author><name>DeniZ</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16882638825195409871</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
